29 Kasım 2008 Cumartesi

Genç Aşıklar

Yaşadığımız hayat olumsuzluklarla öylesine dolup taşmış durumda ki insan bazen boğulacak gibi oluyor, hiçbir şeyden tat tuz alamıyor. Zaten insan hayatında, gördüğünde onu mutlu eden, tebessüme yol açan çok az şey vardır. Düşünürsek şayet, kararmış yüreğimizde güller açmasına neden olan, bizi sıcacık hislerle dolduran,''Hadi say!'' denince sayabileceklerimiz ne kadar da azdır.

Ben gönlümün güzellerini buldum. Kısa bir süre önce gerçekleşti bu. İki gencecik aşık bunlar. Önceleri balkonda ya da pencerede olduğum zamanlar dikkatimi çekiyorlardı. ''Yaşları ne kadar da küçük bunların!'' diye epey şaşırıyordum. Aşk için oldukça erken olduğunu düşünüyordum onlar adına.
Boyları aynı hizada son derece modern ve yaşlarına özgü giyinmiş sevimli mi sevimli iki genç aşık. Sürekli el ele geziyorlar ve kızın diğer elinde tasmasıyla bir köpek var sürekli. Yani diyebilirim ki bunlar çok sempatik bir üçlü :)
İşi gücü bırakıp yüzümde gülücüklerle bunlara bakıyordum ben. İnanılmaz şirin bir tablo oluşturuyorlardı çünkü.

Gençlerin genellikle yanında sevgilisi var diye sergiledikleri o taşkın hareketlerden hiçbir zaman yapmıyorlardı benim sevgili favori çiftim, miniklerim :) Son derece masum ve sevimliydiler.
Asla ve asla birbirlerinden ayrı görmedim onları. Her seferinde sessiz, sakin, masum ve el eleydiler. Köpekleriyle.. Şahaneydiler :)

Geçen gün markete giderken yakından görme fırsatım oldu bu ufaklıkları. Meğerse sadece boyları ufakmış. Ben bunları 15-16 yaşlarında farzederken en az yirmi yaşında oldukları kesindi, çok şaşırdım gerçekten.. Çevredeki dairelerden birinde oturuyorlardı ama hangisinde ? Zaten beni ilgilendirmiyordu nerede oturdukları. Ama üniversite öğrencisi oldukları da kesindi.
Diğer mahalle sakinlerinin bunları gördüklerinde adım gibi emin olduğum ''Beraber yaşıyorlar'' şeklindeki dedikodu rüzgarlarına kendimi kaptırmam ya da böyle bir şey duyduğumda kulak asmam, prim vermem ise mümkün değildi. İster beraber yaşasınlar ister ayrı. Bunların aileleri yok mu, reşit değiller mi? Namus bekçiliklerini yapmak bize mi düşüyor?

Normalde seni beni gördüğünde selam bile vermekten aciz insan müsveddeleri bu tür terbiyesizlik ve dedikoduların peşinde koşmuyor mu, insanlığımdan utanıyorum gerçekten.
O anda onların o tertemiz aşkı, beni gördüklerinde ne kadar da masum tebessüm ettikleri, birbirimizden anında aldığımız o müthiş elektrik ilgilendiriyordu beni. İçimi bahar çiçekleriyle doldurdular sanki. Hatta meşhur köpek korkum depreşip köpeklerinden bile korkmamıştım.

Şimdi sokakta, markette, durakta sürekli bir karşılaşma halindeyiz. Kelime konuşmamamıza rağmen gözlerimiz konuşuyor sadece, karşılıklı gülümsüyoruz. Birbirimizi seviyoruz.
Onları her gördüğümde bariz bir sevinçle doluyor içim, sanki ruhum rahatlıyor. Her seferinde içimde bahar çiçekleri açmışcasına mutlu oluyorum..
Çünkü tertemiz bir aşk onlarınki..
Evet,onlar benim favori aşıklarım. Sessiz, dingin, saygılı, sevimli, sevecen, güleryüzlü..
Çok ama çok tatlı ve masumlar..


Read more...

25 Kasım 2008 Salı

''Sürmanşet'' ve Tiyatroda Bir İlk

Bugün gazetelerin web sayfalarını gezerken gördüğüm ilginç bir haber bu ve burada paylaşmak istedim.İstanbul Halk Tiyatrosu'nun ikinci prodüksiyonu olan ''Sürmanşet ''adlı oyunda rol alan iki kadın oyuncu;yani Beste Bereket ve Dolunay Soysert rol aldıkları bu tiyatro oyununda lezbiyen bir çifti canlandırmakta olup sahnede uzun uzun öpüşüyorlarmış her akşam.
Beste Bereket;1982 doğumlu ve Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro Bölümü mezunu''Türev''filminde sergilediği oyunculuğu ile 42. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülünü Vildan Atasever ile paylaşan oyuncu.
Dolunay Soysert;1973 doğumlu ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi Tiyatro Bölümü mezunu.En çok akıllarda kalan rolü 'Bir İstanbul Masalı' adlı dizide canlandırdığı Derya karakteri.''Sürmanşet''adlı bu oyunda ise hem bir fahişeyi hem de lezbiyeni canlandırıyor.
Her ne kadar çağdaş bir insan olsam da doğrusunu isterseniz okuduğum böyle bir haberi normal karşılayamadım.Her akşam sahnede böyle bir garipliği sergiliyor olmaları tüylerimi diken diken etti açıkçası.Hatta midem bulandı..
SÜRMANŞET adlı bu oyunun konusu ;bozuk ama şiddetli bir ilişki ve bir yandan kardeşine destek olup bir yandan hayata tutunmaya çalışan bir genç kadın… Kardeşinin,acayip tercihlerine saygı duymaya çalışıyor aynı zamanda.
Ve babasının politik gücüyle yer edinme çabalarında bir adam var.
Hayatın kirine bulaşan başkaları.Tesadüfen şahit oldukları bir olay ya da ''Bir kurgu mu?'' gelgitleri olan bir oyun olduğu yazıyor.


Read more...

24 Kasım 2008 Pazartesi

Günümüz Kutlu olsun!

Günümüz Kutlu Olsun Sevgili Öğretmenim!
24 Kasım Öğretmenler Günü Atatürk'e''Başöğretmen'' ünvanı verilişinin 80'inci ve bu günün Öğretmenler Günü olarak kutlanmaya başlanmasının 28'inci yılı… 1981 yılından itibaren kutlanıyor bugünkü anlam ve önemiyle..Bizim günümüz…
Bedeli hiçbir maddi karşılıkla ölçülemeyecek kadar çok özel, çok yüce bir meslek bu. Malzememiz insan. Nasıl yoğurursak öyle şekil almak için bekleyen küçük insanlar,g ençler veriliyor elimize, bize emanet ediliyorlar.


Bu saygınlık dolu bir meslek. Sevgi ve fedakârlık mesleği. Sınırları okul, sınıf ya da bahçe duvarlarıyla çizilemeyecek, zil ile başlayıp bitmeyecek kadar ağır bir sorumluluk gerektiren kutsal bir görev.

Bu meslek tarih boyunca da böyle görülüp, “bilgelik mesleği” olarak kabul edilmiş, değeri ve önemi her dönemde vurgulanmış.

Bu günün anlam ve önemi dahilinde içimi yaralayan bir konu KPSS dahiline alınıp hükümet politikalarıyla mesleklerine bir türlü kavuşamayan mezun gençlerimizin durumu.


Öğretmen açığı her yıl katlanarak büyürken, Eğitim Fakültelerinden mezun olan gençlerimizden binlercesi artık öğretmen olarak atanabilmekten umudunu kesme noktasına geldi ve "İşsiz öğretmen" sayısı çığ gibi büyüyerek 180 bini aştı.
Öğretmen açığını kapatmak için uygulanan''sözleşmeli ve ücretli öğretmen'' politikası derhal terk edilmeli ve bu açık kadrolu personel ataması ile tamamlanmalıdır.İşte bu yüzden günümüz buruk geçiyor:(

Yüce Önderimiz Atatürk'ün içinde bulunduğumuz bu günleri düşünerek söylediği sözleri ekleyerek bitiriyorum.Atamız her zaman olduğu gibi ne kadar haklı:


''Memleketimizi toplumumuzu gerçek hedefe,gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır.Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu,diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur.Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir,yücedir.Eğitimdir ki bir milleti ya hür,bağımsız şanlı,yüksek bir topluluk halinde yaşatır,ya da milleti esaret ve sefalete terk eder.''


''MİLLETLERİ KURTARANLAR YALNIZ VE ANCAK ÖĞRETMENLERDİR.ÖĞRETMENDEN EĞİTİCİDEN MAHRUM BİR MİLLET,HENÜZ BİR MİLLET ADINI ALMA YETENEĞİ KAZANAMAMIŞTIR.''





Read more...

Hayal


Geceleri geç yatıyorum ve tabii ki saatlerdir hiçbir şey yememiş olduğum için her gece olduğu gibi şu an da karnım zil çalmakta..
Bazen dayanamayıp kendimi buzdolabının önünde buluyorum.Başlayınca devamı gelecek ve bir dilim ekmek yetmeyecek,biliyorum. O yüzden hızla uzaklaşıyorum mutfaktan.
Dolapta tatlı mı var? Daha da beter..İlk tercihim olacaktır.O yüzden asla evde tatlı bulundurmuyorum.Hayatta dayanamayacağımı biliyorum çünkü.Şu an saat 3'e yaklaşmak üzere..
Ben çok hatırlıyorum öyle koca bir tabak tatlı yiyip yattığımı ve sabah aklıma gelince üzüntüden nasıl kahrolduğumu,o günkü yürüyüşümü iki misline çıkardığımı..
Neyse uzatmayayım..
Şu andaki hayalim bu resimdeki gibi çok taze fakat bir o kadar da çıtır bir simit,bir dilim eski kaşar ve büyük bir fincan çay.
Bu üçlünün yanına başka hiçbir şey istemiyorum üstelik.Sadece ve sadece üçü olacak..Böyle bir lezzet yoktur,olamaz..
Belki yarın sabah bu hayalimi gerçekleştiririm.Belki de bu gece rüyamda görürüm kimbilir.
Yazıyı noktalıyor ve yatıyorum,hiçbir şey yemiyorum.
Aferin bana :)

(Bunu nasıl yazıya döktüm inanmıyorum)


Read more...

22 Kasım 2008 Cumartesi

Yalnızlık Nedir?


Bazen başbaşa kaldığımız yalnızlığımızdan garip bir biçimde korkarız. Onunla başa çıkamamaktan,sonuçlarından...
Öylesine bir korkudur ki bir türlü söküp atamayız içimizden. Ve bu duygu gitgide tüm benliğimizi sarmaya başlar.

Panikle kendimizi aslında her yanı yalnızlıklarla kaplı devasa kalabalıkların içine atmak isteriz peşimizde yalnızlığımızı sürükleyerek.
Ama çocukluğumuzdan beri korktuğumuz,yalnızlığa dair öğretilmiş ve kalıplaşmış yargılar,dev kalabalıklar içinde bile, onun kaybolamayacağı gerçeğini görmemize büyük bir engeldir.
Özümüzde, temelimizde vardır yalnızlık. Her insan yalnızdır. Yalnız doğmamış mıdır, yalnız ölmeyecek midir? Yalnız yaşamaktayız o devasa kalabalıkların içinde bile...Yapayalnız...

Yalnızlık sadece bize özgüdür, insanın varlığıyla özdeşiktir. Bize bahşedilmiş bir armağandır. Kendimizle başbaşa kaldığımızda tanıyıp sevmemize neden olan müthiş bir duygudur aslında o.
İşte bu yüzden yalnızlığı kabullenip onunla bir arada yaşamayı öğrenmemiz gereklidir. Onu sevmemiz, aynı zamanda bir ihtiyaç olduğunu bilmemiz gereklidir.

Yalnızken ruhumuz ne kadar da özgürce nefes alır ve can bulur hiç farkettiniz mi ?Kimi zaman da bitmek tükenmek bilmeyen isyanlarımıza, acı dolu haykırışlarımıza, içimizi yakan sızıların eşliğinde gelen gözyaşlarımıza,hayallerimize ev sahipliği yapar. İç hesaplaşmalarımız yalnızkendir.

Ruhumuz insana mahsus tüm duyguları özgürce yaşamamızı sağlarken hep yalnızlığımızla başbaşayız. Dolayısıyla ruhlarımızı bedenlerimizde taşıdığımız sürece, yalnızlıklarımız da beraberimizdedir.
Öyleyse yalnızlıktan duyulan bu gereksiz korku neden ? Ondan bir çaresizlik varsayımı biçimde korkmak, kaçmak ve onu yok sayma çabaları niye?


Read more...

20 Kasım 2008 Perşembe

Her Hastane Böyle mi?

Devlet hastanesine gidip de üzülmeden, sinirlenmeden döneniniz var mıdır hiç?
Başlar ayak olmuş, ayaklar baş misali daha kapıdan girer girmez, mavi önlüklü bir zat sizi şöyle bir süzer tepeden tırnağa. Muhtemelen kasılmakta ve ”Baak ! Senin muhtaç olup da geldiğin bu mekanda, devlete ait bu yerde görevliyimdir ben !” dercesine bakmaktadır.
Elinde sağlık karnen kuyruğa girersin sabahın köründe. Tek istediğin sıra dolmadan muayene numarası alabilmek, onca zaman dikilip de muayene olamadan dönmemektir.
Bakarsın kuyruğun başına, ”Oh, iyi başlardayım!” dersin. Dersin ama dediğinle de kalırsın.

O gün de öyle bir gündü. Hastane ana baba günüydü. Genellikle de yaşlı ve köyden zar zor gelebilmiş insanlar vardı. Dahiliye için seçtiğim doktor için yarım saatten fazla dikilmiş, 23. numarayı alabilmiştim.
Bu arada benden üç kişi arkada bekleyen genç kadınla da muhabbeti ilerletmiş, zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık.
Sırayı alıp, muayene olacağım doktorun kapısının önüne beklemek için gittiğimde az önce muhabbeti ilerlettiğim genç kadının orada dikilmekte olduğunu gördüm.Ne çabuk da gitmişti,şaşırmıştım.
- Aaa…! Aynı doktoru seçmişiz, senin numaran kaç?
Kadında bir gerilme, hafiften bir kızarma;
- “1 numara” demez mi?
Ne..! Ben onca zaman dikildim 23 no’yu alabildim, bu kadın ne diyordu böyle..?
Bunun nasıl olduğunu sordum, cevap yok.Bir de kalabalığın arasına dalıp uzaklaşmaya kalkmaz mı? Korkunun ecele faydası yok ama. Doğru bankonun önüne, görevli kızlara bunun nasıl olduğunu sormaya.

Kızlar ”Bilgisayar sisteminde bunun mümkün olmadığını” söylediler. ”Hödö hödö !!” diye devam ettiler. Madem öyle hemen başhekime.. Başhekim personel koruma triplerine girmeyen iyi bir insanmış. Beni doğru bankonun arkasında odası olan müdüre yolladı. ”Açıklamayı ondan alın” dedi.
Pes etmeye hiç niyetim yoktu.Doğru bahsedilen müdürün odasına gidip sil baştan tekrar anlattım olayı.Adam da dikkatle dinleyip araştıracağını söyledi ve ben de Dahiliye'nin önünde beklemeye geri döndüm.
On dakikaya kalmadan sevgili müdürümüz yüzünde mutlu bir ifadeyle ayağıma kadar açıklama yapmaya teşrif etti.

Açıklamayı aldım : ”Falanca doktordan 1 numaralı muayene sırasını alan bu kadının hastanede bir tanıdığı varmış da, efendim ona telefon edip sıra aldırmışmış”.
Bu açıklama bana o kadar normalmiş, Allah’ın ve devletin onlara verdiği bir hakmış gibi anlatılıyor ki, ”Ah, ben ne kadar kötüyüm, yer yarılıp da içine girsem !” demem bekleniyor gözlerimin içine bakılarak.

Allahım,böylesi adamları çok ararlar mı buralara yerleştirmek için, yoksa bu tür konulardan mı çıkıyor bunların işe alındığı sınavın en zor soruları ?
- Ne diyorsun kardeşim sen ? Şuradaki yaşlı insanlar saatlerce dikilip arkalara kalacaklar, sizin akrabalarınız muayene olacak burada öyle mi?
Adam bana kötü kötü bakarak ne cevap verdi dersiniz?
- Siz bu işte art niyet arıyorsunuz! Bu kadar da olmaz ki!
Evet, cevap buydu. Tarihi cevap. Etraftaki yaşlı insanlar olaya şahit olmuşlardı. Büyük,ama çok büyük müdür gittikten sonra bana:
- De kızım de. Sen bari de, biz diyemiyoz.
- Neden diyemiyorsunuz teyze?
- Eeee, kızım hep böyle burası. Biz bilemeyiz senin gibi. Kovarlar burdan.
Allahım, deli olacağım, kimden korkmuşlar, bildiği halde neden her şeyi kabullenir bizim insanımız. Korktuğun kim, seni nereden kovuyor? Öl sinirden öl artık…
”Gitme kızım sen bir daha hastaneye!” dedim kendime. O gün muayene olabildim ama tansiyonu bilmem kaça çıkarıp döndüm eve yine. Güya iyileşmeye gitmiştim.
(Mart 2007)

Bir Devlet Hastanesinde benzer olumsuzlukları sevgili blogger arkadaşımız STICKMAN da yaşamış ve çizimlerle birlikte esprili bir şekilde blogunda anlatmış.Geçende bana moralim düzelsin diye önermişti bu yazısını.Kendisine buradan da teşekkür ediyorum.
Ve okumanızı öneriyorum..


Read more...

19 Kasım 2008 Çarşamba

Zeugma'ya Destek


Zeugma bugün çok üzgün..
Haksızlığa uğradı :(
Başka anlatamayacağım.İçim çok sıkıntıda..
Haydi el-destek lütfen .....
Espri,fıkra..Komik bir iki söz..
İhtiyacım var :(

Read more...

16 Kasım 2008 Pazar

Kafedeki İlginç Çift

Ankara'nın en lüks semtlerinden birinde bir kafeydi burası.Sabahın erken saatleriydi. Yapılması gereken bir sürü işimiz olduğundan erken kalkmış ve hafif bir kahvaltı yapmak üzere buraya gelmiştik.
Özelliğimdir; bir yere gittiğimizde etrafımda ilginç insan profilleri arar ve fazla farkettirmeden incelemeye alırım. Tabii bunu vaktim varsa yapıyorum. Çünkü boş boş beklemektense yapılacak en güzel iştir bana göre. Üstelik oldukça zevklidir.

Sipariş ettiğimiz kahvaltıyı beklerken bir hayli vaktimiz olacağı belliydi, çünkü içerisi çok kalabalıktı. Kafenin içinde değil de,hemen önünde çok işlek bir cadde olan açık alandaki masalardan birinde oturmayı tercih ettik. Buraya gelmiş insanlar mesai saati biraz sonra başlayacağından bir an önce bir şeyler atıştırabilmenin telaşıyla bariz bir acele içindeydiler.

Bu arada düşünmeye başladım. Bu insanlar da bizim gibi evlerinden çok uzaklarda birtakım resmi işlerini halletmek üzere burada bulunuyorlarsa gayet normaldi. Fakat her Allah'ın günü ya da biraz daha iyimser düşünürsek sık sık dışarıda yiyip içmeyi adet haline getirmemeliydi bir insan. Aile düzeni bozulur, nasıl alışıldıysa öyle giderdi. Günümüzde evlerde kahvaltı alışkanlığı unutulmaya yüz tuttuğundan çocuklar okullarda daha ilk teneffüste kantinlerde uzun kuyruklar oluşturuyorlar. İlk derste algılama bozukluğu yaşatıyor bu onlara ve başarısızlığa zemin hazırlıyor. Bu kuyruklarda anneleri ev hanımı olan çocuklar en öndeler üstelik.. Akıl alacak gibi değil doğrusu.

Her neyse kahvaltımızın getirilmesini beklerken ve ben bunları düşünmekteyken son derece şık bir çift içeriye girdi. Kırk yaşından büyük olduğu gözlemlenen kadın kuaförden yeni çıkmış gibiydi. Kabartılmış uzun saçları sarının beyaza çok yaklaşmış bir tonundaydı ve suratında son derece ağır bir makyaj vardı. Dar siyah bir pantalon, üzerine beyaz ve oldukça kaliteli bir gömlek giymişti. Ayaklarında yürürken onu hafifçe zorlayan ama yine de feminen bir hava katıp hoş yapan kaliteli ve yüksek topuklu ayakkabılar vardı. Genel anlamda dönüp herkesin bakacağı oldukça güzel bir kadındı. Yanındaki erkek yaz sabahı olmasına rağmen takım elbiseler içindeydi ve o da son derece kaliteli ve şık görünüyordu. Onlar da bizim gibi kafenin kaldırımdan cam bir bölmeyle ayrılmış açık alanını tercih ettiler ve hemen yanımızdaki masaya oturdular. Bu arada ortalığı yoğun bir parfüm kokusu kaplamıştı. Ben de incelemeyi sona erdirmiştim.

İçeriye girdiği andan itibaren suratına yerleştirdiği ters ifadeyle durmadan konuşan kadın masaya oturduktan sonra da hiç susmayıp dikkat edildiğinde her şeyden memnuniyetsizlikle bahsediyor ve karşısındaki adamın kafasının etini yemeye devam ediyordu. Adama bir göz atıldığında kadını pek de dikkate alır bir hali yoktu. Hatta hiç dinlemiyor, ama dinliyor görünmeye çabalıyordu.
Kadın tam bu esnada gelen servis elemanını serviste bulunanların istediği türden olmadığı benzeri bir gerekçeyle yüksek bir sesle azarladı. Dikkatim tamamen bu kadına yoğunlaşmıştı. Nasıl bir kadındı bu? Bununla hayat geçer miydi? Geçse bile çok zor olmalıydı. Dışarıda böyleyse evde kimbilir nasıldı davranışları? Tek bildiği giyinip kuşanıp süslenmek olmalıydı..

Tüm bunları düşünürken karşısında oturan adama yoğun bir acıma hissi duydum. Eşi olmalıydı, bir ömür geçireceği eşi. Yazıktı bu adama..
Artık kadınla her türlü ilgimi kesmiştim.Anlattıklarına da kulak vermiyordum.Zaten kahvaltımız çoktan gelmişti. Önümüzdekileri bir an önce bitirip kalkmalıydık.
Birden bir bağırmayla irkildik. Kaldırımdan geçmekte olan bir dilenci kadın,camlı bölmenin önünde bu kadını görüp durmuş ve para istiyordu. Kadın da vermeyeceğini ima ederek bağırmış olmalıydı. O andan itibaren kafede bulunan herkes sesleri duyup olayı incelemeye almıştı.Kalan kısım bir tiyatro gibi izleniyordu:
-Ablacığım,Allah rızası için..
-Defol demedim mi ben sana geri zekalı !
-Ablacığım Allah çoluğuna çocuğuna bağışlasın.
-Ne biliyorsun sen benim çocuğum olduğunu? Söyle nereden biliyorsuuun? Hadi söyle..Salak kadın..Defol buradan !

Aralarında geçen ve hepimizin duyduğu diyalog buydu. Kadın şiddeti gittikçe artan bir sesle ve çılgın bir şekilde bağırıyor, tüm hırsını dilenciden çıkarıyor, hatta diyafram kullanıyordu. Gözlerimize inanamıyorduk.
Birden, geldiğinden beri karşısına oturtup kafasını didik didik yediği adam daha fazla dayanamayıp ayağa kalktı. Kadını sert bir hareketle kolundan çekti ve sürükleye sürükleye oradan uzaklaştırdı. Kadın hala bağırıyor ve gitmemek için direniyordu..
Kahvaltıları yarım kalmıştı.
Gördüklerimiz gerçek olamayacak kadar ilginçti...


Read more...

11 Kasım 2008 Salı

Dersanede Panik

Tuba henüz o çok küçükken babasından boşanmış olan annesiyle birlikte İstanbul'da yaşıyordu. Bu koskoca şehirde kimseleri yoktu. Hayatın çeşitli zorluklarıyla boğuşurken büyüyüp bir genç kız olmuş ve küçük bir şehirdeki üniversitenin Kamu Yönetimi bölümünü kazanmıştı.

Anne kız birlikte gelmişlerdi bu şehre ve küçücük köhne bir ev kiralamışlardı. Maddi gelirleri yok denecek kadar azdı. Hatta korkunçtu. Annesinin eline çok düşük olan kiralarını bile karşılayamayacak kadar az bir para geçiyordu. Zorluklar içindeydiler. Yaşamlarını devam ettirebilmek için tek çare genç kızın çalışmasıydı.
Bir dersanede iş bulmuştu. Çünkü okulunda son yılındaydı ve beklemeye kalmıştı. Kantine ve resmi evrak getir-götür işlerine bakmak üzere anlaştı. Zeki bir kız olduğu için de idari işlerin hepsini hemen kavramış,kısa zamanda orada en yetkili kişi konumuna girmişti. Her işi o hallediyor,dersaneye gelen öğrencilerden velilere kadar herkese kendini sevdirmeyi biliyordu. Nitekim dersane sahipleri onu hemen sekreter konumuna aldılar. Temizlik hariç,yapılabilecek her işe o bakıyordu. Son derece tatlı dilli ve sevecendi. Gören herkes onu kendi kızı gibi sevip benimsiyordu.

Fakat sabahın 9'undan akşam 9'a kadar süregelen yoğun iş temposundan mıdır nedir,son zamanlarda çok tuhaf bir hale girmişti. Dengesiz hareketler sergilemeye başlamış, eski saygılı kız gitmiş,yerine sözünde durmayan, yapması gereken işleri es geçen tuhaf biri gelmişti. Son derece sağlıksız, yorgun bir görünümdeydi. Üstelik gözlerinde mor halkalar oluşmuştu.
Genç kız olduğunu,sorunları olduğunu düşünüp anlayışla karşıladı herkes..Gerçekten de çok çalıştığı,bunun onu bunalıma soktuğu düşünülerek çoktandır gereksinimleri olan resmi bir yönetici işe alıp onunla birlikte yine sekreter olarak devam etmesine,hiç değilse işe öğleden sonra gelerek biraz rahatlamasına,bunun herkes için iyi olacağına karar verildi.

Gelen yönetici bayandı ve Tuba'yı hemen sevip arkadaşı, kızı gibi benimsedi. Yalnız Tuba için durum aynı değildi. Bu geliş pek hoşuna gitmemişti çünkü. Gelen yöneticiyi rahatını kaçıran, oradaki tahtına oturacak biri olarak algılamıştı hemen. Tepki olarak bu bayanın her dediğini kulak arkası etmeye, işe oldukça geç saatte gelmeye, üstelik ne sorulursa yalanlar sıralamaya başlamıştı.
Fakat karşılıklı konuşmalar sonucunda yeni gelen yönetici onu etkileyip kalbini kazanmayı başardı ve çok kısa bir süre içinde Tuba da ona karşı büyük bir sevgi duymaya başladı. Her şey gerçekten o kadar büyük bir hızla gelişti ki artık onu evine giderken bile her seferinde ısrarla koluna girerek''Sizi durağa ben götüreceğim'' diye eşlik edecek kadar çok seviyor, sık sık sarılıp öpüyor, sanki ondan ayrılmak istemiyordu. Ertesi gün de sırf beraber olabilmek için saatinden önce geliyor,''Özledim Hocam!'' deyip hemen sarılıp öpüyordu. Tutku derecesine girmişti sevgisi. Çok güzel bir uyum başlamıştı aralarında ve herkes mutluydu. Annesi sanmak gibi bir şey denilebilirdi buna.

Aradan tam bir ay geçti.

Bu arada Tuba bir arkadaşı vasıtasıyla İstanbul'da burada aldığının iki katı maaşla iş bulmuş ve nasıl söyleyeceğini kara kara düşünmekte, ondan yardım istemekteydi. Sonuçta ikisi bir an önce söyleyip kurtulmasının en iyisi olacağına karar verdiler ve dersane sahiplerine durumu açıkladılar. Onlar da anlayışla karşılayıp, yeni alacakları elemana iş öğretmek için bir hafta daha kalması gerektiğini söylediler. Kabul etti. Yeni gelen yönetici bayan eski öğrencilerinden, yine üniversitede aynı bölümde okuyan beklemeli bir kızı önermişti. Onu işe hemen başlatmayı düşündüklerinden ertesi gün erkenden gelinmesine üçü bir arada 1 hafta çalışıp bir şeyleri yerine oturtmaya karar verdiler..
Ertesi gün oldu. Sabahın erken saatleriydi. Dersanede sadece temizlikçi kadın ve yönetici bayan vardı.

Birden kapı açıldı, içeri enine boyuna genişlemiş, dev cüsseli, korkunç bir kadın girdi. Kırışıklarla dolu suratından 70 yaşlarında olduğu anlaşılıyordu. O kadar acayip giyinmişti ki, koskoca bir şalı bulduğu her yere dolamıştı. Dizlerinin üstüne kadar beyaz bir elbise, altında pantalon, kafasında fese benzeyen bir şapkayla uzaydan bile gelemeyecek kadar değişik ve korkunç görünüyordu.
Sorgusuzca içeriye daldı ve elindeki anahtarı odadaki masaya hızla fırlatarak ''Siz Tuba'yı bir hafta daha çalıştıramazsınız. O sizin köleniz değil! '' diye deliler gibi bağırmaya daha sonra da sese gelen ve uyaran temizlikçiye ve onu kurtarmaya çalışan yöneticiye saldırmaya başladı. Masaya fırlattığı Tuba'nın akşam eve giderken dersaneyi kilitlemekte kullandığı anahtardı.

Kadın yapılan hiçbir açıklamayı algılayacak ve kelime duyacak halde değildi. Tamamen delirmişti. Daha doğrusu baştan beri deliydi. Şizofrendi bu kadın..
Kadını ittirmek suretiyle dışarıya attılar ve kapıyı içeriden kilitlediler. Bu arada yönetici polisi aradı. Kapının üst kısmı camlı olduğundan kadının hareketleri görünüyordu. Halen duvarları ve kapının üzerindeki demir parmaklıkları tırmalamaktaydı. Sesi ile etrafta kim var kim yok toplamıştı. Bu arada yönetici bayan şoka girmiş durmadan ağlıyordu. 10 dakika içinde dersane sahipleri de geldi. Kadını hemen karakola aldılar.

Ne yazık ki bu kadın Tuba'nın şizofren olduğu için iki yıl boyunca kimselere göstermeyip herkesten sakladığı, hiçbir sevgi kırıntısı bulamayıp psikolojisini darmadağın eden, üstelik hem maddi hem manevi yönden bakmak zorunda olduğu annesiydi..
Henüz 22 yaşında bir genç kızın omuzlarında bundan daha ağır bir yük olabilir miydi sizce?

Read more...

10 Kasım 2008 Pazartesi

Sarı Saçlım Mavi Gözlüm Nerdesin?


-

Read more...

03 Kasım 2008 Pazartesi

Şebnem

Berbat geçen bir günümü yazıp sıkıntımı paylaşmıştım sizlerle en son..
Hani çalıştığım yerdeki temizlikçi kadının beni dinlemeyip cam sildiği bezle masayı sildiğini falan da anlattığım yazım.
Ama bir baktım ki sıkıntılı konular hep üst üste gelmiş.Bugün biraz da tebessüm edelim istiyorum ..
Az önce blogun birinde godsyndrome 'un yorumunu okudum.Blogların sık güncellenmemesinden ve okuyacak yazı bulamadığından şikayet ediyordu.E,ama godsy,biz n'apalım ? Kendin iyice bıraktın kalemi elinden ya?
Bak,bana önerdiğin şeyi yapacağım şimdi.''Tanıdığın bir insanı anlat'' demiştin.Al işte anlatıyorum sevgili godsy..Oku !!
Ne diyordum..Evet işte bugünkü konum o temizlikçi kadın.Yani ''şebo.com'' :) Evet,yanlış duymadınız kadına böyle sesleniyorum ben: ''Şebonoktakom''.. Bayılıyor...
Bazıları anlamıştır nedenini.Yani benim gibi Şebnem Ferah dinlemeyi sevenler cevabı bulmuştur.Albümlerinde tekrarladığı bir sözdür bu.Sanırım reklam amaçlı ''şebo.com'' diyor parçanın sonlarında..
Bendeniz,roman kökenli bu kadınla ilk tanıştığımda isminin ''Şebnem'' olduğunu duyunca şaşırmıştım.Çünkü 47 yaşında.Bu yaşta kaç kadının adı Şebnem'dir,duyan bilen var mı? O yüzden bu ismi kendi beğendiği için kullanıyor diye garantilemiştim.
Ama sıkı durun.Meğer çalgıcı olan babasının gençken çok sevdiği bir isimmiş bu (abisi de bulunduğumuz şehrin aranılan keman virtiözlerindendir).Babası severek ve isteyerek yeni doğan kızına ''Şebnem '' ismini koymuş ama o tarihlerde nüfus memuru bile bu adı hiç duymadığından yazmayı becerememiş ve ŞEBLAN olarak geçmiş kayıtlara.Yuhh yani ! Ne alaka ? Öyle kalmış artık.Çok üzülüyor bu güzel ismin yanlış yazılmış olduğuna.
Bu arada belirteyim.Ben eskiden nüfus dairelerinde bu tür hataların çok yapılmış olduğunu ve birçok insanın bu yüzden nüfus cüzdanında hala yanlış isim taşıdığını biliyorum.Biliyorum değil,bir çoğunu gözümle gördüm.Hatta bazıları o kadar komikti ki!
Şebo.com ile bugün pek keyifli dakikalar geçirdik.Elinde yeni aldığımız renk renk temizlik bezleriyle,hangisini nerede kullanacağını öğrenmiş bulunuyordu tekrar ede ede.Pek komikti.O kadar da sevimli ki,uzun süre kimse kızamaz bu kadına gerçekten..
En komiğini sona sakladım.
Şebo.com'cuğum bugün bizlerden İngilizce öğrenmek istediğini söyledi ısrarla.Hatta yalvardı.Çok istekli görünüyordu.Öyle çok değil,azar azar ama hergün bir şeyler öğrenmek istiyordu.
Bugün öğrendikleri:
Yes,thanks !
Thanks !
Yes,I did ----------------- -Did you understand? dediğimizde
Nice to meet you ------- -Bunu beceremedi.Şimdilik ''Bye'' diyecek :)

Epey bir tekrardan sonra öğrendi bunları.Gayet güzel söylüyor.En son giderken salınarak hepimize bir ''Thanks.Bye !'' demesi vardı.Ortalık kahkahalarla inledi resmen...

Read more...

Web Analytics

  © Blogger templates The Professional Template by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP