29/06/2009

Aşk Mı Bu, Emin Misin?

Bu ara aşkla ilgili yazılar yoğunlukta. Bahsedilen konular hep aynı. Sanki sözleşmiş gibi şimdi yanında olmayan sevgiliye olan özleminden bahseden, birtakım pişmanlıklardan oluşan son derece üzücü ve duygusal satırlar okuyorum. Kimi kötü bir ruhsal durum içinde olduğunu yazıyor, kimi unutamayacağını.
Kimi beddualar okuyor...

Hep mi yanlış insanlara aşık olunuyor, ne dersiniz?
Bence kafaların içinde "doğru insan" diye bir kavram oluşuyor önce. Bu kavram belli kalıplardan meydana gelen bir görüntü gibi. Kişi hayatının erkeğini / kadınını arıyor oluşturduğu kalıplara uygun. Bulduğunu sanıyor ilk etapta ve ilişki başlıyor. Kısa bir süre içinde de kaçınılmaz bir şekilde oradan buradan fire vermeye başlıyor.

Aşkla ilgili en büyük yanılgılardan biri yaşamın bazı dönemlerinde sevgiye, şefkate, ilgiye çok büyük bir özlem duyan kişinin bunları sunan karşı cinsten birine aşık olduğunu sanmasıdır bence. Aslında onu çok beğenmektir ve etkilenmektir olay.. Ancak eğer bu ilk heyecanın peşi sıra karşılıklı güven, şefkat, anlayış, saygı ve dostluktan oluşan bir karışım konabilirse, aşk sevgiye dönüşür ve işte o zaman bu sevgi bir ömür boyu kesintisiz devam edebilir.

Bakın ''AŞK'' ' ın biyolojik tanımı yapılırken aşık olunan süreçte kanda ''Phenyiethylamin'' adlı aşk hormonu bulunduğundan bahsediliyor. Ancak zaman içinde bu hormonun seviyesi düşüyor, ilişkinin ileri aşamalarında aşk, kimyasal etkisini kaybediyor ve bir sonraki aşka kadar tarihe karışıyormuş. Bakın dikkat edin : '' Bir sonraki aşk''

İmkansızlıklar bambaşka bir tat mı katıyor aşkın içine? Bu bir gerçek ve galiba garip bir haz veriyor. ''Aşk acısı'' denen şey seve seve çekiliyor bu yüzden. Ve bu gönüllerdeki tutkuyu daha beter tetikliyor.
Sizce düzenli ve tutkulu bir şekilde devam edebilmiş bir aşk var mıdır yeryüzünde? Varsa bile ne kadar sürmüştür?

Bırak ahlamayı,vahlamayı,üzülmeyi,unutamamayı..Olmuyormuş ki sürmemiş. Zorlamanın anlamı yok. Aşk Her Şeyi Affeder Mi? diye parça vardı bir aralar.. Affetmez bana kalırsa..
Bir an önce unut ve yeni bir aşka yelken aç. Ne dersin?


23/06/2009

Hayatın Kendi Eserindir


Birçok insan kendini kaderin akışına bırakır. Başka bir deyişle başına gelecekleri kaçınılmaz şeyler olarak görebilir. Bu aynı zamanda umutsuzluğun diğer adı gibidir.

Tüm dünyada bir ''dahi'' olarak kabul edilen ve devlet adamı, şair, bilim adamı olma gibi pek çok özelliği üzerinde barındıran Alman düşünür GOETHE öyle demiyor ama. Onun felsefesi ''kendi hayatının mimarı olmak''.. Ve ona göre hayatta şanstan çok düşünme, çalışma ve emeğin payı var.

Goethe'ye göre hayatımız bir ''ESER''.


Goethe eserlerini yaratırken nasıl büyük bir titizlikle çaba gösterdiyse hayatıyla ilgili de aynı hassasiyeti gösterip aynı eleştirel gözle baktığını ve hayatının kendi ellerinde biçimlenen bir ''eser'' olduğunu söylüyor.
Yaşlı bir adam olduğunda insanların kendisini sadece geride bıraktıklarıyla ve yazdıklarıyla ilgili övdüklerini, ama asıl yaşamını şekillendirirken sergilediği ustalığı sezinleyemediklerini, hep ''şanslı biri'' olarak görüldüğünü vurguluyor.

Ve şunları da ekliyor :
''Bilge olmak için yaşlanmak mı gerek? Oysa aslında insan yaşı ilerledikçe, eskiden ne kadar akıllıysa öyle kalmaya çabalasın yeter. İnsan, hayatın farklı basamaklarında şüphesiz farklı biri olur. Ama daha iyi biri olduğunu söyleyemez. Ve belli şeylerde altmış yaşındaymış gibi yirmisinde de haklı olabilir. Şüphesiz insan dünyayı tepelerin zirvesinde düzlükte olduğundan farklı görür. Ama hepsi bundan ibarettir. Denemez ki bir konumdayken ötekinden daha çok haklıdır.''

20/06/2009

Böyle Çocuk Görülmüş Müdür?


Ben henüz on yaşlarında bir çocukken otuz yaşını geçmiş ve evlenememiş teyzem için ailece panik yapmaya başlamıştık. Bir Hıdrellez akşamı bahçedeki gül ağacının dibine taşlarla ve çöplerle onun için bir ev, bir koca ve bir de erkek çocuk çizdiğimizi dün gibi hatırlıyorum...
İşte her şey bu olaydan sonra başladı...
Akıllara zarar bir şekilde teyzem hemen evlenmiş, üstelik daha bir yıla kalmadan 17 Nisan doğumlu bir erkek çocuk dünyaya getirmiş, yani gül ağacının dibine çizdiğimiz her şey gerçeğe dönüşmüştü...
Arda ismi verilen bu çocuk yeryüzüne gelmiş ya da gelebilecek en yaramaz çocuklardan biriydi.. Öyle ki epey bir süre gül ağacının dibine çöplerle çizdiğimiz o erkek çocuğun tepesine ''uslu'' kelimesini yazmayı neden unuttuğumuza ciddi ciddi üzüldük durduk.
Arda daha üç yaşındayken iki rakamlı sayıları birbiriyle çarpabilecek kadar zeki bir çocuktu. Hatta birgün ben,
- ''Arda, dört ineğin kaç tane ayağı vardır?'' şeklinde bir soru yöneltmiş ve doğru cevabı ağzım açık kalarak almıştım bu minicik çocuktan...

Diğer çocuklara hiç benzemiyordu Arda. Yaşıtlarını arada pencereden seyretmeyi tercih ediyor, hemen sıkılıp elinde boya kutularıyla geziyor, kağıtlardan bıkıp duvarları boyamaya yöneliyordu. Dışarıya çıkıp bahçede ya da sokakta oynamayı her seferinde reddediyor, onun yerine evde aklına gelen ne varsa uygulama çabalarına giriyordu..
Yaptıkları arasında; uyuyamadığı bir gece çok geç bir saatte canı baklava isteyip, babasının ''Yarın hemen alırız oğlum'' şeklindeki sözlerini kulak arkası ederek avazı çıktığı kadar ağlayıp adama saatlerce baklava arattırmak, gelen (şöbiyet)baklavaları ''Ben yuvarlak değil, üçgen baklava istiyordum!'' deyip yerlere atmak, babamın üst kısmı dazlak kafasını özel bir saç traşı zannederek aynısından istemek, yapılan açıklamalara inanmayarak berbere kadar gidip tıpkısından yaptırmak, fakat aynada kendini beğenmediği için yanlardaki saçların da sıfıra vurdurulması var, inanabiliyor musunuz?

Unutmadan; televizyonda gördüğü sahneleri merak edip annesiyle babasına ''Siz de böyle öpüşün!'' diye emir vermek, itiraz gördüğünde kendini yerden yere atmak, canından bezen babasının annesine küçük bir öpücük kondurmasını beğenmeyerek ''Öyle değil !'' diyerek daha beter ve saatlerce ağlamak da var...

En sevdiği oyuna gelelim şimdi. Asıl anlatmak istediğim de bu zaten...
Evdeki koltukları, kanepeleri yan yana, arka arkaya, canı nasıl isterse öyle dizdirip ev, araba yapmak, içinde oynamak... Araba yaptığı zaman ''at arabası'' tercih ettiğinde arabanın önünde at olarak teyzemi kullanmak... 
Hem de öyle böyle değil. Ağzına iplerden gem takarak ve at pozisyonu aldırarak. Zavallı teyzem saatlerce odalar arası nasıl koşturulduğunu, durduğunda nasıl kırbaçlandığını anlatır dururdu.

İşte bu ''annesini at yapma oyunu'' bir gün o kadar fazla sürmüş ki yorgunluktan mahvolan teyzem, gerçekle hayali karıştırıp kendini at sanmış en sonunda. 
Ve yorgun bir at olarak aklından ciddi şekilde şunu geçirmiş:

''BAĞLASA DA DİNLENSEM ! ''

Bu cümle bizim ailede sık sık tekrarlanan bir cümledir. Her duyan Arda'nın küçükken ne kadar haylaz bir velet olduğunu ve teyzemin düştüğü durumu hatırlayıp kahkalarla güler...

Arda şimdi ne mi yapıyor? 
ODTÜ'yü dereceyle bitirdi ve son derece sessiz, ağırbaşlı ve saygılı bir insan olarak hayata devam ediyor...

15/06/2009

Gönül Bağı


Hepimizin başına gelmiş, hayata karşı direncimizi yitirdiğimizi sandığımız anlar olmuştur. Pes etmek için çok ince bir sınır kaldığını hissettiğimiz böyle durumlarda kimimizin toparlanması epeyce uzun sürer. Kimi  daha çabuk başarır bunu... Kimi ise pes eder ne yazık ki...

İşte Mevlâna böyle anlar için ''Gönül Bağı'' denilen bir olaydan bahsediyor. Yani başka bir ''can'' ile kaynaşmamızın bu tür bunalımlara tek çare olduğunu söylüyor. Bu kaynaşmayı huzura ermemizdeki, sıkıntılarımızdan arınmamızdaki tek sebep ve anlam olarak görüyor. Ve bunu ifade ederken gönüllerimizin affetmek, hoşgörü, yumuşaklık, zarafet ve incelikler barındıran bir adres olduğunu, gönülden gönüle akan bir yol bulunduğunu ve bu yolu kullanmanın öncelikle huzura, sevgiye, dostluk ve kardeşliğe götürdüğünü vurguluyor.

Bu felsefeye göre gönül bağları oluşurken çıkarcılığa, sahte dostluklara, yalana yer yok. Bu şekilde yaşam bir başka anlam ve boyutta renk kazanıyor. En önemlisi gönül bağlarıyla kalıcı bir şekilde ruhlara temel atıp, kalıcı huzura ermemiz sağlanıyor. Yaradan'ın varlığını hiçbir zaman aklımızdan çıkarmadan...



Kötü bir döneme girdiğinde ve her şey sana karşı gibi göründüğünde, bir dakika bile dayanamayacakmışsın gibi geldiğinde, SAKIN PES ETME...
Çünkü işte orası gidişatın değişeceği yer ve zamandır.



           *             *             *             *

Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür.

Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir.


Mevlâna

13/06/2009

Dünya Güzeli


Bazıları vardır, ''Allah'ın boş gününe rastlamış'' derler ya, işte öyleydi... 
Yaratılmışların en güzellerinden...

Özene bezene yaratılmış bir genç kızdı gerçekten de.
Dünyanın en güzel aktrisleriyle ya da mankenleriyle kıyaslanabilecek kadar güzel.

Kadın, erkek, yaşlı, genç, hatta çocuklar bile onu gördükleri zaman gözlerini ayıramaz, bir bakan bir daha bakar, dönüp bir de arkasından bakardı. 
Bir hayli uzun boyluydu. Beyaz tenli ve mavi gözlü.
Kumral, dümdüz saçları beline kadar iner, ne giyse yakışır, biçimli uzun bacaklarıyla salına salına yürür, endamına endam katardı. 

Barbie bebekler gibiydi... Ve farkındaydı ne kadar güzel olduğunun. Ama bu onda mütevazılık adına hiçbir şey bırakmamıştı ne yazık ki...

Sıradan bir ev kızı kimliğindeydi. Liseden sonra tahsiline kendi isteğiyle devam etmek istememişti. Kim bilir, bu belki de güzelliğini sermaye olarak kullanmak istemesiyle ilgiliydi. Büyük bir ihtimalle okulla, derslerle, kitaplarla uğraşıp rahatını kaçırmak istemiyordu..
Bir bakıma haklı sayılırdı. Şehrin en yakışıklı delikanlıları, genç ve zengin iş adamları peşindeydi nasıl olsa. Okuyup da ne yapacaktı? Hem yakışıklı hem etiket sahibi kim varsa, sözün kısası kim görmüşse vurulup hemen evlenmek istiyordu onunla..
Zengin ve rahat bir hayatın içinde hem yakışıklı hem çok zengin ve kariyer sahibi bir eşi olacağından öylesine emindi ki..
Bu durum onu git gide daha da kendini beğenmiş bir hale soktu. En yakın arkadaşlarını bile görmezlikten gelmeye başlamış, kimseye yüz vermez olmuştu. Tek bildiği giyinip süslenip gezmek, kendine bakanlara cilveler yaparak zevk almak ve peşine düşürmek haline gelmişti.
Kendini beğenen ya da istemeye gelen erkekleri kolay kolay beğenmiyordu. Abartısız yüzlerce kişiye red cevabı verdi ya da verdirdi..
Sonunda tamı tamına hayalindeki gibi biri çıktı karşısına. 

Genç, yakışıklı ve çok zengin bir avukat... 
Nişanlandılar hemen... 
Fakat kaprisleriyle o kadar bezdirmişti ki karşı tarafı, iki aya kalmadan bozuldu nişanları..
Aradan birkaç yıl geçti...

Son derece iyi bir kısmet ve bir nişan daha...
Yine olmadı...
Öyle, böyle derken yıllar yılları kovaladı...
Dünyalar güzeli kızımız orta yaşın üzerine çıkmış, neredeyse kırkına merdiven dayamıştı.

Geçenlerde düğünü vardı.. Kendinden on yaş büyük ve dul bir adamla evleniyordu sonunda. Karun kadar zengin; ama çirkin bir adam...

Damat bey düğünde pür neşe oynarken karşısındaki gelinin suratı beş karıştı.
Ve gece boyunca hiç kimse tek bir gülümsemesine bile şahit olamadı.....

09/06/2009

İstanbul



İstanbul'a sadece birkaç kez gitmişliğim var.
O müthiş kalabalığı, trafiği, gürültüsü, koşuşturmacası beni her seferinde korkutmuş ve Ankara'nın daha güzel bir şehir olduğunu düşünmeye itmiştir.
Hafta sonu İstanbul'daydım . Bu kez bir Boğaz turu tesadüf etti..
Ve İstanbul ile ilgili tüm fikirlerim anında değişti.

Artık İstanbul'un ''Dünyanın En Güzel Kenti'' olduğunu düşünüyorum.

Böyle bir güzellik yok.. Resmen gözlerim kamaştı. Kelimelerle anlatmam mümkün değil. Bu muhteşem şehrin eşsiz güzelliklerinin şairlere nasıl bir ilham verdiğini tahmin etmek zor değil artık benim için..

Aklıma hemen blogum geldi ve görmeyenler de görsün istedim. Ama bunu ne yazık ki fotoğraf makinası kamerasıyla yapmak zorunda kaldım..


05/06/2009

Ey Yaşam!


Yaşam denen şu koskoca bilmecenin ortasında çabalayıp durmak. Getirdikleriyle götürdükleriyle mücadele etmek, ayakta durmaya çalışmak, bir sürü sorunla uğraşmak.. Tüm bunları yaparken yorgunluk, uykusuzluk, zamansızlıkla boğuşmak.. Üstüne eklenen mevsimsel geçişler..
Adaptasyon sorunu..

Başarmak.. Her şeye rağmen mutlu olabilmek..

Ve bu yolda yürürken karşınıza çıkan insan tiplemeleri.. Ne kadar hassas ve iyi niyetli davranırsanız davranın anlamayan, tersiymişcesine üzerinize çöken kabus benzeri varlıklar. Yok mudur? Vardır.. Sizin de olmuştur.

Bakın iki örnek :

Bir hemcinsiniz.. Karabasanlarla uğraşan, ne kadar uzak durmaya çalışsanız, kaçsanız, çaresini bulan, burnunuzun dibinde bir şekilde biten, paranoyalarına sizi alet edip bunaltan.. Yaşamı bir cehennemmişcesine algılamanıza neden olan, bunu başarmak için ne yapacağını şaşırmış tam bir kabus.
Bir cehennem görevlisi...

Bir kapıcı.. Kompleksler yaşayan. Daha doğrusu her yanından kompleks akan. Bunu hissetmemesi için öz kardeşinizden daha iyi davrandığınız.. Konumundan utanıyor diye her gördüğünüzde ne yapacağınızı şaşırdığınız, sürekli halini hatırı sorup tebessüm ettiğiniz.. Nasıl olsa iyi insansınız diye sizi umursamayan.. Kendisine emirler yağdırıp azarlayanlara, hakaret edenlere kul köle olan, onların karşılarında hazırol'a geçen..

Daha var.. Bitmez.. Bitmeyecek.. Eminim..




Her şeyin tersini mi yapmalı?

Ey yaşam!
Hata sende mi, bende mi?
Bir anlasam... Ah bir anlasam :(

01/06/2009

İlk Aşk


Sokağın ortasında bir genç kız ürkek adımlarla ileriyor. Dikkat çekecek kadar ürkek.. Henüz yaşı küçük. Genç kızlığa yeni adım atmış..
Sağına soluna bakınıyor durmadan. Günlerden Pazar..
Korku dolu sanki.. Ben penceredeyim ve aramızdaki mesafe uzak. Ama yanaklarının kızarmış olduğunu görebiliyorum. Çok tedirgin..
Bir şey mi kaybetti diye tüm dikkatim onda..

Okulun bahçesine giriyor ürkekliğini hiç bozmadan. Hemen yan tarafa yönelip bahçe duvarına yaslanıyor. Saatine bakmaya başlıyor durmadan. Ben de saate bakarken yakalıyorum kendimi, nedensiz..
Birkaç dakikaya kalmadan aynı yaşlarda bir oğlan geliyor. O da delikanlılığa yeni geçmiş, çok belli. En fazla 14' ünde.
Hemen kızın yanına gidiyor. El sıkışıyorlar önce. Sonra yavaş yavaş ilerleyerek biraz ilerideki banka oturuyorlar, yanyana ama biraz mesafe bırakarak..

Yüzüme bir tebessüm yerleşiyor.. Kısa metrajlı bir film izliyor gibiyim..

Aradan beş dakika geçmeden oğlan kızla iyice bitişik konuma geçiyor. Kızda başını önüne eğip utanma durumları.. Oğlan aşağıya eğilip kızın yüzünü görmeye çabalıyor, kız omuzlarını silkeliyor. Sonra birden kolunu çekip elini tutuyor kızın. Kız hızla geri çekiyor elini. Biraz bekliyorlar. Kızın başı hala önde. Ne çabuk küsüştüler diye şaşıyorum gülümseyerek.
Oğlan tekrar kızın elini tutuyor, kız yeniden geri çekiyor elini, ama bu kez yavaşça. Ve üçüncü deneme geliyor ardından..
Kızda artık itiraz yok. El eleler işte sonunda :)

Mevsimle birlikte aşk uyanıyor ve bu gencecik kalplerde de filizlenip hayata geçiyor. Ve ben bu bilindik başlangıcın her anına şahit oluyorum.

Yüzümdeki tebessüm hiç eksilmeden...