30 Eylül 2008 Salı

Mim: ''Çocukluğumdaki Bayramlar''

Not: MİM limitim dolmuştur.Uzun bir süre,hatta sonsuza kadar mimlere kapalıyım.Duyurulur..Israr edenleri 1.Round için beklemekteyim :)

Allahım yine mim'lendim. Hem de üst üste yazdığım iki mim'den sonra..Üçüncü bu! Üstelik bayram günü.''MİMLİ BAYRAMLAR!''deyip kaçmışlar.Sevgili kardeşim serzeniş meraklısı mimlemeseydi çekilecek gibi değildi gerçekten. Ama ben onu şimdi kırmak istemiyorum. Bu MİM'i de yapıp noktayı koyuyurum bu işe :(
Efendim,malum gelen gidenler oluyor. Bayram ziyareti kısa olur derler. Öyle oldu ama koşuşturması yetiyor. Şu an itibariyle bize yapılan ziyaretler kesildi. Çünkü gecenin ilerleyen saatleri.. Artık kimsenin gelmeyeceği garantisine girip MİM'imin başına oturdum.Bir an önce yazıp bitireyim. Çünkü yine de ne olur ne olmaz,bir gelen olur.

Bayram dolayısıyla gerek evin içinde gerekse sokaklarda var bir değişiklik,bu yadsınamaz elbet.. Arada pencereden dışarıya göz attım. Klasik olacak belki ama ''Nerde o eski bayramlar?''demekten geri duramadım.Neden mi? Burası sitelerden oluşmuş koskoca bir mahalle. Üç bine yakın insan yaşıyor ve ne yazık ki görebildiğim sadece birkaç aile oldu dışarıda. Gayet şık ve özenerek giyinmişler,ziyaret edecekleri yöne doğru ilerliyorlardı.
Mim'i gönderen Serzenişciğim çok merak etmiş benim bayramla ilgili görüşlerimi. Öncelikle söyleyeyim. Biz bulunduğumuz şehirde görevli,çalışan bir aileyiz. Yani akrabalarımızdan uzaktayız. Yıllardır bu böyle.Bazı bayramlar gidebiliyoruz memleketimize,bazı bayramlar olmuyor ya da onlar geliyor. Dolayısıyla ben çocukluğumda bildiğim,yaşadığım bayramlardan çok uzaktayım. Zaten birdenbire küçülüp çocukluğuma dönsem bile eski bayramlar yok ki..
Biz küçükken sabah erkenden kalkar,bayram namazından dönen babamızı beklerdik. Sonra hemen kahvaltıya oturulur, ondan sonra anne ve babamızın elini öptükten ve herkes birbiriyle bayramlaştıktan sonra bayramlıklarımızı giyer, süslenir, öncelikle anneannemin ve diğer aile büyüklerinin elini öpmeye giderdik ailece. Biz küçüklerin aklı bir an önce paraları harcamakta olurdu tabii ki. .
Örneğin ben ve üç yaş küçük erkek kardeşim.. ''Bayram yeri'' denilen bir yer vardı, bayram harçlıklarımızı aldıktan sonra doğru oraya koşardık. Koskoca bir meydanda çocukların harçlıklarını harcayabilmeleri için kurulmuş bir panayır yerini andırıyordu. Balonlar,oyuncaklar,pamuk şekerler,şekerlemeler,renk renk ve bir çubuğa dolandırılarak satılan macunlar,çıtır-pıtır diye tabir edilen ve yere sürtülünce yanmaya başlayan kibritimsi ve küçük bir kağıt şerite yapıştırılmış patlayıcı vb.şeyler satılırdı her bir köşede. Erkek çocuklar için ''Mantar tabancası'' satılırdı bir de. Bütün oğlanların elinde gerçek tabancaya benzeyen bu tabancalardan olur,durmadan patlatırlar,ortalık biraz duman biraz da barut kokusuyla dolardı.Haa.! Bir de unutmadan; ayı oynatıcılar vardı. Kirli paslı bir adam def çalıp koskoca ayıyı oynatıyor,arada : ''Hadi hamamda kadınlar nasıl bayılır,bi göster!'' vs.deyip sanki ayı onun konuşmasını anlıyormuş gibi davranıyordu. Korkmamıza rağmen zavallı ayıya çok üzülürdük. Hem adamın elinde oyuncak oluyor,hem de pis ve bakımsız diye tabii..
Sonra lunapark türü küçük çaplı bir yer daha vardı. Dönme dolaplar,atlıkarıncalar,uçan salıncaklar.. Nedense onlara binmeyi hiç sevmez ama gidip binenleri izlemeye bayılır, korkanlara gülmeyi çok severdik. Orada epey bir vakit geçirir sanki bir komedi filmi izlemişcesine memnun ayrılırdık.. Ya dilek çeken tavşana ne demeli? Küçük bir kafesin ve kutunun önünde sigara izmaritini andıran biçimde sarılmış dilek yazan kağıtları senin adına tavşan ağzıyla çekiyordu. Çıkan kağıtta hangi numara varsa sahibi listeden bakıp hediyeni veriyordu. Yine bir bayram günü kardeşimle listedeki numaradaki hediyenin 27-''TIRMAK MAKASI''olarak yazmasını pek komik bulmuş eve kadar gülmekten yerlere yatarak gitmiştik. Bunu hiç unutmam :)

Aklıma gelenler bunlar oldu. Şimdi bunların hiçbiri yok tabii. Herkes bir yerlere kaçma derdinde. Birçok insan günlerce öncesinden lüks otellere, tatil köylerine rezervasyon yaptırıyor, tur şirketlerini yurtiçi veya yurtdışı geziler için bulunmaz fırsat olarak değerlendiriyor.
Sanırım zamanla birlikte teknoloji ve onunla da birlikte insanların yoğunluk ve yorgunlukları arttı. Çoğu insan evinde bayramla,ziyaretle misafirle uğraşmayı pek sevmiyor artık.
Belki de haklılar kimbilir..

Dipnot : Bu MİM'i kimseye paslamıyorum. Stop..stop..stop.

Read more...

28 Eylül 2008 Pazar

Mim: ''HAKKIMDA''

Yine mimlendim been !!! Sevgili arkadaşım güzel yürek bendeniz göndermiş,kendisine çok teşekkür ediyor,yoğun işlerim nedeniyle (!) kaç gündür ödevimi yapamadığım için özür diliyorum :)
Görsel DNA'nızı oluşturmak için bir test bu.
Testi çok beğendiğimi söyleyebilirim.Sonuçlar hayret verici.Birkaç küçücük detay dışında tamamen sizi yansıtıyor.
Öncelikle çıkan sonuçlarımı buraya konu başlıkları olarak,sonra detay olarak aktarayım.Daha sonra kendi görüşlerimi ekleyeyim..

HAKKIMDA:
* Alışkanlık Yaratığı
* Firari
* Klasik
* Hayalperest (Kişilik özelliklerimle ilgili ana başlıklar)

RUH HALİ = ''HAYALPEREST'': Zevk seçimin biraz tembellik ve miskinlik sinyalleri veriyor.Kıvrılıp yatmak ve gözlerini kapamak.İşte en mutlu olduğun an.Serinkanlı ve huzurlu bir yapın var.Çevreyi keşfetmek sana özgürlük hissi veriyor.Hatıraların canlandığı yerleri ziyaret etmekten sıkılmıyorsun.Müzik hayatının fonunda çalsın istiyorsun.Gerçek dünyadan bir süre de olsa kopmanı ve rahatlamanı sağlıyor.Sanata karşı geleneksel ve antropolojik bir yaklaşımın var.Senin için önemli olan, bir eserin arkasındaki hikaye ve tarihi.Hislerini takip ediyorsun.

EĞLENCE = ''FİRARİ'': Tatilde deneyimi her zaman konforun önünde tutuyorsun.Gittiğin yönü tayin etme özgürlüğünü seviyorsun.Tutkularının sana yön vermesini seviyorsun.Muhtemelen yalnız vakit geçirmekten zevk alıyorsun,içgüdülerin ve merakın seni bütün dünyayı keşfetmeye zorluyor.Basit şeylerle mutlu olmayı tercih ediyorsun, bazen,gevşemekten daha iyi bir şey olamaz.Boş zamanlarını şarj olarak değerlendiriyorsun.
Seni rahatsız eden nedir ? Alışılmadık,marjinal görünüş ve tavırlardan rahatsız oluyorsun.Doğal bir görüntüyü her zaman tercih edersin.

ALIŞKANLIKLAR = ''ALIŞKANLIK YARATIĞI'': Her ne kadar sağlıklı yaşam fikrini desteklesen de,vazgeçilmezlerin var ve açlığını mutlaka gidermelisin.Tercihin "büyük" porsiyon.
Evinde tarzını olabildiğince yansıtmaya çalışıyorsun.Etrafındaki her şey sana kendini iyi hissettirmeli.Mmm..Kafein..Sakinlikten ve alışkanlıkların keyfinden hoşlanıyorsun.Bazen devam etmek için ekstra bir desteğe ihtiyaç duyuyorsun.Onsuz ne yapardın ?

AŞK = ''KLASİK'': Gerçek bir romantik ve biraz da hayalperestsin.Tamam hayat bir film olmayabilir ama öyle olduğunu düşünmenin ne zararı olabilir ki?Özgürlük senin için aşk demek.Sevildiğini bilmenin keyfi düşünce ve sözlerini serbest kılıyor.Sen bir aşk böceğisin.

Test sonucu bu çıktı.Olduğu gibi aktardım.Evet,ben hislerini takip eden biriyim.Örneğin bir haksızlığa mı uğradım,asla susmam.Makam,mevki,konum dinlemem.Öleceğimi bilsem hakkımı ararım.Başım çok derde giriyor galiba ama en çok bu huyumu seviyorum.
Testte İskender kebap vardı.Bayılırım.Hiç çekinmeden istediğim kadar yer,sonra gider en az 1 saat yürüyüş yaparak aldığım kaloriyi atar ,mutlu bir şekilde devam ederim hayata :)
Ve çok doğru..Müziksiz bir hayat düşünemem ben,hayatımın fonunda çalsın isterim hep.Ruh halime göre müziğin her her türlüsünü dinliyorum. Özellikle klasik müzik ve canlanmak istediğim zamansa rock müzik tercih ediyorum.
Doğal görüntüyü sevmek.İşte son trendim,hayat felsefem hatta.Blucin ve spor ayakkabı tercih sebebim.Kuaför,makyaj takı..Tamamen unuttum.Sadece görüntü mü? Davranışlar da doğal olmalı.Yapay davranışlar içinde olan insanlardan hoşlanmıyorum.
Son derece uyumlu ve iyi niyetliyimdir.Karşımdaki insan kaç yaşındaysa onun yaşına iner ya da çıkarım.İnsan haklarına fazlasıyla önem veririm.
Benimle özdeşleşen bir huyum var: Hata yapan bir insana çok fazla şans tanıyorum.Sabrımın sınırları oldukça geniş çünkü.Ama bu sınırları da ihlal ederse kesintisiz ve ömür boyu affetmiyor,artı kin tutuyorum..Yalan söyleyen bir insan kadar nefret ettiğim biri olamaz.Belli etmem ama asla güvenmem bir daha.Bunu da ekleyeyim unutmadan..
Ek özelliklerim bunlar..Böylece Kasımpatı'yı biraz daha tanımış olacaksınız.Zaten herhalde MİM'de de bu amaçlanıyor..Çok hoşuma giden bu testi size de öneriyorum.Denemeye değer doğrusu..

Ve bu mimi tuana 'ya paslıyorum.Güzel kızımıza kolay gelsin..

Read more...

Mim: Kuzucuk Beni Sobeledi

Bir tane başımın derdi kuzucuğum var benim.Geceleri uyuyamaz,gelir Blograzzi'de beni bulur.''Kasımım patım,ben geldim!'' der sayfamda ''Mee!'' ler durur: ) yabanikuzu yani ''dertliwishne'' . Obur bir kuzu bu..Nereden bulmuş bu adları acaba bilmiyorum benim yaratıcı kuzum : )
Yalnız çok şeker bir kuzu..Beni sobelemiş ama..Bir de acele ediyor ki sormayın..
Demin şu yukarıdaki MİM'i yayımlarken başımda bitti.Sitem etti bana çok..Ve ben de yanlış yaptım.Ondan sonra da sildim sayfayı,başka sayfaya yazdım.
O sayfayı da kuzucuğum için kullanıyorum şimdi. Altta muhteşem yorumları var çünkü :) Sitemleri boşa gitmesin..
Halbuki ben biraz daha ''Kuzuların Sessizliği'' istiyordum : )
Neyse şimdi başlayalım kuzunun sobesine..Yani MİM'ine. Eğer sevmeseydim seni oturmazdım başına minik kuzum.Kıymetini bil..
İsminiz?
Deniz
Nerelisiniz?
İç Anadolu'da bir il.
Yaşadığınız yer?
Marmara Bölgesi'nde bir il.
Mesleğiniz?
Almanca Öğretmeniyim.
Hobileriniz?
Hergün 1 saat düzenli yürüyüş yapmak, fotoğraf çekmek, yemek yapmak, tercüme yapmak, seyahat etmek, online bilgi yarışmalarına katılmak, bloglarımla oynayıp durmak, hergün bir yerlerine bir şeyler eklemek ya da çıkarmak, müzik dinlemek.
Evli misiniz?
Evet.
Kaç çocuğunuz var?
Bir kızım.
En sevdiğiniz yemek?
Yemek seçmem ama sarmalar ya da dolmalar,hünkar beğendi,İzmir köfte ve İskender kebap önde geliyor.
Sevdiğiniz müzik?
Yann Tiersen'in yaptığı müziği seviyorum, klasik müzik, rock müzik,Türk pop ya da Türk rock müziği dinlerim.
Nerelere gitmek istersiniz?
Dış ülke olarak Almanya'ya gitmeyi çok istiyorum, hala olmadı. Yunanistan ve İngiltere inşallah bu yıl.. Türkiye'de ise görmediğim sadece Doğu illeri var. Benim için gizemli ve görülesi olma özelliğini koruyorlar.

Aaa!! Bitti kuzucuğum.. Başına oturunca çabuk bitiyormuş ya.. Ama ne bu ya ? Çok özel sorular bunlar, bu kadar da olmaz ama. Kimin aklından çıkmış ilk önce :(
Bak senin hatırın için cevapladım,kıymetini bil.T amam mı gecelerin kuzusu,minik arkadaşım benim :)
Zaten aşağıdaki yorumlarda gör bakalım nasıl yakama yapışmışsın. Oldu mu? İçin rahatladı mı? Beğendin mi? Hmm..Söyle bakalım.Bi ''meee'' de bakiim :))

Read more...

24 Eylül 2008 Çarşamba

Mutluluğu Tanımlarken

Söylerken bile ne güzel bir kelimedir ''Mutluluk''.
Dünyadaki en güzel duygudur.Tüm canlıların hissettiği bir duygu..Hiç düşündünüz mü,minicik bir kedi yavrusunu okşadığınızda ne kadar mutlu olur ve bu duygusunu size bir şekilde göstermeye başlar.Ya da sevimli bir köpek yavrusuna küçük bir kemik parçası uzattığınızda sergilediği mutluluk gösterisine hiç dikkat ettiniz mi? Öncelikle kuyruğunu sallayarak mutluluk sinyalleri verir. Size gözleri parlayarak yaklaşır,kafasını sürer ayaklarınıza,paçalarınıza dolanır sevgiyle.
Bu görünüm de sizin için bir mutluluk kaynağı değil midir? Köpeğin o mahzun gözlerinde net ve geri dönüşümlü bir şekilde yakalayabilirsiniz mutluluğu çünkü.
Mutluluk bir reflekstir o zaman.Duyulan özlemlerin karşılık bulmasına verilen anlık ya da süreğen bir tepkidir.
Sözlük anlamıyla;''Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu '' diye geçiyor.Bana göre bu abartılmış ve çok iddialı bir tanım.Dolayısıyla herkesin ulaşabilmesi kolay görünmeyen zor bir kavram gibi sanki.
''Bütün özlemler'' yerine,''Duyguları okşayan ya da özlem gideren şey'' daha uygun olabilirdi.Çünkü küçücük detaylarda gizlidir bence mutluluk.Bahara girerken çimlerin arasında minicik,sevimli bir uğur böceği görmektir örneğin.Sabah şen şakrak kuş cıvıltılarıyla neşe içinde uyanmak,şarkılar mırıldanarak elini yüzünü yıkamak,aynada kendine göz kırparak ne kadar sağlıklı olduğunu görüp şükretmektir aynı zamanda.Annenin pişirdiği sıcacık bir tarhana çorbası,yeni yıkadığı çarşaflar içinde mis gibi uyumaktır.Evde film izlerken çekirdek yemek,kardeşler arasında patates cipsi kapışmak,şakalaşmaktır neşe içinde.
Sonbaharda ağaçlardan dökülen yaprakların kızılın her tonundaki olağanüstü renklerine hayranlıkla bakmak,onları yerden kucağa doldurup doğayla dans etmek gibidir.Dünyanın ne kadar yaşanası bir yer olduğunu düşünmek,düşlemek ve haz duymaktır.
Mutluluğun en önemli etmenleri şu sıralamaya göredir bana göre : Sağlıklı olmak, yoksulluk çekmeyecek kadar bir varlık, akrabalarla ve çevreyle iyi geçinmek ve çalışılan işte başarı sağlamak. Totalde yetinmektir ama mutluluk.En önemli faktördür doyumsuz olmamak.
Alfred D'Souza'nın şu sözlerine kulak verelim:
''Ama hep bir engel,bir engel daha vardı önde.Öncelikle yapılması gereken bir şey,bitmemiş bir iş,tamamlanması gereken bir hizmet,ödenecek bir borç...
Hemen sonra güzel hayat başlayacak.Sonunda uyandım ki ''hayat'' zaten bu engeller.
Bu perspektif; mutluluk için bir yol olmadığını,bilakis mutluluğun kendisinin asıl yol olduğunu görmeme yardımcı oldu.Öyleyse yaşanan her anın keyfini çıkarmalı ve bu anlar, paylaşılacak özel biri ile geçirildiğinde daha da çok keyfi hissedilmeli.
Zamanın kimseyi beklemediğini unutmamak lazım.Öyleyse, daha fazla mutlu olmak için;okulun bitmesini, okula gitmeyi,on kilo vermeyi,altı kilo almayı,çocuk sahibi olmayı,çocukların büyüyüp evden ayrılmalarını,işe başlamayı, emekli olmayı,evlenmeyi, boşanmayı,Cuma akşamını, Cumartesi sabahını,yeni araba-ev almayı,yeni araba-evin borcunun bitmesini,baharı, yazı, sonbaharı, kışı,ayın birini, on beşini,şarkınızın radyoda çıkmasını,ölmeyi, yeniden doğmayı beklemeyin.
Mutluluk bir hedef değil yoldur.

Read more...

20 Eylül 2008 Cumartesi

Yağmur ve Romantizm

gif

Havalar serinliyor,yağmurlar var.Sizi bilmem ama yağmur kelimesi ''hüzün''ile eşdeğer benim için.Çünkü içimi derin bir hüzün kaplıyor yağan her yağmurda.
Bugün yine yağıyor.Yine hüzünle başladı gün.Perdeleri kenara çekip seyretmek istiyorum her zamanki gibi..
Oturduğum yerden cama vuran yağmur damlalarından birine odaklanıyor,takibe alıyorum.Onunla birlikte akıp gidiyorum.İç dünyam beni nerelere alıp götürecek,merak ediyorum.Düşen damlalar sanki ruhumu da ıslatıyor,hatta gözlerim de nemleniyor gibi.Çok mu hüzünlendim ?
Zorlasam ağlayabilirim belki..Gözlerimi bir açıp bir kapamayı deniyorum,biraz duraksayıp kendimi dinliyorum.
-''Hava içim gibi kararmış'' diyorum.''Küsmüş mü ne?''
Bu oyuna biraz daha kaptırıyorum kendimi.Tam da düşündüğüm gibi..Yavaşca yakalıyorum..İçimde dalgalar oluşuyor..Gittikçe büyüyor ve yüreğimin derinliklerine vurmaya başlıyor.Ürkütücü kapkara bir fırtınaya dönüşecekken korkuyor,silkeleniyor ve gözlerimi açıyorum.
Ellerimde bu oyundan kalma tuhaf bir şeyler var sanki.Korku olabilir mi?Mutluluk ya da hüzün?Garipçe başlayan acemice bir oyun işte.Ama ellerim ve yüreğim yağmur damlalarıyla sırılsıklam.Öyle hissediyorum.Yağmur dışardaki görüntüyü değiştirirken benimse içim,ruhum değişiyor hızla.Şaşırıyorum..
Gerçeğe dönüyorum.O kadar şiddetlenmiş ki artık pencereden dışarıyı göremiyorum.
Yerlerde günlerdir biriken her türlü pisliği yıkamak,yok etmek istercesine hızla inen bir senfoni sergileniyor sanki..
İri iri tanelerle,acelesi varmışcasına şiddetli bir özlemle toprağa düşüyor her damla.Büyük bir ayrılık sonrası kavuşuyormuşcasına,hızla dans ederek birleşiyor toprak ve su. Birbirini kucaklıyor hasretle.
Yağmurun ''Romantizm Sembolü''olduğu söylenir hep.Kim inkar edebilir bunu zaten?
İlk damlalar benim de aklıma şu şarkının sözlerini sokarak kaçarlar her seferinde:
-''Yağmurun sesine bak!Aşka davet ediyor..''
Bu sözler kafama eskiden kazınmış bir şarkının ilk mısralarıdır.İşte yine mırıldandım.
Yağmur kimilerini işte böyle benim gibi enteresan bir romantizmin içine düşürür durduk yerde,kimilerininse yüreğine ferahlık doldurur kimbilir..Kimileri için özlemle beklenen bir rahmet,kimilerinin suratına şimşekle beraber inen bir tokattır.Kimileri için sıkıntı,belki de çaresizliktir.Belki bir gereksizlik ?Olur ya...
O kadar çok kirlenmişti ki dünya..Yağsın,durmadan yağsın..Her türlü pisliği alıp götürsün.Yıkayıp yepyeni,pırıl pırıl yapsın dört bir yanı..Yeniden umutla dolalım..
İçimden hemen dışarı çıkıp yağmur altında en az bir yarım saat dolaşmak geçiyor..
Islansam,ıslansam..Her damlayı hissetsem,hissedebilsem.Ruhumun derinliklerine kadar işlese..Her damla içimdeki sıkıntı ve kederi,ruhumdaki sebebi belirsiz sıkıntıyı alsa,yıkasa,yerlere indirse,temizlese..
Hepsi yerlere aksa,toprağa inse,çamur olsa..Gözümün önünden uzaklaşıp gitse ve yok olsa.Kuş gibi hafiflesem,yeniden doğsam.İçime mutluluk,sevinç dolsa..
Bu dilekler gerçekleşirken ben de bembeyaz bir güvercine dönüşsem.Sonra da içim umutla dolu,durmadan yağan gökyüzüne doğru kanat çırpsam.Yine ıslansam,ıslansam ve geri dönsem..
Gece boyu yağmur var ve dinmeyecek.O yağmur şarkısını mırıldanıyorum.

Read more...

12 Eylül 2008 Cuma

MİM: ''Evde Nefret Edilesi Durumlar''

Beğendiğim blog yazarlarından sevgili CHAOTIC çarşamba akşamı yazdığı yazısında bana ''MİM'' göndermiş.Konu:''Evde nefret edilesi durumlar''.
Fazla evirip çevirip düşünmeden hemen ödevime başlayayım :
Evdeyken beni çileden çıkaran,hatta çıldırma noktasına getirebilen epey bir durum var.
Öncelikle; asansörün sürekli meşgul konumda bulunması. Çarşıda, pazarda, alışverişte epey bir yorulmuşum, ayaklarım kopma noktasına gelmiş ve ellerim poşet ve paketlerle doluyken asansörün önüne geldiğimde nedense hep meşgul konumda oluyor. Bu durumu bir türlü aklım almadığından incelemeye aldım ve korkunç (!) gerçekle karşılaştım.
Şöyle ki; 6.kattaki Ayşe Hanım'ın lak lak yapmak için 2.kattaki Gülten Hanım'a inip kapı önü konuşması yapmaya gelmesi, üstelik muhabbet ederken ortalığı inletmesi ve bu arada kaçıyormuş gibi asansörün kapısını hiç bırakmadan tutup sadece kendine ait zannetmesi. Olay buradan kaynaklanıyormuş ve alışkanlık yapmış bu. Bugün Ayşe Hanım, yarın Özlem Hanım. İnanılmaz..Yuhh yani size ! Bir insan bu kadar mı bencil ve kafasız olur ya !
Sonra eve girersin zar zor. Çarşıdan pazardan aldıklarını o yorgunlukla buzdolabına yerleştirmeye kalkarsın. O da ne? Koskoca buzdolabında hiç yer yok. Neden acaba? Çünkü bir önceki alışverişte aldıklarınızın ancak yarısını tüketebilmişsinizdir de ondan.
Hadi bakalım o eski aldıklarınızı çöpe. Yazık günah ya ! O kadar para verildi onlara. Bırakalım parayı, ne kadar da zorla taşıdım onları eve kadar. Çöpe atmak için miymiş? İçim gidiyor ama her seferinde oluyor bu maalesef..
Biraz sonra girişeceğiniz işlere dinç başlamak için biraz uzanıp dinlenmek istemek haramdır. Çünkü siteye ait 2-5 yaş arası veletler hemen bitişikte koskoca bir oyun parkı olmasına rağmen bloklararası oyunu pek sevmektedirler. Merdiven boşlukları tercih sebebidir. Merdivenlerden grup halinde ve çığlık çığlığa bir inip bir çıkma yarışları başlamıştır. İnanılmaz bir gürültü..
Üstelik 4-5 saat sürmesi ve hiçbirini de annesinin uyarmaması ne kadar ilginç değil mi?
Evdeyken en çok kızdıklarımın arasında hafta sonları biraz geç kalkmak isterken sabahın köründe, yani en geç saat 09:00 sularında en alt kapıya gelip zillerin hepsine birden basan dilenci kadınlardır.
Zilleri çalınan dairelerin neredeyse hepsi ne yazık ki büyük bir duyarsızlıkla megafon kullanmadan, ''Kim oo?'' demeden,hırlı mı hırsız mı düşünmeden tek tek basarak kapıyı açarlar ve dilenci hanımefendileri bu kez daire kapılarına kadar sokup ikinci kez zilinizi çaldırırlar. Kaç kez ''Bu kadar erken gelmeyin !'' dememe rağmen daha erken gelmiş, asla daha sonraki bir zaman dilimini tercih etmemişlerdir bu kadınlar.
Hem dilenmek de neyin nesi ki? Beni neden muhatap ediyorsunuz bu kadınlarla kardeşim. İlla uyarılarda bulunup hakaretler edip kovmak mı gerekiyor. Bu sitede bir yönetim yok mu? Uyuyorlar mı? Hani önlem? Kapıcı nerede? Off ki offf..!!
Ayrıca hazır konu zil çalmaktan açılmışken, yanına anahtar almayan apartman sakinleri tercihlerini kapıyı size açtırmaktan yana kullanırlar ya. İşte nefret edilesi bir durum daha..
Ya da zilin üstünde bayrak gibi adın yazmasına rağmen ''Mehmet Bey'' i arayan biri gelir direkt senin ziline basar. Evde o anda başka kimse yoktur ve ellerin hamur ya da yağ içindeyken panikle kapıyı açmaya koşarsın. Ee? Kimmiş? Hadi kızma da dur !
Sonra, ev telefonu günde 40 kez çalar neredeyse.. En az yarısı yanlış numaradır. Benim neden hiç olmuyor? Gayet de aradığım numara düşüyor. Bu milletin gözleri fazla mı bozuk, macera mı arıyorlar acaba? Bu da çok nefret edilesi. Bu durum gece yarısı bile yaşandığından artık telefonu fişten çekme zorunluluğu doğdu. İyi ki cep telefonları var. Sesini ayarlayıp koy istediğin noktaya için rahat.. sonra da kim aradı gör rahatsız olmadan.
Daha epeyce var bu tür durumlardan.
Cidden ama, şimdi aklıma geldi. İnsanın evi rahat etmesi gereken bir yerdir. Ama bakar mısınız, hiç öyle gibi duruyor mu?
Bu konuyla ilgili diğer blogda bir yazım vardı. Dileyen okusun bu arada.

Bu konuyu sevgili BENDENİZ ve ÇOBANKIZI 'na paslıyorum.
Size kolay gelsin hanımlar :)

Read more...

11 Eylül 2008 Perşembe

11 Eylül Saldırıları ve ''Loose Change''

Yarın 11 Eylül..11 Eylül 2001'de dünyayı büyük bir şaşkınlık içinde bırakan ve Dünya Ticaret Merkezi'ni hedef alan saldırıların yıldönümü..
Bu saldırılar sonrasından günümüze kadar geçen zaman içinde ABD içinden ve dışından çeşitli kişi ve gruplar tarafından,bu olayın Amerikan hükümetinin kendisi veya gizli servisleri tarafından düzenlendiğine dair çeşitli komplo teorileri ileri sürülüyor ve halen tam bir netliğe kavuşmuş değil.

11 Eylül'ün 5.yılında 20'li yaşlarda üç genç tarafından hazırlanan ve bu saldırıyı konu edinen bir belgesel var.''Loose Change'' isimli bir saatlik bu video çok büyük bir yankı uyandırıyor.
Milyonlarca kişinin izlediği bu belgesel saldırıların arkasında Usame Bin Ladin ve El Kaide'nin değil,ABD ve ekonomik güç merkezlerinin olduğu teorisini savunuyor ve dönemin başkanı Bush ve üst düzey yöneticilerin çelişki dolu açıklamalarıyla başlıyor.
Ari Fleischer - Dönemin Beyaz Saray Sözcüsü:
-"Hiçbir uyarı yoktu"
Condoleezza Rice - Dönemin Milli Güvenlik Danışmanı:
-"Bu insanların bir uçağı alıp Dünya Ticaret Merkezi'ne çarptıracağını kimse tahmin edemezdi"
Donald Rumsfeld - Dönemin Savunma Bakanı:
-"Pek çok uyarı vardı"

Ve yine belgeselde Nisan 2001'de Usame bin Ladin'in Dubai'deki Amerikan Hastanesi'nde CIA'nın bölge şefi tarafından ziyaret edildiği,24 Temmuz 2001'de Dünya Ticaret Merkezi'nin sahibi Larry A. Silverstein'in olaydan 6 hafta önce kuleleri 99 yıllığına kiraladığı,11 Eylül'den önce milyarlarca dolarlık altının Dünya Ticaret Merkezi'nden çıkarıldığı,büyük meblağlardaki sigorta poliçelerinden faydalanabilecek kişilerin kulelerin yıkılacağından önceden haberdar olduğu gibi çok çarpıcı gerçekler var.
Amerika Hükümeti olayı Dünya Ticaret Merkezi'nin kuzeyine çarpan uçak,güneyine çarpan uçak,Pensilvanya'ya düştüğü iddia edilen ve bir de Pentagon'a çarptığı iddia edilen toplam 4 uçağı ''Amerika'da sivilleri ve askerleri hedef almış ''bir dizi terör saldırısı olarak açıklamıştı.
Oysa ki gençlerin çektiği ''Loose Change'' adındaki bu belgeselde ve New York Times tarafından yapılan bir ankete göre de Amerikan vatandaşlarının % 75'i ABD Hükümetinin kesinlikle yalan söylediğinden şüphelenmekte.
Amerika gibi dünyaya hakimiyet kurmuş böylesine büyük bir devletin söylediği yalan da çok büyük oluyor demek ki..Ne hikmetse kendi vatandaşları tarafından ortaya delilleriyle sürülen gerçeklere rağmen vurdumduymaz tavrını devam ettiriyor.
Ve halen olayın kendi istediği biçimdeki yorumlamasında ve açıklamasında bir değişime gitmeye hiç niyeti yok..

Read more...

06 Eylül 2008 Cumartesi

ÖSS Avcıları

Bugünlerde aklımdan hiç çıkmayan ve oldukça sinirlendiğim bir durum söz konusu.
İyi bir gazete okuyucusu veya TV izleyicisi olduğumu söyleyemem.Fakat yine de bu olayın benim anlatacağım detaylarıyla herhangi bir yayın organı tarafından verildiğini zannetmiyorum..
Çünkü öylesine güzel bir programlama yapılmış ki dışarıdan bakan biri asla şüphe duymaz.Gayet doğal bir olay ve Türk insanının yardımseverliği uygulamada sanır kesinlikle.
Biliyorsunuz bu ara ÖSS sonuçlarına göre kim nereye girdiyse belli olmuş durumda.Öğrenciler kazandıkları okulu görmek,kayıt yaptırmak,yurt ayarlamak,ev kiralamak gibi nedenlerle üniversitelerinin bulunduğu şehirlere hızlı bir trafik akışı yapıyorlar.
Kim nereye yerleştiyse ya kendi ya da yanına bir büyüğünü alarak doğru o şehrin yolunu tutuyor.Dolayısıyla şehirlerarası otobüs terminalleri çok yoğun.
Üniversite kazanan bahsetmiş olduğum bu kişiler tabii indikleri şehri pek tanımıyorlar.Büyük çoğunluk ilk kez görüyor hatta.Dolayısıyla otobüsten ilk indikleri anda bu durumları bariz bir biçimde sezinleniyor,yani fark ediliyorlar.
İşte bahsetmek istediğim de bu durumdan birtakım çıkarlar uğruna faydalanmak için onları bir ''AV''mışcasına terminallerde veya kazandıkları üniversitelerin belirli kesimlerinde bekleyen şahıs ya da şahıslar.
Bu şahıslar öncelikle türbanlı ve genç kız.Yani Türk insanı üzerinde şüphe uyandırmamak için gerekli bu iki özelliğe sahipler.Son derecede masum bir görünümdeler.Sözün kısası ''Melek'' görevi üstlenmişler..
Tek kişi olarak ya da en fazla iki kişi oluyorlar şüphe uyandırmamak için.Sabahın köründe iş başındalar ve çok sistematik bir biçimde yürütüyorlar misyonlarını.Şehirlerarası otobüslerden inen anne-kız,baba-kız ya da yanlarında ÖSS çağında bir genç bulunan kişilerin yanında bitiveriyorlar hiç kimseye belli etmeden.
Ellerinde birtakım yurtların broşürleri var.Ve bu yurtlar sudan ucuz.Yeme-içme,yatma,her türlü hizmet içinde.Gayet merkezi yerlerde ve lüks üstelik önerdikleri yurtlar.Yanınıza gelip size yardım etmek için her ne hikmetse yanıp tutuşan bu kişilerin ağızları müthiş laf yapıyor.İkna kabiliyetleri çok yüksek kişiler arasından seçildikleri belli.
İşin ilginç yanı aynı kişilerden kazandığınız üniversitenin kapısında,bahçesinde de göreceksiniz.İlk etapta hiç belli değiller.Fakat görevlerini öylesine ustalıkla ve sanki son derece normal bir yardımseverlikmiş gibi yapıyorlar ki şaşıp kalırsınız.
Sadece başına gelen anlayabiliyor.
Çünkü kısa bir konuşma faslı,peşisıra gösterilen broşürler,ikna süreci ve sonuç :İtiraz ya da kabul..Dış detaylarıyla olay bu.Kabul edenleri neler bekliyor sanırım anlatmama gerek yok.
Fakat teklifleri öylesine cazip ki birçok kişi bu tuzağa düşüyor zaten.Bu geçen yıl bizim başımıza gelmişti.Yol yordam bilmeyen birilerine benzesek içim yanmayacak.Gereken cevabı aldılar tabii.
İşin garibi aynı şey bu yıl da başımıza geldi.Ve bu şahıslar hiçbir sorun yaşamadan bu işe halen nasıl devam edebiliyorlar şaşırıp kaldık..
İlginç doğrusu..

Read more...

05 Eylül 2008 Cuma

2.Abdülhamit,Katiller ve Parmakları

Bazı insanlar diğer insanlara göre bazı konularda daha yeteneklidirler.
Bu her türlü konuyla ilgili olabilir. Sözgelimi kimilerinin el becerileri müthiş gelişmiştir.İnsanda hayranlık uyandıracak ölçülerde el işlerine ,el sanatlarına yatkındırlar.
Kimileri ikna gücü yüksek,dışa dönük,insanlarla devamlı ilişki halinde olan, girişimci niteliklere sahip kişilerdir.Başkalarının beceremeyeceği politikacı,avukatlık ya da pazarlamacılık gibi işlerde müthiş başarılı olurlar.
Düzenli bir kişiliğe sahip,kurallara bağlı,sorumluluk duygusu gelişmiş,statüye önem veren bireylerin bankacılık, büro çalışanı,muhasebe gibi mesleklere yönelmeleri kaçınılmaz olacaktır.Liderlik vasfı olmayan bir kişinin yöneticilik yapamayacağı da bilinen bir gerçek bu arada.
Ama şimdi size geçenlerde bir vesile ile okuduğum öyle bir yetenek söyleyeceğim ki duyulmamış,görülmemiş bir şey olduğu kesin..
Bugüne kadar duymamış olduğuma da bir hayli şaşırdım.
Bu yetenek Osmanlı padişahlarımızdan birine ait.

Sultan 2.Abdülhamit'ten bahsediyorum.
Evet,bu padişah katilleri ''parmağından''tanıyor.
Abdülhamit fotoğrafçılığa olan merakıyla tanınan bir padişah.Doktoru Atıf Hüseyin Bey'in Türk Tarih Kurumu arşivinde 12 küçük defterde yer alan anılarından sonra ortaya çıkan bir gerçek bu.
Abdülhamit yetiştiği çevre nedeniyle şüpheci bir kişiliğe sahip.Çünkü kafes hayatı,kardeş katli gibi sorunlar yaşamış.Sürekli ölüm korkusu yaşadığından tıpkı diğer padişahlar gibi şüpheci ve endişeli.O nedenle herkesten kuşkulanıyor ve devamlı tedbirli.
Atıf Bey anılarında 2.Abdülhamit'in"başparmağının ucu, işaret parmağının orta boğumundan uzun kişilerin cinayete eğilimli" olduğuna inandığını belirtiyor.
Ayrıca Abdülhamit’in bunun için hapishanedeki cinayet mahkumlarının fotoğraflarını çektirdiğini ve bu görüşün doğru olduğunu gördüğünü belirttiğini söylüyor ve padişahın suçlu resimlerini inceledikten sonra parmak uzunluklarına göre kişilerin cinayet işlemeye eğilimli olup olmadıkları görüşünü bu fotoğraflarla ispatladığını belirtiyor.Ve diyor ki:
''Sözü canilere getirdi: ''Bir İngilizce kitabın tercümesini okumuş idim. Çünkü vaka-yı cinaiyeye (cinayet vakalarına) merakım vardır. O kitapta canilerin ekserisinin başparmağının ucu şahadet parmağının ortadaki boğumunu geçiyor,çok uzun oluyor. Elleri yabani bir hayvan pençesi şeklini alıyor diye görmüş idim. Merak bu ya,o zaman emrettim. Hapishanelerde ne kadar kanlı katil varsa hepsinin fotoğraflarını aldırdım. Filhakika başparmak hemen hepsinde uzun idi.''

2. Abdülhamit döneminde çekilen ve "Yıldız Albümleri" olarak anılan toplam 911 albümde 36 bine yakın fotoğraf yer alıyor.Fotoğrafçılık onun döneminde oldukça gelişmiş.

Ben bu ilginç haberi okudum ya ister istemez gözüm insanların el yapısını incelemeye almaya başladı.Öncelikle kendi elimi inceledim tabii.
Çok şükür herhangi bir problem yok..

Read more...

01 Eylül 2008 Pazartesi

Goethe ve ''Faust '' Karakteri

Ünlü Alman şairi ve oyun yazarı Goethe'yi çok beğenirim. Sarfettiği veciz sözleri özellikle..
Ama bugün ''FAUST'' adlı oyunundan bahsedeceğim.
Bazılarına sıkıcı gelen bu oyun şiirsel bir dille yazılmış ve sanki onun yazdığı tüm eserleri içinde barındıran bir yapıttır.
Zaten Goethe bu eseri epeyce uzun bir sürede, neredeyse tüm hayatını harcayarak yazmış, ''Faust 1'' ve ''Faust 2'' olarak iki bölüm halinde, ölümüne çok az kala, 83 yaşında bitirebilmiştir.

Ama değmiştir doğrusu ve Dünya Klasikleri arasında geçen başyapıtlardan biri olmuştur.

Bu ne güzel bir azimdir. Kendimi düşünüyorum da bazen şu bloga iki satır karalamak için ettiğim tembelliğin haddi hesabı yok : )

Faust'un konusu: ''Şeytanla bahse giren insan''
Bu konu yüzyıllarca birçok yazar tarafından birçok öykü ve oyunda konu olarak işlenmiş zaten. Ve insanoğlu şeytana hep yenilmiş..
Diğerlerinin aksine, Goethe'nin oyunundaki ''Dr.Faust'' karakteri Şeytan ''Mefistofeles''e yenilmeyen bir insan olarak geçmektedir.
Doktorun ömrünü felsefe, tıp, doğa bilimleri ve teoloji araştırmalarıyla geçirip, yeryüzünün sırlarını çözmeye çalışması Şeytan'ı rahatsız etmektedir.
Çünkü bu onun pek çok insanı felaketlerle ve dünyevi zevklere kaptırarak yok etmesine engel olmaktadır.
Bu arada Şeytan, Faust'u yoldan çıkarması için Tanrı'ya bile yalvarır. Bir gece Faust bunalımdayken karşısına çıkar ve ona dünya zevklerini vaad eder. Ve bir iddiaya girerler. Faust eğer yaşadığı zevkler sırasında ''Ey zaman.. Dur!.. Ne güzelsin!'' derse iddiayı kaybedecektir.
Özetle; Faust'u gençleştiren Şeytan, ona aşk duygusunu tattırır. Doktor müthiş bir aşka düşer. Ama her şeye rağmen Şeytan'a beklediği cevabı vermez ve bahsi kazanır. Sonuçta kaybeden ''Şeytan'' olur..

Hiç düşündünüz mü? Bizim de etrafımızda yaptığımız işlerden rahatsızlık duyup bizi engellemeye çalışan bir şeytan ya da şeytanlar var mıdır?
Bana var gibi geliyor. Yüzyıllardır süregelen bir kurgu bu. Gerçek hayatta da başyapıt olarak sürdüğü kesin...
Siz siz olun Faust karakteri gibi dirençli ve azimli olun ve sakın ona yenik düşmeyin..

Read more...

Web Analytics

  © Blogger templates The Professional Template by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP