31/03/2009

Özden Öğretmen'e 1 Nisan Şakası

Bu yazı tamamen yaşanmış bir hikâye...
Daha başında bir uyarı yapmam gerekiyor ki; içindeki detaylar herkesin kaldıramayacağı türden.
Bu yüzden midenizle ilgili ciddi problemler yaşamak istemiyorsanız okumanızı önermiyorum.

* * * *

Olay küçük bir şehirde seçmece öğrencilerin bulunduğu bir Anadolu Lisesi'nde geçiyor.
Sınıftaki öğrenciler oldukça zeki, bir o kadar da haylaz. Ama bu haylazlık tahmin edebileceğiniz ölçülerde değil. Çok daha fazlası... O kadar çekilmeyecek boyutlarda ki ben dahil bu çocukların derslerine giren her öğretmen resmen boğulmakta, ders çıkış zilinin çalmasını dört gözle beklemekte ve zille birlikte derin bir ''Ohh!'' çekerek kendisini dışarıya atmaktadır.
Kız öğrenciler her zaman için erkek öğrencilerden daha uslu olur, diye bilinmesine rağmen bu sınıfta böyle bir kavram da olmayıp, haylazlık konusunda kız, erkek herkes birbiriyle yarışmakta, tenefüslerde, derslerde, hatta yazılılarda bile kimse kimseye nefes aldırmamaktadır. Tek tek Disiplin Kurulu' na gidip durdukları yetmezmiş gibi defalarca toplu olarak gitmek onlar için sıradan bir olay, daha doğrusu zevk haline gelmiştir. Unutmadan söylemek gerek ki; bugün aynı okulda halen böyle bir sınıf gibisine rastlanmadığı, hiçbir tarihte de rastlanamayacağı, verilen örneklerle anlatılıp duruyor.

Şimdi konuya girelim:
Bahsettiğim bu sınıf öylesine görülmemiş bir 1 Nisan şakası gerçekleştirdi ki sanki efsane olmuş, hâlâ dillerde...

Özden Hanım sınıfın ''İngilizce Fizik'' dersi öğretmeni olup, öğretmenliğe başlayalı henüz 3-4 ay olmuş, esmer güzeli, gencecik bir kızdır. Yapılacak şakayı en az hasarla atlatmaları için çoktan kurban olarak seçilmiştir bile. İkinci kurban ise yine bu sınıfta okuyan ve son derece sessiz, efendi bir çocuk olan Kaymakam'ın oğlu Tolga'dır. Çok isabetli bir seçimdir, çünkü her türlü cezadan yırtma garantisi veriyor gibidir. Üstelik isterse uymasın onlara, çekeceği vardır zavallı Tolga'nın...

Plan hazır, başrol oyuncuları ve tüm sınıf hazır, 1 Nisan gelip çatmıştır.
Özden Hanım derse girer ve ders başlar. Şüphe çekmemek adına şakayı başlatmak için dersin tam ortası seçilir.
Ve birden Tolga aniden rahatsızlanır.
- Ayy, off, off... N'oluyor bana?
Midesini tutarak kafasını sıraya koyar, bitkin görünmeye çalışmaktadır. Birkaç arkadaşı yanına gelir. Özden Hanım panik içinde,
- Ne oluyor Tolga, neyin var?
Genç öğretmen ne yapacağını şaşırmış durumda, telaşla hemen Tolga'nın yanına gider. Gider ama o gelene kadar Tolga midesinde ne var ne yok çıkarmıştır bile sıranın üstüne...

İşte tam bu sırada Tolga'nın yanındaki, önündeki, arkasındaki arkadaşları, kim var kim yok aniden ve son derece seri hareketlerle oraya toplanır ve ellerine hazırladıkları ekmek parçalarını sıranın üzerindekine batırıp batırıp yemeye başlarlar.
Özden Öğretmen gördükleri karşısında gözleri yerinden fırlamış vaziyette önce donup kalır. Sonra dakikalarca çığlık atar. İki eliyle ağzını tutup öğürmeye başlar ardından. Ve en sonunda da ağlaya ağlaya sınıfı terk eder. Çığlıkları koridorlarda yankılanmaktadır hâlâ...

Öğretmenlerine yaptıkları şaka umduklarından daha büyük bir başarıyla gerçekleşmiştir, mutludurlar.
Hepsi zafer kazanmış edasındadır ve gülmekten kırılmaktadırlar arkasından...

* * *

Sıranın üstündekini nasıl mı yediler? El çabukluğuyla tabii ki. Genç öğretmen Tolga'nın yanına gelene kadar, diğer öğrenciler kaşla göz arası önceden prova edilmiş bir hızla ve göstermeden, evlerinden getirdikleri bir tabak menemeni silip parlattıkları sıranın üzerine dökmüşlerdi...

Evet... Yedikleri menemendi...


Gariptir ki bu çocuklar kadar da başarılı bir sınıf daha görülmemişti okulda. Çünkü olayın kahramanları olan bu öğrencilerin tamamına yakını en kaliteli üniversitelere, üstelik çoğu da derece yaparak girdi ve şu anda en üst makamlarda, koltuklarda yerlerini almış durumdalar.

İşin en garip yanı ise; öğretmenlerini gördükleri zaman (genellikle yaz tatillerinde) inanılmaz derecede saygı ve sevgi gösterisinde bulunuyorlar :)



26/03/2009

Mutluluk Nerede ?

Arada sırada aklınıza gelip de kendinizi sorguladığınız olur mu ? Dürüst bir şekilde bunu yaptığınızda elde ettiğiniz veriler kişiliğinizle ilgili neler gösterir ? Ya da şöyle diyelim:
Çıkan sonuçlar doğrultusunda kendinizi sever miydiniz?
Ben bunu arada yapıyorum. Sonuç olarak dört dörtlük bir insan olarak mı çıkıyorum. Elbette ki değil. Zaten bunu söylesem inanır mıydınız ?

Sorgulama sırasında esas olan kendimizi güçlü olan yanlarımız ve gelişmesi gereken yanlarımız olarak ikiye bölerek bir listeleme yapmak.
Bu listeye olumlu yanlarımızı sıraladığımızda kendimize müthiş bir özgüven geldiğini göreceğiz. Bu güvenin bize verdiği geribildirim kendimizi sağlıklı bir şekilde yönetebileceğimizi gülümseterek gösterecek. Tabii bu, sıralamanın ne kadar uzadığına bağlı..
Örneğin ben çok sevdiğim bir eşyayı kaybettiğimde günlerce üzülüp içimden atamıyorsam duygusal becerimin zayıf olduğu sonucunu çıkarıyorum.

Yaşadığımız çağ itibariyle önerilen görüş genelde duygularımızı serbest bırakmamız yönünde. Fakat bunu tamamen uygularsak bencil, kendini beğenmiş, maddi ve manevi anlamda her yönden sınırsız bir tüketici olarak yer alırız yaşamda. Üstüne düşen her türlü sorumluluktan kaçan, zevklerini kutsallaştırmış ve bu konuda asla taviz vermeyen böylesine sevimsiz bir insan tipi olmak istemiyorsak duygularımızı denetlememiz gerekiyor. Bunu yaparken dikkat etmemiz gereken en önemli nokta ise ''DENGE''...

Öte yandan duygularımızı fazlaca bastırmaya kalkarsak depresif bir kişilik olacağımız sonucu da kaçınılmaz.
Fakat kesin olan bir şey varsa; denetlemediğimiz duygularımızın hem kendimizde hem çevreyle olan ilişkilerimizde hasar oluşturacağı..
Bu anlatılanları yapmak '' Her zaman mutlu oluruz'' şeklinde bir sonuca ulaşmak değil elbette. Çünkü bu da doğru değil..
Bu şu demek : Duygularını dengeleyip tepkilerini kontrol edebilen, kime, nerede, ne şekilde davranacağını iyi düşünen, bencillikten arınmış, kendinin ve insanların huzurunu kaçırmayan, sorunlara takılıp kalmayıp aksine çözüm üretmeye çabalayan, mutlu olduğu dışarıdan da belli olan insan kendiyle barışık olacaktır..

24/03/2009

Terminalde Şaşkınlık

Emanetten valizlerimizi almış, biraz sonra gelecek olan olan otobüsümüzü beklemeye koyulmuştuk. Yolculukta atıştırılmak üzere hazırlanmış, içinde yiyecek bulunan küçük çantamız yol boyunca yanıbaşımızda olmalıydı.
Otobüse bindikten sonra arkamızda hiçbir şey unutmama gayretiyle bize yolculuk boyunca eşlik edecek olan tüm eşyalara ve nerede durduklarına son bir kez daha göz atıp hiç de rahat olmayan, üstelik ne akla hizmetse metalden yapılmış terminal koltuğuna yaslandım.
Otobüsümüzün hareket etmesine yaklaşık bir saat kadar bir zaman vardı.

Birden hemen yanıbaşımızda yalnız başına oturan bir kadın farkettim. Nur yüzlü ve yaşlı bir kadındı. Yorgun olduğu anlaşılan ayaklarından küçücük siyah iskarpinlerini çıkarıp bağdaş kurmuş, en az ayakları kadar yorgun olduğu hissine kapıldığım gözlerle etrafına bakınıyordu. O an gözgöze geldik.

-Saat kaç yavrum?
-Sekiz buçuk,teyze. Senin araban kaçta?
-Dokuz buçukta yavrum.
Birdenbire içimde sonsuz bir merak duygusu gelişmişti. Bu kadar yaşlı bir kadın böyle büyük bir şehirde yalnız başına buraya nasıl gelmişti? Nereye gidiyordu? Yolculuğa dayanabilir miydi yorgun bedeni? Gideceği şehir çok mu uzaktı? Sorularım kafamda gitgide içinden çıkılmaz bir hal almaya başlamıştı.
Kadına şöyle bir baktım. Son derece temiz giyinmişti. Başında beyaz bir örtü vardı. Bağdaş kurduğu ayakları yün eteğinin içinde kaybolmuştu. Epey sonra farkettim elinde bir tespih olduğunu ve ağzının farkedilmesi güç hareketlerle dua okuduğunu. Çok güzel ve nurlu bir yüzü vardı. İzlediğim detayları ile ilahi bir görüntü sergilemekteydi. Ağzımdan çıkıverdi.
-Kaç yaşındasın teyze?
-Hıı? Ne dedin yavrum?
Sesimi biraz daha yükselterek,
-Kaç yaşındasın teyze, diyorum..
-Doksan yedi..
İnanamadım.. Taş çatlasa 70-75 arası bir görünümdeydi. Bir insan 97 yaşında böyle görünebiliyordu demek. Mucize gibiydi. Acaba yaşlı olması nedeniyle yaşını unutmuş, saçmalıyor olabilir miydi? Evet, öyle olmalıydı. Kesinlikle en az yirmi yaş daha genç görünüyordu..
Ama doğru da olabilirdi. Son derece bilinçli söylüyordu çünkü. Kafam karmakarışık olmuştu birden.
Şimdi kadının nereye, nasıl gideceği ile ilgili endişelerim yerini korkuya bırakmıştı. Yanlış giden bir şeyler vardı sanki. Bir şeyler yapmalıydım bu kadın için. Gerekirse yanımıza alıp kendi evimize götürme fikrinin dahil olduğu planlar yapmaya başlamıştım.
Bir yandan da ''Ben de bu yaşa kadar yaşar mıyım acaba? Nerde canım, bu kadın eski toprak'' ya da ''Bu nur yüzlü kadında demek ki özel bir gen mevcut. Allahım nelere kadirsin. Bu yaşta bir kadının bu kadar güzel ve sağlıklı kalabilmesi mümkünmüş demek. Gözlerimle gördüm, yaşadım'' şeklinde şaşkınlık cümleleri uçuşmaktaydı kafamın içinde..
-Yolculuk nereye,teyze?
-Sinop'a.. Kızımla damadım orada, onların yanına.
-Aa !! Çok uzak orası ama, nasıl gideceksin?
-Burada gelinimde duruyordum. Şimdi onlar çağırıyorlar, onlarda kalacağım biraz da..
Sonra ben hiçbir şey sormadan devam etti. Eliyle işaret ederek,
-Bak, taa şurda bir adam dikiliyor ya, işte o benim oğlum. Şimdi beni otobüse bindirecek. İndiğimde kızımla damadım karşılayacak. Çok istediler''Biraz da gel,bizde kal''diye. Benim üç aylığım var, rahmetliden kalma. Sağolsunlar çocuklarım çok sever. Beni hep isterler. Orada dikilen oğlum var ya. İşte o en küçük çocuğum. 62 yaşında, onu 35 yaşında doğurdum.

Aman Allahım, bu nur yüzlü kadın doğru söylemişti yaşını. Hiçbir yanlışlık yoktu hesapta. Yani 97 yaşındaki bu kadının akıl sağlığı da muhteşemdi.
Biraz sonra camlı kısımdan açık havada sigara içtiğini gözlemlediğimiz oğlu oralarda bir süre daha oyalanıp yanımıza yaklaştı.
Annesiyle muhabbet ettiğimizi anladığını sezdirerek gülümsüyordu. Nur yüzlü:
-İşte oğlum bu. Pek iyidir. Pek severim ben onu, o da beni. Pek namazkar..
O kadar düzgün ve bilinçli konuşuyordu ki söylediği her şey doğruydu.

Adam başını sallayarak doğruladı. Şaşkınlıktan donakaldım. Çünkü oğlu neredeyse babası gibi görünüyordu. Üstelik de onu 35 yaşında doğurmasına rağmen. Kime sorsanız kesinlikle öyle zannederdi.
Nur yüzlü ayaklarını eteğinin içinden çıkarıp iskarpinlerini giydi, doğruldu. Toparlandılar ve bize ''İyi yolculuklar'' dileyip onu Sinop'a götürecek otobüse yöneldiler.
Üzülmüştüm ardından. Yolu çok uzundu, dayanabilecek miydi? Tek başına nasıl gidecekti?

O gün orada bunları yaşadıktan sonra benim için başka bir boyut daha kazanmıştı sanki hayat. Nur yüzlü sık sık aklıma geliyordu. Ardından üzülmüştüm ve çok sevmiştim ben onu. Hiç unutamayacaktım artık.
İnsan doğar, yaşar ve ölür. En basit haliyle bu üç kelimeden ibarettir hayat.

Yaklaşan sona doğru ne halde olacağız? Beden ve ruh sağlığımız nasıl olacak? Kaç yaşına kadar yaşayabiliriz? Son günlerimizi nerelerde, kimlerle geçireceğiz?

Yok canım yok. Kendimi 97 yaşındayken sapasağlam ve üstelik de ortalama 70 yaşında bir oğulla yan yana hayal bile etmem mümkün değil zaten.
Olmuyor...

21/03/2009

Cesaret

Ne kadar dayanılmaz olursa olsun, yaşadığın o zifiri karanlığın içinde ruhuna söz geçirmek için çabalamalısın.
Kendinle olan anlaşılması güç hesaplaşmalarından uzak tutmalısın başkalarını.
Bunu  kıskaçlarının arasında bir oyun haline getirmemelisin!

Arayışlarının dehlizlerinde avın başkaları olmamalı! Onları da parçalayıp yok etmek için hazırda tuttuğun pençelerini içeriye çekmeli, kan dökmemeli, kanatmamalısın. Bunu acilen anlamalısın...

Hayatını yargılarken bakışlarında  farkında olmadığın bencilliği ve  öfkeyi yok etmeli, geçmişinden, kendine duyduğun kin ve nefretinden arınmalısın. Tüm bunların farkedildiğini bilmelisin.

''Neden ?'' diye bir başkasını garip yöntemlerle yargılayıp durmaya hakkın olmamalı!
Empati kurmalı, cevabı bulmalısın!
Yüreğinde hayatı taşıyacak kadar merhamet ve cesaret olmalı!

Ne kadar da kolay senin için istediğini yok sayıp kolayca buruşturup atmak,istediğine vantuzlarınla yapışıp  kan emmek... Bunu cesurca sergilemek...

17/03/2009

Çanakkale Zaferi, Anzaklar ve Şafak Ayini

18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Savaşları ve Zaferi'nin 94. yıldönümü.

Tarihe ''Çanakkale Geçilmez!'' destanını kanla yazdıran ve beynimize kazınması gereken bu zafer kimileri için sadece ''önemli bir tarih''. Özgürce yaşadığı, her türlü nimetinden faydalandığı bu vatana nasıl sahip olunduğunu en ufak bir şekilde aklına bile getirmeyi düşünmediği öylesine bir tarih işte.
Kimileri için bir zafer. Ama nasıl bir zafer ?

Bütün dünyada şaşkınlık uyandıran bu zafere giden en önemli yol; askerlerimizin bazı kilit noktalarda hemen o anda can vereceklerini bile bile geridekilere zaman kazandıracak şekilde savunma yapmasından geçti. Onlar bütün dünyaya yenilmez olanın ''Milli Birlik Ruhu'' olduğunu, Türk Milleti'nin sonsuza kadar şerefiyle yaşayacağını kanıtladılar. Kadınıyla, gencecik gelinleri ve kızlarıyla, üstelik yoksulluklar içinde, fakat elbirliğiyle kazanıldı bu zafer.

Çanakkale Savaşları; Türklüğün bir ulus olma bilinci ile ön plana çıktığı, şeref ve namusunu kurtardığı, ulusal benliğine kavuştuğu, Türkün yalnız kendine güvenmesi gerektiği gerçeğine artık inanması ve bugünkü güzel vatanımızın elimizde kalması bakımından acı, fakat şerefli bir destan olarak tarihimizdeki unutulmaz yerini aldı.


Ulu Önderimiz Atatürk'ün , Gelibolu Savaşları'nda hayatlarını kaybeden ve ''Anzaklar'' olarak bilinen Avustralya - Yeni Zelandalı askerler hakkındaki sözleri ne kadar anlamlı ve iç yakıcıdır.
Bir zamanlar yamaçlarından oluk gibi kan akan denize nazır bir tepedeki çok büyük bir anıtta Türkçe ve İngilizce olarak yerini alan bu sözler her okuyuşumda içimi titretir ve gözlerim dolar:

BURADA BİR DOST ÜLKENİN TOPRAKLARINDASINIZ. HUZUR VE SÜKUN İÇİNDE UYUYUNUZ.
SİZ MEHMETÇİKLERLE YAN YANA, KOYUN KOYUNASINIZ.

UZAK DİYARLARDAN EVLATLARINI HARBE GÖNDEREN ANALAR;
GÖZYAŞLARINIZI DİNDİRİNİZ. EVLATLARINIZ BİZİM BAĞRIMIZDADIR. HUZUR İÇİNDEDİRLER VE HUZUR İÇİNDE RAHAT RAHAT UYUYACAKLARDIR. ONLAR, BU TOPRAKLARDA CANLARINI VERDİKTEN SONRA ARTIK BİZİM DE EVLATLARIMIZ OLMUŞLARDIR.

Mehmetçiği Çanakkale'de tanıdı Anzaklar. İngiliz diplomasisinin Çanakkale’de karşımıza diktiği sömürge askerleriydi onlar. Kolay bir zafer vadedilerek sürülmüşlerdi önümüze. Bizi, yani Çanakkale'deki düşmanlarını (!) aylar süren boğaz boğaza, göğüs göğüse çarpışmalarda tanıdılar. Topraklarını savunan soylu ve mert Türkleri tanıdıkça inanamadılar, saygı duydular, sevdiler bizi.


Anzakların torunları her yıl olduğu gibi bu yıl da yapılacak törenlere katılmak, dedelerinin mezarlarını ve çarpıştıkları yerleri ziyaret etmek amacıyla akın akın Çanakkale'ye gelecek ve uzun yıllardır süregelen bu geleneklerini devam ettirecekler. Sabaha kadar uyumayıp ''ŞAFAK AYİNİ'' yapacaklar ve bahsettiğim bu anıt dahil, ilgili yerlerde gözlerinden yaşlar süzülerek saygı duruşunda bulunacaklar.


İşte tam bu esnada akla savaşların acı sonuçları, gereksizliği, dünyada sadece ve sadece barış, dostluk ve kardeşliğe ihtiyaç olduğu gelmez de ne gelir ? İnsanın içi derin bir acıyla nasıl burkulmaz?

. . . .

*Anzak ( Australian and New Zealand Army Corps = ANZAC )

İlgili Yazı: Anzak Anıt Mezarlığı (Lone Pine Monument) Tıklayın Lütfen

11/03/2009

Buruk Tebessüm

İnsanı insan olduğu için sevebilmek. Hiçbir çıkar gözetmeksizin...
Bu sevginin geri dönüşümünü alabilmek ondan. Gözlerinden yansıyan hüzün dolu mutluluğu, o an yaşadığı buruk sevinci kalbinin derinlerinde sıcacık bir şekilde duyumsayabilmek.
Dünyada bundan daha güzel hiçbir şey yoktur...

Mümin Amca yürüyüş güzergâhımda her gün rastlamakta olduğum bir çoban. Köyü birkaç kilometre uzakta.
Bu yaşında yağmurda, karda, taşların, toprakların üzerine oturarak üç kuruş uğruna çobanlık yapması yürek dağlayıcı.

Yaklaşık yüz kadar koyundan sorumlu.
Koyunlarla bazen konuşuyor, bazen kızıyor onlara...

Bu fotoğraftan on dakika kadar önce elindeki sopayı yanlarına fırlatmıştı ve koyunların hepsi bir araya geldiler. Sanıyorum işaret dili var aralarında. Büyük bir ihtimalle küçücük bir çocukken yapmaya başladığı mesleğinde geliştirdiği taktiklerden biri olmalı bu.

Uzunca bir süredir her Allah'ın günü karşılaşmakta olduğumuzdan onunla aramızda bir yakınlık doğdu. Önce selamlaşmaya, sonra da karşılıklı hal hatır sormaya başladık.

Buna alışık olmadığı o kadar belliydi ki. Bizimle konuşurken insan olduğunu hissetmekteydi sanki. Üstelik utanarak... Fotoğrafını çekmek için izin istediğimde memnuniyetle kabul etti.

Yaşlanmış yüzündeki yıllanmış acı ve hüzünlerin aksettiği tebessümü ne yapsa değiştiremiyordu.
Fotoğrafa bile yansımıştı bu :(

Ama ''hayat'' idi bunun adı. Ve ne yazık ki bazıları gibi o da, daha en başında 1-0 yenik başlamıştı...


-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------





Bu yazımı 15 Mart 2009 tarihinde yayımlayan
HABERTÜRK Gazetesi'ne teşekkürler...



10/03/2009

Fikir Atölyesi 'nden ''Faili Meçhul Kıyak''

Dünden beri hayata başka bir gözle bakmaya başladım. Bir arkadaşımın blogunda rastladığım bu link gerçek anlamda inanılmazdı.
Blogun sahibi öylesine güzel ve görülmemiş bir fikir üretmişti ki hayata dair tüm olumsuz görüşlerim silindi o an. Dünyadan henüz umut kesmememiz ve bu güzelliği hemen sizin de öğrenmeniz gerektiğine inandım.
Lafı fazla uzatmadan bir an önce sizin de bu linke ulaşmanızı diliyorum..
İnanın hayatınız değişebilir. Hatta hayata çok daha mutlu bir insan olarak devam edeceğinize kesin gözüyle bakıyorum.
Tunç Kılınç, FİKİR ATÖLYESİ adını verdiği ve olağanüstü fikirler ürettiği blogunda bakın bu kez ''FAİLİ MEÇHUL KIYAK'' adında nasıl bir güzelliğe imza atmış:

''Hadi bir oyun oynayalım :)
Adı da “Faili Meçhul Kıyak” olsun. Veya “FMK Hareketi!”
Ufak şeylerle insanları mutlu ederek mutlu olmak…
Hem de anonim biri olarak!
Tanımadığımız birilerine ufak bir iyilik yapıyoruz ve o kişi bunu kimin yaptığını bilmiyor. Çıkar düşünmeksizin kıyak yapmak ve o kişinin mutlu olmasını sağlamaktan söz ediyorum...'' Devamı için tıklayın lütfen...

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *


Hazır mutlu olmaya endekslenmişken bunları da ben derledim...

BUNLAR SENİ MUTLU EDECEK :
- Her gün üç kişiye iltifat et. Yılda en az bir kez güneşin doğuşunu seyret.
- Bir müzik aleti çalmayı öğren. Herhangi bir konuda öğretmenlik yap.
- Herhangi bir konuda öğrenci de ol. Sır sakla. Sevinçlerini erteleme.
- Hiç kimseden asla umut kesme. Hergün bir mucize gerçekleşebilir.
- İlk önce sen ''Merhaba!'' de. Olanaklarının altında yaşa, sık sık ''Teşekkür ederim!'' de.
- Sana uzatılmış bir eli daima kabul et. Büyük düşün ama küçük zevklerin de tadına var.
- Birgün geriye dönüp baktığında yaptıklarından çok yapmadıkların için pişmanlık duyacaksın. Onurunu koru, en büyük servetin odur.
- "Bilmiyorum" demekten çekinme. Zamanı ve sözleri dikkatsizce kullanma, ikisi de geri alınmaz.
- İyi arkadaş grubun olsun. Kendini değiştirebilme gücünü hafife alma, başkalarını değiştirebilme gücüne de çok fazla güvenme!
- ''Yeterli zamanım yok!'' deme, büyük insanların da günleri 24 saattir. Atak ve cesur ol.
- Hayat arkadaşını çok dikkatli seç. Mutluluğun ya da mutsuzluğun %90'ı bu karara bağlıdır.
- İş ve aile ilişkilerinde en önemli şeyin güven olduğunu aklından çıkarma.
- Asla birilerinin umudunu kırma, belki de sahip oldukları tek şey budur.
- Yeterli paranın olmamasını asla dert etme. Sınırlı olanaklar bazen bir lütuftur. Belki de çalışman için seni başka hiç bir şey bu kadar teşvik edemez.
- Olabildiğinden daha sevecen ol. Daima bir adım ileri gitmek için kendine söz ver.
- Herkesin önünde öv. Eleştirilerini bir kenara çekerek söyle. Asıl savaşı kazanmak için küçük bir çarpışmayı yitirmeyi göze al.
- Köprüleri atma, aynı nehri kaç kez daha geçmek zorunda kalacağına şaşacaksın.
- Bir gecede olmuş gibi görünen her başarının ardında genellikle 15 yılın yattığını unutma.