27/04/2009

Keşke

Hiç uyumasaydık,böyle bir ihtiyacımız hiç olmasaydı.

Gecenin tüm güzelliğini,sessizliğini ve gizemini de yaşasaydık sabaha kadar.
Şafağın o eşsiz güzelliğini seyrederken güneşin olağanüstü doğuşunu saniye saniye izleyerek girseydik her yeni günün sabahına.

Yaşadığımız dünyanın sunduğu mucizelerin farkına varıp mutluluk ve huzurla dolsaydık... Ve hayata yetişebilseydik dingin bir şekilde...

Uyuyarak geçirmek zorunda olduğumuz her dakika, her saniye bir kayıp, yok olmakla eşdeğer ölü zaman. Yazık oluyor gerçekten... Yaşadığımız hayatın yarısı yok oluyor...

Görsel: Deviantart


21/04/2009

Buzdan Çocuklar

Dün balkonda otururken dikkatimi çeken olağanüstü bir şey oldu. Evin karşısında bulunan ve yaklaşık elli metre kadar yakınımızdaki İlköğretim Okulu'nun bahçesinde gerçekleşiyordu bu. Gelen sesler dikkatimi çekti ve o an bütün işimi bırakıp seyretmeye koyuldum.

Ortalama on yaşlarında altı çocuk; bir kız bir erkek olmak üzere yanyana eşlenip ikişerli sıra olmuşlar. Yani üç sıra var. Başlarında da lider konumda aynı yaşlarda başka bir kız. Aman Allahım ? Ne yaptı biliyor musunuz? Bu üç çifti evlendirdi !!
''Sayın Özge Akın, siz yanınızda bulunan Emrecan Yılmaz ile iyi günde ve kötü günde hastalıkta ve sağlıkta..''diye başlayan ve ''Sizleri belediyenin bana verdiği yetkiye dayanarak karı-koca ilan ediyorum''diye biten gayet ustaca ezberlenmiş bu cümleleri hepsi için altı kez sarfederek tek tek evlendirdi.
İşin komiği bu tören son derece büyük bir ciddiyet içinde gerçekleşiyor, hiçbiri tık çıkarmadan yanındaki eşiyle sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Evlenme törenleri bittikten sonra bile yine ne tek kelime konuştu ne güldüler. Sanki transa girmişlerdi. Gözlerime inanamadım önce.

Başka oyun bilmiyorlar mıydı bu çocuklar?

Ama her şeye rağmen çok sevimliydiler ve o kadar masumdular ki..

Sonra düşündüm. Gelişen çağ ve teknoloji acımasızca ne çok şeyi değiştirdi hayatımızda. Ben yıllardır ne saklambaç ne körebe ne de seksek oynayan çocuk görüyorum sokaklarda. İp atlayıp topaç çeviren zaten yok.
Bu oyunlar sayesinde öğrenirdik biz arkadaşlığı, dostluğu, yardımlaşmayı. Hesapsızca, doyasıya, beklentisiz severdik arkadaşlarımızı. En önemlisi; paylaşmanın ne demek olduğunu yaşayarak öğrenirdik.
Ve hayatı birlikte tanırdık sokak aralarında...
Şimdiki çocuklar kentleşme sonucu apartmanlarda yaşanan kısıtlanmış zamanlarda sadece bilgisayar oyunları, atari ve dizi filmlerde yaşıyorlar galiba bunu.
Oyuncakları bile üretildiği çağın izlerini taşıyor.
Arkadaşlık yok, paylaşım yok, hayal yok, ruh yok..O halde gerçek de yok..
Sadece buzdan yapılmış çocuklar var..

19/04/2009

Alman Misafiri Kıskanmak


Mesleğimin ilk yıllarıydı. Tayinim sahil kentlerinden birine çıkmıştı. Turistik bir yerdi burası. Yazın özellikle, iğne atsan yere düşmüyordu. Deniz, orman ve şehir muhteşem bir şekilde iç içe geçmiş, şahane bir manzara oluşturuyordu.

Okula gittiğim yol kartpostalları kıskandıracak güzellikte, girdiğim sınıflar full deniz manzaralıydı. Çocukluğumun geçtiği ve üniversite okuduğum şehirlerde deniz olmadığından bu bana ilahi bir lütuf gibi geliyor, gözlerime inanamıyordum.
Arkadaşlarımın çoğunun tayini mahrumiyet bölgelerine çıkmıştı. Güzel yurdumda bayrağımın dalgalandığı her köşeye heyecanla gitmeye hazır olan ben, yine de bu harika şehirde çalıştığım için her sabah şükretmekten kendimi alıkoyamıyordum.

O yıl aynı okulda çalıştığım bir meslektaşımla bir daire kiralamıştık.
Ev sahiplerimiz Almanya’dan kesin dönüş yapmış, bizimle her yönden ilgilenip ailemizi aratmamaya çalışan orta yaşlı bir çiftti. Apartmanın giriş katında pastane işletiyorlardı ve kızları da öğrencimizdi.

* * * *

Bir hafta sonu kapı zilimiz uzun uzun çaldı. Heyecanlı bir durum vardı sanki. Hemen koşturup açtık. Karşımızda ev sahibimiz Hüseyin Bey ve yanında kocaman sırt çantasıyla gözleri gülen güzel bir Alman genç kız vardı.
Hüseyin Bey gülerek aynen şu cümleyi kurdu ve koşarak uzaklaştı:
- Alın, bu sizin olsun!

Oy oyy! Çok sevindik bu işe. Hazirandı ve sınav dönemiydi. Canımız sıkılıp duruyordu. Nilgün’le birbirimize baktık ve gözlerimiz parladı. Ben zaten lise yıllarımdan beri turistlerle sohbete, onlara yardım etmeye bayılan biriydim.

Evde 3 kişi olmuştuk artık. Ben, Nilgün ve Kerstin.
Nilgün’de Almanca hiç yok, çok az İngilizce biliyordu. Kerstin’de de çok az İngilizce var. Bu yüzden ikisinin anlaşması mümkün görünmüyordu. Aralarında tercümanlık yapmaktan canım çıktı ama değdi doğrusu. O yaz birlikte geçirdiğimiz 10 günün her saati ve dakikası ayrı bir zevk, ayrı bir komediydi. Hiç o kadar güldüğüm bir kesit yoktur hayatımda.
Yaşadıklarımızın hepsini buraya yazsam sayfalar almaz. Şimdi kısacık bir pasaj:

Geceleri dışarı çıkmadığımız için canımız sıkılıyordu. Televizyon Kerstin anlamadığı için zevk vermiyordu. İşte öyle bir akşam;
Nilgün -Ayy şuna bak. Ne kadar güzel bir kız ya! Bir de makyaj yapsak kimbilir nasıl şahane olur! Afet olur valla...
Ben -Sana makyaj yapmak istiyormuş, kabul eder misin?
Kerstin -Eveet !! Canımız sıkılmaz. Merak ettim, nasıl olacağım, yapsın !!
Ben -Kabul ediyor Nilgün, hadi o zaman başla !
Makyaj yapmak Nilgün’ün en büyük hobisiydi. Koşa koşa gidip malzemelerini getirdi.
Önce krem çıkardı. Yerde halının üzerinde işe başladık. Kerstin ortaya bir gelin edasıyla oturdu. Ağzı kulaklarındaydı. Nilgün hemen önüne dizüstü, bense tercüman seyirci rolü üstlenmiştim yanıbaşlarında.
Nilgün kremi eline alıp;
- Önce güzeelce bir kremleyelim. Ayy..Cilde bak yav kaymak gibi. Bir de benimkine bak, sivilce kaynıyor. Ey Allahım beni de göör!
Ben - Cildinin çok güzel olduğunu söylüyor.
Kerstin - Wie ein Baby!
Ben - Nilgüün..! ''Bebek gibi'' diyor bak ..
Nilgün - Anladım, anladım, tercümeye gerek yok. Hııhh! Hattirsin ordan!

Nilgün o an sinirlenip bu sözleri sarfederken Kerstin ile göz gözeydi ve aralarında sadece 5 cm kadar bir mesafe vardı. O kadar komik bir andı ki, gülmekten ölecektik neredeyse.

Tabii neden güldüğümüzü Kerstin'e açıklamak zor oldu...


15/04/2009

Sevgi Seli (Milli Ruh)



Ey aslını inkar edip özgürce yaşadığı bu güzel ülkedeki toprakların her zerresini, aldığı her nefesi ''O'' na borçlu olduğunu unutan zavallılar!

Cumhuriyet kurulduğundan beri süregelmiş varlığınızı sinsice yürütme çabalarınız had safhaya geldi, ona olan düşmanlığınız şahlandı..

Niçin hedefiniz Atatürk?

Çünkü ''O'' Demokratik ve LAİK Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu. Çünkü ''O'' din ve devlet işlerini birbirinden ayıran saygın bir lider. Çünkü ''O'' bağımsızlığımızın tek sembolü, bir ulusun yoktan var oluşunun mimarı, bütün ulusların önünde saygıyla eğilip örnek aldığı gerçek bir kahraman..



BİR ULUSU DİRİLTİP KENDİNE GETİREN VE YAŞATAN
''CAN SUYU'' NA OLAN İHTİYAÇ GİBİDİR MİLLİ RUH !

Şimdi birlik olmak zamanı..

''Milli Ruh''a en çok ihtiyaç duyduğumuz zaman..

Yok olup gitmesine izin vermeyelim!

* * * * *

(İçimizde her daim var olan Atatürk sevgisinin, bu milli duyguların ve endişelerin bloglarda birleşip yansıtılması fikrinden hareketle...)

09/04/2009

Ödüller ve Teşekkür

Blog yazmak kadar güzel bir şey yok aslında.  Kendi hayatımızdan kesitlerimizi, sıkıntılarımızı, mutluluk ve sevinçlerimizi, her türlü ruh halimizi aktardığımız güncelerimiz, dert ortağımızdır bloglarımız..
Her ne kadar birbirimizi göremesek de gönül diliyle konuşup anlaştığımız ve belki de gerçek hayattaki dostlarımızdan daha ''dost'' bir sürü güzel insan tanımak, yazdıklarımızı okuyup paylaşmak, onları çok sevmek...

Olağanüstü bir şey bu..


Şu an blog dostlarımdan gelen güzellikler için bu postu yazıyorum. Geliş sırasına göre, öncelikle ;

7.4.2009 tarihinde TAKİP LİSTEM  adlı blogundan  bir jest yaparak  her iki blogumu birden böylesine harika bir sürpriz  ile tanıtma inceliği gösterip beni müthiş onore eden ''Blogger Dostu'' sevgili SADE 'ye sonsuz teşekkürlerimi iletiyor, sevgiler gönderiyorum.

Blog dünyasında yeni başlamış bir ödül olayında bana ''SMART BLOGGER ÖDÜLÜ'' gönderme  inceliğinde bulunan; 
Yazılarını zevkle okuduğum sevgili  PIRILTILI CADI 'ya,
Hayatın içinden yaşadığı her türlü rengi çok şirin ve samimi bir dilde aktaran sevgili  CİMBAKUKA 'ya,
Yine yazılarını çok beğenerek okuduğum sevgili MASALIM 'a  buradan teşekkür ediyor, gönül dolusu sevgilerimi gönderiyorum..

Benzer bir ödül olayında  böyle bir yazı yazıp  ödüllerimi açıklamıştım.
Bu yazının sonunda da açıkladığım şekilde ben de bu ödülü takip listemde olan ve severek izlediğim blogger arkadaşlarımın hepsine birden gönderiyorum..

Sevgilerimle...




04/04/2009

Kıskançlık


İnsana has duygulardan en anlaşılmaz, en tuhaf olanı...
''KISKANÇLIK''...
Kelime olarak duymak bile ürpertir beni. Özenmek,imrenmek sözcükleri ile karıştırılmaması gereken, çekememe, kalıcı hale gelmiş bir öfke ve haset duygusuna kadar ilerlemiş yakıcı bir anlaşılmazlığın adı...
En bilineni, yani aklımıza ilk gelen eşler arasında olan kıskançlık. Uzmanlar tarafından aşırıya kaçmadığı sürece, pek çok evliliği kurtarmış bir ''evlilik supabı'' olarak görülüyor. Bu yüzden diğer kıskançlıklara geçelim hemen.
Konuya bugün burada el atmamın nedeni sanal dünyada bile kol geziyor olması. Geçen gün blog dünyasından çok sevdiğim birinin sırf kıskançlık yüzünden sinirlerinin laçka edildiğini gördüm, şaşırdım. Buraya yazmadan rahatlayamayacağımı anladım. Aklıma başka bir konu da gelmiyor zaten...
İki yaşından itibaren her insanın içinde az çok ortaya çıkmaya başlayan, daha çok dikkat çekene, kendinden farklı ya da başarılı olana, kendi sahip olamadıklarını elinde bulundurana, daha bir sürü şeye karşı bazılarının hissettiği garip ve tanımlanması zor bir duygu bu. Kontrol edilmezse hastalık derecesine kadar ilerliyor.
Özgüven eksikliği ve yetersizlik duygusu nedeniyle ortaya çıkan bir çeşit hazımsızlık. Ya da ''KİN VE NEFRET DUYGUSU'' desek yanlış olmaz sanırım.
Kıskanç insanlar kendini yetersiz ve değersiz gördükleri için ''izleyici'' konumunda sürekli başkalarını takip ediyorlar. Kendisinin karşısındaki kadar ''şanslı'' olduğuna inanmayan hasta kişiler arasından çıkıyorlar. Yaşadıkları yıkıcı duygular abartılı ve kalıcı hale geldiğinden büyük bir kin duygusu kaplıyor her yanlarını. Karşısındakinin sahip olduklarını, mutluluklarını kaldıramıyorlar, deli ediyor bu onları. Ve o kişiyle sorunlar çıkarmaya başlıyorlar durduk yerde.
Yerinde olmak istediği kişinin sahip olduklarını kaybetmesi isteğiyle harekete geçiyorlar. Artık tek amaçları o kişinin mutluluğunu yıkmak oluyor. Sanki hasmı imiş ve arasında bir sorun varmış gibi, dedikodu ve iftiradan tutun da fiziksel zarar vermeye kadar gidiyor iş.
Özenmek vardır, birine gıpta etmek, imrenmek. Bu duyguyu herkes yaşar. ''Keşke ben de böyle olabilseydim,'' dersiniz en fazla ve o noktada kalırsınız. Özendiğiniz kişi için kötü hisler beslemez, ona zarar vermeyi aklınızın ucundan bile geçirmezsiniz.
Yani normal bir insansanız böyle davranırsınız...
Ama ne yazık ki kıskançlığı uç noktalarda yaşayıp mutlaka bir uzmandan yardım alması gereken o kadar çok ''hastalıklı'' kişi var ki etrafımızda...

02/04/2009

Sonrakini Bekleyeceğim




J'ATTENDRAI LE SUIVANT - SONRAKİNİ BEKLEYECEĞİM

Yaklaşık 4 dakika sürecek ödüllü bu kısa filmle, güncelliğini kaybeden
''1 Nisan Şakası'' konulu yazımı alta kaydırma amaçlı kısa bir mola veriyorum:)