19/07/2008

Öyle Bir Tatil ki...

Uzun bir yolculuktan sonra sıcağın tüm hızıyla inmeye başladığı hissini veren sabah güneşi doğmaya çalışırken nihayet motele ulaşabilmişlerdi. Arabanın içinde dört kişilik bir gruptular. Hepsi de bariz bir yorgunluk ve bezginlikle Mete'nin gölgesi yeni oluşmuş bir palmiyenin yanına parkettiği arabadan sersemlemiş bir şekilde indiler.
Tatil yapmak, dinlenip kafa dağıtmak için rezervasyon yaptırmışlardı bu motele. Ama asıl amaçları biraz macera, kimbilir ''yaz aşkı''diye bilinen sürpriz bir aşk, biraz coşku, belki de ciddi bir ilişkiye adım atmaktı. Evet, asıl amaç buydu.

Aynı şirkette çalışan, tatil kararını ortaklaşa almış dört gençtiler. Epey bir süredir de aralarında bu konuyla ilgili hayaller kuruyor, değişik hikayeler kurgulayıp anlatıyor, kah gülüyor, kah heyecanlanıyor, sözün kısası yolculuk günü yaklaştıkça içlerinde büyüyen merak duygusuna daha fazla yenik düşüyorlardı.
Neler olacaktı, neler yaşayacaklardı? Tatil günü gelip çatana dek sadece bu soruların cevaplarına odaklanmışlardı.

Arabanın klimalı oluşu, gece yolculuğu yapmaları bile hava sıcaklığının neredeyse 40 dereceye varan ve yol boyunca süren boğucu etkisini güçlükle azaltabilmişti. Bu yüzden indiklerinde ayakta duracak halleri kalmamıştı. Bir an önce odalarına gidip duş almaları onları kendilerine getirebilirdi. Bir dakikalarını bile ziyan etmemeleri gerektiğinden, duştan sonra odada değil de aşağıda az önce gördükleri havuz başındaki şezlonglarda uzanıp dinlenmenin en iyisi olacağına karar verdiler. Bu sayede yarı uyur yarı uyanık olsa bile etrafı kolaçan edebilir, kimbilir belki de kurguladıkları hikayelerin hayal ettikleri kahramanlarına hemen rastlayabilirlerdi.
Duşlarını alıp şortlarını giydiler ve planladıkları şekilde aşağıya havuzun bulunduğu kısma indiler. Hemen yanyana dört şezlong ayarlayıp sırtüstü uzandılar.

Uykusuz geçirdikleri o uzun ve yorucu yolculuk sonrası alınan duşun kendilerini nasıl da gevşetip kontrolü elden bıraktıracağını hesaplayamamıştı hiçbiri.
On dakika geçmeden dördü birden derin bir uykuya daldı uzandıkları şezlonglarda. Öyle derin bir uykuydu ki bu, uyanmaları için ne ''Hadi kalkın ,uyanın artık!'' dercesine üzerlerine en kızgın ışınlarını gönderen güneş ne de çevredeki ses, müzik ve gürültüler etkili olabilmişti.

Saatlerce uyudular orada hiç kıpırdamadan. Kimse de farketmemişti durumlarını..
Kızgın güneşin altında neredeyse dört saat dolmak üzereyken uyandılar sonunda. Önce Gökhan uyanmıştı acılar içinde ve hemen olayı farkedip o panikle diğerlerini uyandırdı.
Korunmasız bir şekilde güneşin altında saatlerce yattıkları için her tarafları kaynar suyun içine batıp çıkmışcasına yanıp kıpkırmızı kesilmişti ve tarifi imkansız sızılar içindeydiler.

Apar topar, acılar ve utanç içinde odalarına çıktılar. Bu halleriyle kimseye görünmek istemiyorlardı.''İkinci derece yanık''denilebilecek kadar kötüydü durumları..''Her ihtimale karşı''diyerek yanlarında getirdikleri yanık ve cilt kremlerini sürdüler vücutlarının her yerine.
Çektikleri büyük acı ve sızılar nedeniyle hiçbiri sabaha kadar gözünü kırpmadı. İçtikleri ağrı kesiciler de zerre kadar etki etmemiş, güneşin derin bir şekilde yaktığı yerler yaraya dönüşmeye başlamıştı bile..
Sabahın ilk ışıklarıyla daha doğru dürüst açmadıkları valizlerini topladılar ve derhal resepsiyona inip ayrılacaklarını bildirdiler.

Aylardır bekledikleri, üzerine nice hayaller kurup umutlarla süsledikleri tatilleri sona ermiş, evlerine dönüyorlardı. Üstelik bulmayı umdukları mutluluklar içinde değil, acılar ve sızılar içinde...
Tatilleri göz açıp kapamadan bitmişti...

09/07/2008

Ölümü İrdelemek

Hayatı fazla derinlemesine inmeden basit bir olay gibi, öylesine yaşayıp gidiyoruz çoğu zaman. O kadar sıradan, o kadar rutin, bir o kadar gereksizmişcesine...
Günler neredeyse birbirinin aynı. Sanki sonsuza kadar devam edeceğinin garantisiyle, umursamadan... Sanki öyle olmadığını bilip de bilmezlikten gelerek...

Mümkün olduğunca arınmak istercesine kaçarız yaşamla ilgili bu esrarengiz düşüncelerden. Fakat ölüm olgusuyla bir biçimde karşı karşıya geldiğimizde aklımıza ilk gelen şey hayatın ne kadar da kısa ve anlamsız olduğudur. Saplanır kalır, çok yoğun bir biçimde çaresiz hissediriz kendimizi. Sonrası için de bundan sonraki hayatımızı daha anlamlı geçirme kararı aşamasına gelir ve birtakım kararlar alırız.
Yaşam denen bu garip bilmeceyi ve sonunu çözmeye çalışmanın bizi çıkmazlara sokup uykularımızı kaçıracağını çok iyi bilir, sonu olmayan girdaplara düşüreceğini garantileyerek korkuyla ve hızla uzaklaşırız düşüncelerimizden.

Yaşam ve ölüm...
İç içe geçmiş çok büyük iki gerçek. Ölüm çok sık karşımıza çıkan bir kavram. Tarifi imkansız garip duygular yaşatan, ürperten bir olgu. Bu iki kelime üzerinde yoğunlaşıp fazla değil, sadece yarım saat etraflıca düşünmeye kalkarsak kendimizi iyi hisseder miyiz? Kafamız yanıtı olmayan soru işaretleriyle dolup taşmaz mı, sonsuz uçurumların ucuna gelmez miyiz?
Ve bu noktada aklımıza gelen kaybetmiş olduğumuz bir yakınımız ve bizde bıraktığı izleri, anıları derin bir hançer gibi yüreğimize saplanıp sızılar içinde bırakmaz mı? İsyanlara sürüklemez mi?

Bazı tasavvufi düşünce ve felsefelerde ölüme çok büyük yer veriliyor. Hatta hayat ikinci planda farzedilip sürekli ölüme hazırlık için geçirilmesi gereken bir evre olarak görülüyor. Bu türden felsefik ya da dini düşünceler kim bilir belki de insanların ölüme daha olağan bir gözle bakması amaçlıdır. Hatta ölüme alışmak, tüm hayatı ölümle ilgili kaygılarla geçirmemek düşüncesinden yola çıkılmış, ölümü hayatın son ve doğal bir parçası olarak algılama yolları empoze edilmeye çalışılmıştır.

Belki de yaşam sürecinin sonuna yaklaştığını hisseden insanların ileri yaşlarda dine, ibadete ve Allah'a yönelmeleri de bu şekilde açıklanmış oluyor.
Ölüme alışmak, onu çok doğalmışcasına kabullenmek o kadar zor ki!

GÖRSEL: Vincent Van Gogh (Sonsuzluğun Kapısında)

04/07/2008

Frau Horn ve Türkçe Öğrenmek

Havalar epey sıcak. Evin içi ne kadar serin olsa da dışarı sıcak yüzünden çıkamıyor olmak insanı sıkıntıya sokuyor. Zaten serin olsa da dışarıya çıkma niyetim yok; ama sıcak yüzünden böyle bir özgürlüğün kısıtlanıyor olması beni rahatsız ediyor...

Özellikle Türkçe ve Edebiyat aşığı genç blogcu KARAZADE'nin ilgisini çekebileceğine inandığım yaşanmış ilginç bir şeyler var. Bugün o konuyu anlatmak istedim...

* * *

Bulunduğum şehirde ve oturduğum semtte herkes birbirini tanıyor sayılır.
Bir de Alman karı koca var ki çok sevdiler burayı. Saskia Horn ve eşi. Her ikisi de 60'lı yaşlarda kendi hallerinde tipik birer Alman. Burada yaşıyorlar. Birkaç kez çarşıda pazarda görüp dikkatimi çekmişlerdi; ama öğrenciliğimde yaptığım gibi durduk yerde yanlarına gidip muhabbet etmeye çekinmiştim.

Her neyse... Belediye Başkanımız aynı zamanda komşumuz ve evi bize 5o metre mesafede var yok.
Bir akşamüstü yürüyüşten dönerken villasının bahçesinden bize seslendi. Çağırıp konuyu açtı. Meğerse bu Almanlar şehri çok sevmişler. Başkana gidip artık hep burada yaşayacaklarını ve Türkçe öğrenmek istediklerini söylemişler. Başkanımızın aklına da ben gelmişim. ''Almanca bilen bir kişi bu işi iyi yapar,'' diye düşünmüş.

Eee, şimdi Başkan rica etti, kabul etmemek olmaz. Bir taraftan da kara kara düşünüyorum.
Daha önceden Türk insanlarına Almanca dersi verdim (Yanlış anlaşılmasın, parayla değil. Bu olaydaki gibi hatır için). Ama tam tersi bir şey nasıl olacak acaba?
Üstelik de öğrencim 60 yaşından büyük...

Ben bunları düşünürken Başkan özel ders günü için ilk tarihi ve saati ayarladı bile ve anlaşmayı tamamladı..
Vee özel ders günü geldi çattı. Frau Horn elinde defteri, silgisi ve kalemiyle evime teşrif etti. Önce o öğrenecek, gidip akşama kocasına öğretecek. Karar böyle :)
Ha, bu arada kadın çok az İngilizce de biliyor.

Kısa bir tanışma, muhabbet ve kahve faslından sonra sıra geldi Türkçe öğrenmeye...
Ders başladı. Türkçe bir cümledeki ögelerin dizelenme şekillerini oldukça basit örneklerle anlatmaya başladım ki kadın renkten renge girmeye, ''Sehr schwer,sehr schwer!'' diye panik yapmaya başladı. ''Çok zor!''diyor, başka bir şey demiyordu...

Almanca ve İngilizcede olduğu gibi her cümlede özneye gerek duyulmayışı, cümledeki öznenin, yardımcı fiilin, olumsuzluğun ve hangi zamana ait olduğunun fiilin içinde saklı oluşu, ögelerin normal bir cümle içindeki yerleri daha en başında onu şoka sokmuştu.

Frau Horn'la üç beş ders zor yapabildik. Ödev de veriyordum; ama öyle komik cümleler yazıp getiriyordu ki gülmekten kendimi alamıyordum. Üstelik benimle birlikte o da gülüyordu..

Sonunda benimle pratik yaparak, daha doğrusu hangi durumda nasıl cümleler gerekiyorsa, sadece cümle ezberleme suretiyle öğrenmeye çalışacağını, bu şekilde asla başaramayacağını söyledi.
Şöyle bir düşününce hak vermemek elde değildi. Örneğin ''Gitmeyebilirim,'' demesi için Almanca ya da İngilizcede başta özne en az beş kelime kullanması gerekirken, Türkçede neden tek kelimede hepsi saklıydı? Fiili nereden kesecekti? Kaynaştırma harfleri vardı.
O yaşta onun yerine koydum kendimi ve hak verdim doğrusu.
Türkçe oldukça zordu vesselam...

Frau Horn ile dostluğumuz hala devam ediyor. Ara sıra ziyaretime geliyor. Çarşıda pazarda birkaç kez rastlayıp yanına gittim. Esnafla yapmış olduğu konuşmalar çok bozuk, yani halen Tarzanca...
Ve ne hikmetse beni görünce altın bulmuş gibi sevinip sadece Almanca konuşuyor :)