24/11/2009

Elif'in Gerçeği

İnsana bahar tazeliği hissi veren, son derece güzel, utangaç ve duygu yüklü bir genç kızdı Elif.

Koyu kestane rengi saçları, kıvır kıvır uzun kirpiklerle bezeli kocaman simsiyah gözleri vardı.

Her sabah sınıfa en önce o gelir, elinin alışkın olduğu belli hareketlerle ve hamarat bir şekilde bir gün önceden kalmış sınıfı derleyip toparlardı. Daha sonra camları açıp havalandırır, masa örtüsünü silkeler, epeyce uzaklara sürüklenmiş çöp kutusunu köşedeki o bilindik yerine getirir, sonra da sağa sola kaymış sıraları düzenlerdi.

Nöbetçi olup okula erken geldiğim günler farketmiştim bu özelliğini. Sınıfın içini böyle özenle düzene sokmaya çalışması ne kadar hoşuma gitmişti...

Diğer öğrencilerin çöpleri etrafa kayıtsızca savurup sınıfa ait her türlü eşyayı hoyratça kullandıklarını göz önüne aldığımda içimden ona sarılmak gelmişti.

Köyden erken geldiği için bunu her sabah yapıyordu üstelik...

Sınıfta kapının yanındaki en ön sırada tek başına oturuyordu Elif. Sınıf mevcudu epeyce kalabalık olmasına rağmen neden hep sırada yalnızdı ki ? Kendi tercihi miydi, yoksa arkadaşları mı istemiyorlardı ?

Sınıflarına girdiğimde ve onu bu şekilde yalnız oturuyorken gördüğümde aklıma hep bu sorular takılıyordu. Ama garip bir nedenle, belki de kalbini kırabilirim korkusuyla hiç sormamıştım bunları ona.

Ders esnasında ister istemez gözlerim takılıyordu o mahzun ve güzel yüzüne. Sürekli bir dalgınlık halindeydi. Ders dinlediği söylenemezdi, bir sıkıntısı vardı ama ne olduğunu kestirebilmem pek mümkün değildi. Genç kız olması nedeniyle belki bir aşk söz konusu olabilirdi. Ama yine de farklı bir sıkıntıydı sanki onunki. Kapının hemen yanı başında çok gizemli bir tablo oluşturuyordu aslında. Verdiğim ödevleri de yapmıyordu genellikle. Bu kadar hamarat bir kızın ödev yapmaya gelince neden böyle sorumsuz davrandığını da aklım almıyordu bir türlü. Bir kez uygun bir dille uyardım. Bu şekilde kendine zarar vereceğini, ödevleri yaptığında konuyu daha iyi kavrayacağını belirttim, ama maalesef devam etti.

Nedense ona hiç kızamıyordum ve sanki o böyle yaptıkça benim de ona karşı sevgim artıyordu garip bir biçimde.

Sınıflarını yazılı yapmıştım o gün. Ertesi gün okula gelip derse girdiğimde öğrencilerin hemen hepsi ''Hocam yazılıları okudunuz mu? '' ya da ''Neden okumadınız? '' türü sorularla kafamı şişiriyorlardı büyük bir gürültüyle. Haklılardı ama. Onları ben alıştırmıştım en geç iki gün içinde yazılı okumaya. En sonunda o kadar çok gürültü oluştu ki,
-Eeee !! Yeter ama !! Ne bu gürültü? Diğer hocalar kaç günde okuyor yazılılarınızı. Onlara böyle yapabiliyor musunuz? Akşam olup eve gittiğimde dünya kadar iş beni bekliyor. Yemek yapılacak, bulaşık yıkanacak. Daha bir sürü daha iş var. Neden bunları düşünmüyorsunuz..?

Aradan beş saniye geçmeden Elif ayağa kalkıp kendini kaybetmiş bir şekilde,
-Yaaa işte Hocam ! Şimdi anladınız mı beni ?
-Ne diyorsun Elif ? Haddini bil ! Seni neden anlayacakmışım ben şimdi ? Ne alakası var ?
Elif bu sözler üzerine hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ve..
-Hocam, benim dört ay önce annem öldü. Evde en büyük benim. Bütün işler ve kardeşlerim bana kaldı. Ödev yapmıyorum diye bana kızmıştınız. Şimdi anladınız mı ? Ben de evde yemek yapacağım, bulaşık yıkayacağım, babama, kardeşlerime bakacağım diye aynı sizin gibi ödevlerimi yapamıyorum işte. Üstelik annemi de çok özlüyorum...

Son cümlesi ağzından dökülürken ağlaması çığlıklara dönüşmüştü. Ve yerinden fırlayıp elleriyle yüzünü kapatarak sınıfı terk etti.
Tabii ben de arkasından. O an ders, sınıf, ödev, yazılı, diğer öğrenciler hepsi aklımdan uçup gitmişti.

Elif'i koridorda kolundan yakalayıp bahçede uygun bir yere götürüp oturttum ve dakikalarca teselli etmeye çalıştım. Hatta ondan özür bile diledim.
Onu bir nebze olsun rahatlatmayı başardım sonunda. Ama özünde şaşkınlık ve üzüntüden mahvolmuştum orada.

Bu kara gözlü, mahzun yüzlü güzel kız bana o gün ne büyük bir ders vermişti.
Ömrüm oldukça unutmuyorum, unutamam...

...


22/11/2009

Artık Sevmeyeceğim :)


Bu parçayı bir de Ege Bölgesi'nin sempatik şivesiyle dinleyin bakalım :))

Pazar günü sendromunuza çare olur belki biraz...

Ben sevdim :)

18/11/2009

Yazgı mı?

Pazar günü erkenden çalan zille uyanıp kapıyı açtığımda yaklaşık iki aydır görünmeyen vazgeçilmezimiz, rutin ziyaretçimiz yine huzurdaydı. Bu kadar erken saatte gelmemesini ne yaptıysak anlatamadığımız ve en son gördüğümde hamile olduğunu bildiğim genç dilenci kadındı gelen.
Her zamanki gibi yanında getirdiği beş altı yaşlarındaki küçük oğlu ile birlikteydi.

İlk dikkatimi çeken yeni doğmuş bebeğini bir bez parçasıyla sırtına bağlamış olduğuydu. Bebeğin oradaki varlığı beni değişik duygulara sürükledi birden. Heyecanlandım...
- Güle güle büyüt bebeğini. Kız mı erkek mi ?
- Sağol ablacığım. Kız...
- Görebilir miyim ?

Bana fırsat bırakmadan seri hareketlerle bebeği bir hamlede arkasından çekip kucağına aldı.

Öyle tatlıydı ki ! Minnacık, zeytin gözlü, gülümseyen harika bir bebek !
- Ayy, canım..! Ne kadar güzel !
Daha sözlerimi bitirmeden;
-Ablacığım inan evde bir lokma ekmek yok. Adam çalışmıyor. Soğuktan donuyoruz. Üstümüze giyecek bir şey yok, şeklinde sıralamaya başladı.

Bunları dinlerken gözüm ister istemez annesinin sarfettiği her kelimeyle suratı şekilden şekle giren küçük oğlana gitti. Çocuğun duyduğu derin üzüntü o kadar belli oluyordu ki ağlamak üzereydi. Gördüğüm bu tablo yüreğimi dağlamıştı. Hem de çok fazla...

Oğluna bakmakta olduğumu farkeden kadın,
-Ablacığım bak, pantolonu yırtık, bak istersen. Başka giyecek bir şeyi yok.

Çocuk zaten üzüntüden kahrolmuş durumdayken bir de bu sözler onu ne hale sokacaktı şimdi.
-Aaa..? Neden öyle diyorsun annesi. Yırtık pantalonlar moda. Hem çok pahalıya satılıyor. Çok güzel onun pantalonu. Değil mi canım ?

Çocuk sevinçle başını salladı. Bu sözler onu inanılmaz mutlu etmişti. Tıpkı kardeşininkine benzeyen simsiyah gözlerinden sevinç yansımaktaydı bu kez. Gülümsemeye başlamıştı.

Üzülmüştüm çok. Bir can dünyaya gelmişti ve daha ne olduğunu anlamadan annesiyle birlikte dilenmeye çıkmıştı.
Ya abisi ? Yaşıtları sıcacık evlerinde her türlü imkan içindeyken onun minicik yüreği hak ediyor muydu bu acıları ? Hepsinden öte anne yüreği nasıl dayanabiliyordu yaşadıklarına ?


Dünyaya onlardan biri olarak gelme ihtimalimiz vardı. Yüksek bir ihtimaldi bu üstelik.

Yazgı dedikleri bu muydu ?

15/11/2009

Trabzon Hurması ve Bağışıklık Sistemi

Uzmanlar bu günlerde, yaz mevsiminden sonbahara geçişte dengesi bozulan ve kışa girerken zayıflamaya başlayan bağışıklık sistemimizi hastalıklara ve virüslere karşı güçlendirmek için bol miktarda meyve ve sebze yememizi öneriyorlar.

Anavatanı Uzakdoğu olan ve ülkemizde başarı ile yetiştirilen Trabzon hurmasının çok önemli bir bağışıklık sistemi güçlendiricisi olduğunu
biliyor muydunuz?

Şifası saymakla bitmeyen, mevsimi olması nedeniyle bol bol yememiz gereken Trabzon hurması benim için, tadından ağaçtaki görüntüsüne kadar bayıldığım ve tatlı niyetine yediğim egzotik, şahane bir meyve.


Sindirim sistemi hastalıklarına iyi gelen ve antioksidanlar bakımından çok zengin olan bu meyve günümüzde çok yaygın görülen kanser hastalığından korunmak için önemli bir yere sahip.

Çok yüksek oranda potasyum, kalsiyum ve fosfor içeriyor. Cilt güzelliği ve diyet için de son derece faydalı.

A vitamini ve karbonhidrat bakımından da zengin olan Trabzon hurması kalp-damar hastalıklarının tedavisi, kansızlık, vitamin eksikliği ve mide-bağırsak hastalıklarına iyi geliyor, ishali kesiyor. Son yapılan araştırmalarla kolestrol ve yüksek tansiyon düşürücü özelliği olduğu da tespit edilmiş.

Diğer ülkelerde taze ve kurutularak tüketildiği gibi, gıda sanayinin tatlı, dondurma, marmelat,
krema, kek gibi alanlarında kullanılıyor.

Sağlıkla ve sevgiyle kalın...




10/11/2009

Hiç Bu Kadar Çok Özlememiştik Seni!


Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük devlet lideri!
Ulu önderimiz, eşsiz komutan, Cumhuriyetimiz'in kurucusu!

Seni çok özlüyor,
sonsuz bir sevgi, saygı ve şükranla anıyoruz...



07/11/2009

VEFA


''İstanbul'da bozasıyla ünlü bir semt'' demeyeceğim elbette.
Dostluk ve sevginin gerektirdiği davranışları kesintisiz kılmayı sağlayan insani ve çok değerli bir duygudur
vefa. Dolayısıyla sevgiyi sürdürme hali, dostluğun olmazsa olmazıdır. Ahlâki bir güzelliktir, erdemdir, doğruluk ve dürüstlüktür.

Başkalarının vefasızlığını rahatlıkla eleştirirken kendinden bihaber, size söyledikleriyle yaptıkları taban tabana çelişen insanların yanından bile geçemediği bir duygudur.

Bozuk kişilik ve ruh halleri davranışlarına yansımışların umursamadığı...

Onlara acımaktan başka elimizden ne gelebilir ki?

02/11/2009

Bilmek, Ama Söylememek

Gün gibi açık bazı gerçekler vardır hayatımızda. O kadar eminizdir ki söz konusu gerçek bütün detaylarıyla beynimizin kıvrımlarına yerleşmiştir.

Üstelik her an tüm çıplaklığıyla gözümüzün önündedir ve orada sanki bir film şeridi gibi beklemektedir. Aklımıza geldiğinde vücudumuzun her zerresinde patlar adeta ve sarsar bizi.

Peki sadece bilinçte mi kalmalıdır bu? Bildiğimiz doğruyu düşünceye ve oradan da kelimelere döküp bir anlamda eyleme dönüştürmüyorsak eksilmez miyiz?
Bu türden bir varoluşu sorgulamıyorsak, hiç taviz vermeden, tutarlı, emin bir duruşla ve yaklaşımla, gereken itiraz ve eleştirilerle
''değiştirmeye'' yönelmiyorsak kendimize saygıdan bahsedilebilir miyiz ?

Ütopya olduğunu sanmak, bize dayatılanı kabullenmiş görünmek niye?


Bile bile üstelik...

Yoksa Attila İlhan'ın dediği gibi mi?


''Bir yerde vahim bir hata yapılmıştır.
Ne söylemeye dilim varır,
Ne düzeltmeye gücüm yeter.
Meyus bir papağan gibi
Söylenir dururum kendi kendime.''


*meyus:  Üzgün,karamsar