3 Kasım 2011 Perşembe

Bin Yıl Sonra Döndüğümde Orada Ol

Yaşanan en karanlık dönemlerden biri olan 1980 öncesi Türkiyesi...

Okulların kapandığı, sokakların kan gölüne döndüğü, ülkenin kamplara bölündüğü, işçi ve öğrenci hareketleriyle yükselmekte olan çok sert, toplumsal bir muhalefet ortamı.

Fabrikalarda grevlerin arttığı, üniversitelerin adeta savaş alanına benzediği, baskı ve terörün yurdun dört bir yanını sardığı günlerde yeşeren ve yazarın kendi deyimiyle "görünmeyen kollarını sonsuza uzatan" esrarengiz ögelerle dolu, gerçeküstü bir aşk hikâyesi...

Cüneyd DEMİR, bugünkü gençlerin pek bilmediği bir dönemin yaşam biçimini, bir kuşağın ölümle burun buruna geçen zamanlarını ve en önemlisi; tüm ruhlarıyla bağlı oldukları değerleri gözler önüne sererken, diğer yandan 1980 sonrası yetişen yeni kuşağın, aşk ve hayat hakkında hızla değişen anlayışını ve yitirilen değerlerin yokluğu içindeki ruhsal çırpınmalarını sorguluyor...

Aşk, insan ruhunda gizli en güçlü, en mutluluk verici ve aynı zamanda en yıkıcı duyguların başında gelir; ama ne yazık ki bu olağanüstü duygunun hakkını vererek yaşamak ihmal edilir. Bazen yaşamda öyle güçlü ve güzel aşk hikâyeleriyle karşılaşılır ki, elinizde olmadan kendi başınızdan geçen ve aşk (!) denilen şeyi yeniden gözden geçirme ihtiyacı duyarsınız.

“…Belki inanması zor olabilir. Ama bu güçlü duygu günün birinde tesadüfen size teğet dahi geçse, hissedeceğiniz dokunuşun etkisiyle yırtılacak ruhunuzdaki o derin ve onarılamaz yarayı ölünceye kadar taşımak zorunda kalırsınız. İşte size saydığım bu nedenlerle adını hep duysanız bile, tutkuyla örülmüş olan gerçek aşka ne yazık ki her yerde ve her zaman rastlanmaz...''

Yazarın usta kalemiyle, koyu karanlık bir dönemi ''o günlerin ölüme yakın atmosferi içinde'' sorgularken aynı zamanda geçmişin tozlu raflarında unuttuğunuz veya unutamadığınız ''ilk aşk''ınız ile ilgili anılar o sıcacık ışığıyla bekledikleri yerden çıkıp, size eşlik edecek.

Kitabın arka kapağında ise, insanın fark etmediği kendi yalnızlığını vurgulayan şu ironik satırlar yer alıyor:
“...bazen, yıllar geçer ve bir gün sen, en yakınındaki kişinin aslında en uzaktaki kişi olduğunu anlarsın.
İşte o andan itibaren şimdiye dek hiç fark etmediğin kendi yalnızlığınla yüz yüze gelirsin. Sorarım sana: Bundan daha büyük bir yalnızlık olabilir mi?
Bazıları, nedenini bulamadıkları mutsuzluklarının bir türlü farkına varamadıkları kendi yalnızlıklarından kaynaklandığını bilmezler. Bazıları ise yalnız olduğunu hisseder, ancak bunu önemsemezler…
Tüm bu saydıklarımı düşününce, ben ‘yalnız’ kalmak için ‘herhangi’ birine hiç ihtiyaç duymadım…”


Ne dersiniz? Üzerinde düşünmeye değmez mi?

Şenocak Yayınları
Ekim 2011