31/07/2009

Bir Pizza Hikayesi

Sürekli sabretmekten ve kendimle mücadele etmekten çok fazla yoruldum artık. Birileri zorla tepemi attırdılar yine. Bu kadar iyi niyetliyken neden her şey gelip beni buluyor, bir türlü çözemedim, çözemiyorum.

Neyse, yine olayı anlatıp da kimseyi bunaltmaya niyetim yok.. Demokraside çareler tükenmez deyip rahatlama yolları ararken mutfağa girip pizza yaptım ve sizinle paylaşmaya karar verdim. Yemek tarifi vermek Zeugma'da bir ilk. Olsun.. Günlük hayatta yaşadığım her şeye açık bir platform yaptım ben burayı.

Hayatımda en çok severek yaptığım ev işidir yemek yapmak. Tarif verilsin bana yeter ki. Baklava, börek açabilir, en ağır Osmanlı yemeklerini yapabilirim. Bu alana ilgim çok fazla ve her gördüğüm tarifi de denerim. Ama şimdi oturup da o yemeklerin ahkamını kesmek istemedim. Bu çok ama çok kolay bir tarif.
Pratik, görünüşü ve tadıyla yemesi çok zevkli olan bu pizza öğrenci kardeşlerime armağan olsun benden.


Öncelikle geniş bir cam ya da plastik kabın içine elimize ne geçerse istediğimiz miktarda doğruyoruz. Salam, sucuk, sosis, zeytin, mantar, patates, yeşil biber, kırmızı biber, soğan, domates.. Bunların hepsini küp şeklinde ya da ince ince doğradıktan sonra iyice karıştırıp içine bir bardak yoğurt ve bir fincan sıvı yağ ekleyip 2 yumurta kırıyoruz. Sonra yeterince un döküyoruz üzerine. 1 paket kabartma tozu ve tuz ekleyip çok yumuşak olmayan kıvamda bir hamur elde ediyoruz. Fazla bekletmeden yağlanmış teflon tepsiye döküp fırına veriyoruz.

Size kolay gelsin ve afiyet olsun..

ÖNEMLİ NOT: Tepsiye döktüğümüz hamurun yüksekliği 2 cm' den fazla olmamalı ve hamurumuzun kıvamı puding kıvamından biraz daha katı olmalıdır. Hatta ekmek hamuru kıvamında da olabilir.

29/07/2009

Tarih Yazılısında Kopya

Blog yazarının gündeminde ne varsa yazdıkları da o yönde oluyor ister istemez. Bu ara üst üste ciddi ve sıkıcı konular rastladı. Şimdi araya yaşanmış ve tebessüm ettiren bir olay alalım.
Umarım beğenirsiniz.

Tarih öğretmeni arkadaşımız Behzat Bey her sınıf için haftada iki saat olan dersi nedeniyle dünya kadar sınıfa girdiğinden yazılılarını okumakta güçlük çekiyordu. Çünkü sınıflarda en az ellişer kişi vardı.

On dört sınıfa girdiği göz önüne alındığında bir seferde okuyacağı kağıt sayısını siz düşünün artık. Ve ne kadar vakit alacağını.

Bu nedenle sorularını yine klasik tarzda, ama ''daha çok soru, tek cümlelik kısa cevap'' olarak hazırlamaya karar vermiş. O gün bu türden hazırladığı yazılısını yaparken arka sıradaki Emrah'ın öndeki Osman'dan kopya çektiğini görüp sinirlenmiş ve Emrah'ın yerini değiştirmiş.

Behzat Bey teneffüste öğretmen odasında yazılıları okumaya başlamıştı bile. Birden bir kahkaha koptu.
- Vay yaa..!! Vayy be..!! Bu ilk insanlar ne kadar vahşilermiş !!!
Şaşırmıştık..Daha nedenini sormadan açıklamaya başladı ve Emrah ile Osman'ın yazılılarını yanyana koydu.

SORU : İlk Çağ'da insanlar nerelerde yaşıyorlardı?


CEVAP
Osman : İlk Çağ'da insanlar mağaralardan çıkıp barınaklara yerleştiler.
Emrah : İlk Çağ'da insanlar mağaralardan çıkıp bağırmaya başladılar.

Emrah tam ba...'ya geldiğinde yeri değiştirilmişti :)

26/07/2009

Pusuda

Hepimiz gerek sosyal hayatta gerekse iş hayatımız nedeniyle insanlarla ister istemez iç içeyiz. Dolayısıyla çeşitli karakterlerde insan tanımaktayız. Bu insanlardan bazıları öncelikle aileden geldiğine kesin olduğuna inandığım güzel huylarla donatmıştır kendilerini. İyi gününüzde, kötü gününüzde yanınızdadırlar. Her zaman gerçek bir dost olduklarını kanıtlarlar size.

Yeri gelir en yakın akrabanızdan bile yakın olurlar. Onlarla bir arada olmaktan hiç sıkılmaz, hayatı her yönüyle güzel algılarsınız. Hep tebessüm halinde ve huzurla dolusunuzdur. İsteseniz de pesimist olamazsınız. Çünkü edinimleriyle sizi sürekli mutlu kılarlar. Görgülü, bilgili, alçakgönüllü ve naziktirler. En belirgin özellikleri de empatiye önem vermeleridir. Size sürekli güven ve umut aşılarlar, yardımseverdirler, çalışkan ve paylaşımcıdırlar. Kıskançlık nedir bilmezler. Her zaman sadık bir dostturlar.
Buna benzer sayısız erdemle taçlandırmışlardır kendilerini. Sözün özü varlıkları yaşam kaynağınızdır.

Bir de hayatın kaçınılmaz gerçeği; sinsi türden insanlar vardır.
Gözleri aslında hep sizin üzerinizde olan ama ilgilenmiyormuş, bir şeyden haberi yokmuş gibi davranan insanlar..
İşin özünde etrafınızda olup bitenlerle öylesine çok ilgilidirler ki sürekli pusudadırlar. Genelde sinsice planlanmış bir amaç doğrultusunda timsahvari hareketler sergilerler. Zeki olduklarını sanmaları en bariz özellikleridir. Çünkü farkedilmediklerini zannederler. Kıskançlık, samimiyetsizlik, ikiyüzlülük, yalancılık, sahtekarlık, ispiyonculuk gibi özelliklerle donatmışlardır zavallı bünyelerini. Asıl amaçları da sizi çökertmektir.
Toparlayacak olursak; insanlara karşı nefretle doludurlar. Hatta bazen kendi kendilerinden bile nefret ettikleri inancındayım..

Bana sorarsanız bu nitelikleri taşıyan insanlara şans tanınmasından yanayım. Şahsen birkaç tanesi üzerinde başarılı olduğumu söyleyebilirim. Nasıl mı ?
İzledikleri yanlış yolu görmezlikten gelip doğru yolu bulana kadar sabrederek. Amaçlarına ulaşamadıklarında eninde sonunda sizin istediğiniz yönde hareket etmeye başlıyorlar çünkü.

21/07/2009

İlahi Adalet Var Mıdır?


İnsanların bazen hayatın çeşitli kesimlerinde uğradıkları inanılmaz haksızlıklar ve çektikleri sıkıntılar sonucu o kadar çok canları yanar ki tahammül edemeyecek hale gelirler.

Kendilerine acı veren zulüm sahiplerini gayet iyi bilir ama karşılık olarak hiçbir şey yapmazlar. Yapabildikleri sadece kahrolmak ve ölesiye bir isyanın içine sürüklenmektir.

Tam bu noktada bir çeşit direniş mekanizması devreye girer. Yani ilahi adalete sığınırlar.

Sizce ilahi adalet var mıdır ?  Bu dünyada da gerçekleşmekte midir ? 


14/07/2009

Kendini Sev!


Bu ara insanlar arasındaki iletişim ilişkilerini inceleyen bir kitaba kaptırdım kendimi. Okudukça bariz bir şekilde rahatladığımı hissediyorum. Öncelikle insanın kendine değer vermesini, sevecenlik ve hoşgörü ile olduğu gibi kabullenebilmesini anlatıyor.
Kendinizi sevebilmek ve rahatlatmak için birtakım egzersizlere de başvuruyorsunuz. Kitapta ''yalıtılmış, kopuk bir insan tiplemesi'' olarak değil de toplumla, doğayla ve evrenle ilişki kurabilmiş ''sosyal bir varlık'' olabilmenin yolları dile getiriliyor.

Yazarı ''Psikolog ve İletişim Uzmanı'' Profesör Dr.Doğan Cüceloğlu.

Kitabın şu an aynı alanda profesör olan Üstün Dökmen'in henüz öğrenciyken yazdığı bir şiirle başlıyor olması çok etkiledi beni.
Bu yüzden ilk okuyuşta insanı kucaklayan, kendiyle olan ilişkisini artıran, sevgi dünyasına kapılar açan bu şiiri paylaşmak istedim.



Yola çıkınca her sabah,
Bulutlara selam ver.
Taşlara, kuşlara
Atlara, otlara
İnsanlara selam ver.
Ne görürsen selam ver.
Sonra çıkarıp cebinden aynanı
Bir selam da kendine ver.
Hatırın kalmasın el gün yanında,
Bu dünyada sen de varsın.
Üleştir dostluğunu varlığa,
Bir kısmı seni de sarsın.


Sevginiz hiç bitmesin..

06/07/2009

Mücadele


Onu ne kadar sevdiğini kanıtlamak için çabalayıp dururken kalbinin kırılıp paramparça olması bu kadar kolay mıdır? İnanamazsın bir müddet, hak etmiyorsundur.
Gözyaşların sessizce içine akmakta, kırılan kalbine damlamaktadır tek tek...
Ruhunda kendi kendini onarmaya yönelik bir çaba başlamıştır ölüm sessizliğinde ve sızılar içinde süren...

Normale dönüşebilmek, her ne olursa olsun onu kırmamak adına gösterilen insanüstü bir çabadır bu, yapabileceğinden çok daha fazlasını hedefleyen.


İçindeki çocuğu o damlalardan ve sızılardan uzak tutmaya, yaşatmaya çalışmaktasındır...

Yorgun düşersin.....

Yaşıyorsa eğer, mücadele kazanılmıştır...

Tek başına gerçekleştirdiğin bir mucizedir bu...

Belki biraz buruktur. Ama yeni bir başlangıçtır...

05/07/2009

Bankalar ve İnsanlar

İnteraktif bankacılık hizmetleri ve ATM'leri dahil bana oldukça kaliteli bir hizmet sunan, çok beğendiğim bir bankam var. Atatürk'ün kuruculuğunu yaptığı bu bankadan fazlasıyla memnunum gerçekten.

İşlemlerin çoğunu evden hallettiğim için çok sık gitmediğim bankamın çalışanları da son derece çalışkan, nazik ve güleryüzlü.

Çarşamba günü telefonum çaldı:
-''Zeugma Hanım, ben X Bankası'ndan Aynur. Bundan sonra bankamızda sizinle ilgilenecek yetkili kişi benim. Bankaya geldiğinizde direkt benim yanıma geleceksiniz ve işinizi sadece ben halledeceğim...''

Kulaklarıma inanamadım bir müddet. Bir de böyle bir güzellik eklemişler hizmetlerine. Çok sevdiğim bankamın geldiği bu son nokta fazlasıyla şaşırtmış ve hatta heyecanlandırmıştı beni.

Dün Aynur Hanım'la tanışmaya gittim. Üst kattaki bölümünde kendisini bulduğumda beni harika bir şekilde karşıladı. Son derece güleryüzlü, genç ve hoş bir hanım. O sıcakta dışarıdan geldiğim için oturduğum rahat koltukta serinlemem için ne ikram edeceğini şaşırdı. Hal hatır sordu. Epey muhabbet ettik. Küçük bir işlemim vardı. Beni yerimden hiç kaldırmadan işlemi anında tamamladı. İzin isteyip kalkmak istediğimde biraz daha dinlenip öyle gitmemi istedi. Ve bunları yaparken hep tebessüm halindeydi...

İnanılmaz memnun kaldım anlayacağınız.

Tam karşıda başka bir banka. Aralarında beş metre kadar mesafe bulunuyor. Orada da işim var. Yurt dışına yaptığım havaleler sırasında beni etkileyip ikna ederek adıma hesap açtıkları bu bankaya bankamatik kartım gelecekti ve hazır gelmişken onu da almam gerekiyordu.

Yanımda sıra bekleyen beyle, o işlemin yapıldığı kısımda sadece iki kişi olmamıza rağmen, kartları verecek kişinin hiç oralı olmadan önündeki misafirlerle çay içmeye devam etmesini izledik bir müddet. Beklerken de bankonun önünde ve ayaktaydık. O beyin homurdanması, benim de sesimin yükselmeye başlamasıyla yerinden kaldırabildik kendisini.
Geldi sonunda. Rahatsız olmuş bir suratla kimliklerimizi istedi önce ve ardından fotokopisi için bankanın dışında bir noktaya gitmemiz gerektiğini söyledi.
Hem de o sıcakta...

Koskoca bankanın fotokopi makinası yok muydu?

Yanımdaki bey söylene söylene fotokopisini çektirmeye giderken birden sinirlerim arşa çıkıverdi!
Adama ani bir sinirle artık vazgeçtiğimi, elindeki zarfın içindeki bankamatik kartımı hemen iptal etmesini, hesabımı da derhal kapatmasını söyledim ve hızla kapıya yöneldim...

Az önce diğer bankada yaşadığım güzelliklerin üstüne hiç gitmemişti doğrusu!

Bankalar da insanlara benziyordu. Kimi son derece nazik ve görevinin bilincinde size sınırsız güzellikler sunarken, kimi kabalık ve sorumsuzluklarıyla bir daha yüzünü görmemek üzere kaçırtıyordu kendinden.

Kapıya yaklaştığımda arkamdan hala:
''Hanımefendi, gitmeyin..'' cümlesi tekrar ediliyordu..

Olayın final kısmına herkes tanık olmuş, pabuç pahalı gelmişti..