2014/08/29

Sürrealist Yönetmen Tan Tolga Demirci İle Söyleşi

Popüler kültür; hepimizin bildiği üzere toplumun kültür oluşumuna şekil veren, özellikle de sansasyonlarla yüzeyde kalmayı hedefleyenleri içeren, abartan, tabii ki birtakım çıkarlar adına gerçekleştirilen, dayatılan zoraki gündemle toplumu dilediğince yönetmek ve yönlendirmek üzere üretilen bir kavram.

Dolayısıyla azınlıkta kalan eğitimli insanlar tarafından benimsenip takip edilen ve ''estetik ya da klasik anlamda değer taşıyan'' sinema, opera, bale, resim, heykel, edebiyat, müzik gibi sanat dallarıyla alâkası olmayan, içi boş, sığ bir kültür.
Bir nevi ''egemenlik altına alınma süreci'' de diyebiliriz. Bu süreç esnasında ''yok etme - yeni kimlikler doğurma'' gibi özellikler de sergiliyor tabii. Ve sürü psikolojisiyle peşine düşmüş, özgün yanlarını da yok etmeye gönüllü kuklalardan oluşan büyük çoğunluğun dizginlerini elinde tutarak, tam gaz yol almaya devam ediyor.
Bugün, ''popüler kültür'' denen bu ucuz tüketim kültürünün dışında kalmayı başarmış, çok değerli ve sıra dışı bir konuğum
var (ki sıra dışılığını, söyleşi yapma teklifime nazik bir şekilde onay vererek ve beni inanılmaz derecede onore ederek de kanıtlamıştır).
Konuğumuz; 1975 İstanbul doğumlu, 1996 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sinema Televizyon Bölümü'nden mezun, ülkemizin övünç kaynaklarından, çok başarılı ve ünlü bir sürrealist yönetmen: Tan Tolga Demirci
‘Korku Sinemasının Psikanalizi’ adlı bitirme tezi 2006 yılında kitap olarak basılan, Kadir Has Üniversitesi’nde tamamladığı ‘Dünya Sinemasında Sürrealizmin İzleri’ isimli yüksek lisans tezi MA (master of arts) derecesi almış olan Demirci, halen Kadir Has Üniversitesi'nde dersler veren, öğrencilerinin gözbebeği bir öğretim görevlisi...

''Türk Sineması'nın en çok kısa film yöneten ve en çok ödül alan yönetmeni'' rekorunu uzun yıllardır elinde tutan Tan Tolga Demirci, metinlerini kendi seslendiren, dolayısıyla sinemayı tam olarak özümseyip ''kendi sinemasını yaratmış'' sınırlı sayıdaki isimden, ülkemizin yüz akı olmuş değerlerinden biri...


Sürrealizmle ilgili bilgilenme çalışmalarım esnasında en çok dikkatimi çeken şu tabir oldu:
''Sanatçıları dahi, takipçileri zeki olan akım...''

İşte buna tüm kalbimle katılıyorum. Ne demek istediğimi anlamak ve onaylamak için Tolga Bey'in blogunu okumanız bile yeterli. O nedenle, kendisi için oluşturacağım sorular beni zorlamadı desem yalan olur. Entelektüel birikimi müthiş bir adam var karşınızda. İçinde bulunduğu alan, benimsediği akım olan sürrealizm ona keza. İşte bu nedenle hazırladığım soruların çok daha kapsamlı, hatta akademik /bilimsel değerde olmasını ne çok isterdim.
Neyse ki sorularımın alacağım yanıtlarla değer kazanacağını biliyor ve bunun rahatlığı ile başlıyorum:

Blogunuzdan büyük bir ilgiyle ve epeyce yazı okudum. Özellikle; gördüğünüz rüyalar ile ilgili seriniz çok dikkat çekici. İlk soru seçimim bu seriden olacak. Çünkü onları okurken zihnime yerleşen buydu.
Rüyalarınız, her birinden ayrı birer film senaryosu çıkacak kadar detaylı ve çarpıcı. Öyle ki, dilerseniz hepsinden kısa metrajlı birer film çıkarılabilir. Okuduğumuz bu rüyalar en dikkat çekici olanlar mı yoksa gördüğünüz rüyaların genellikle hepsi mi böyle?

Gördüğüm rüyaları beş ayrı içerik dahilinde sınıflandırıyorum. Bunlardan ilki, nesnel gerçekliği birebir taklit eden ve 'sıkıcı' ya da 'travmatik' olarak adlandırdığım rüyalar. İkincisi, birbirinden hayli kopuk fragmanlar halinde kendini teşhir eden rüyalar. Üçüncüsü, gündelik gerçeklikte yaşıyor olduğunuz cinsellik, susamak ya da en basitinden işemek gibi gereksinmeleri karşılayan rüyalar. Dördüncüsü, içinde mutlak anlamda kendimin olmadığı ve fakat kısmen, örneğin yalnızca bir 'bakış' olarak izlediğim, bir 'kulak' olarak duyduğum, bir 'burun' olarak kokladığım ve bir 'ten' olarak dokunduğum rüyalar. Beşincisi ise tıpkı bir film gibi başından sonuna dek kendine has bir tutarlılığı ya da tutarsızlığı olan ve kesintiye uğramaksızın kendini tüm ayrıntısıyla teşhir eden rüyalar... Soruda sözünü ettiğiniz rüyaların bu son maddeyi temsil ettiğini söylemeliyim. Ve evet, bu rüyalar filme çekilseydi eğer, o ülke sinemasında beklenmedik bir devrim yaşanabilirdi!

Sürrealizm nedir? ''Sürrealist olunmaz, sürrealist doğulur,'' diye bir tez üretsem onay verir misiniz?
Sürrealizmin ne olduğuna dair tanımı, aynı zamanda sürrealizmin mucidi olan André Breton'un kaleminden yapmanın çok daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Kendisi sürrealizmi 'mutlak psişik otomatizm' olarak tanımlıyor. Aynı zamanda hareketin ana göstereni olan bu tanım, hiç şüphe yok ki otomatizmin ne olduğu sorusuna götürüyor bizi. Bilincin işlevlerinden kaynaklı herhangi bir akli ve mantıki sansürden muaf olarak üretme biçimidir otomatizm. 1919 yılında Breton ve Soupault tarafından kaleme alınan ‘Les Champs Magnétiques’ metni, ilk otomatik metin örneği. Dadaizmin tarihsel süreci içerisinde gerçekleşen bu keşif, 1924 yılından sonra Breton'un manifestosuyla birlikte 'sürrealist yazma' tekniğinin vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Bununla birlikte otomatizmin, yazınsal otomatizm, resimsel otomatizm ve biraz da benim zorlama tabirimle 'bedensel otomatizm' olmak üzere üç ayrı uygulama alanı olduğunu ifade edebiliriz. Böylesi bir kuramsal zenginlik içerisinde sürrealist olmanın -doğmanın değil- çok ciddi ve zahmetli bir düşünsel pratik içerdiğini söylemek zorundayım. Bastırılan kısmi dürtüsel enerjinin oluşturduğu 'bilinçdışı temsil'i, her ne kadar sürrealistler karşı da olsa estetize etme sürecinde ciddi bir varoluşsal yıkım yaşandığını ve eğer bilinç işlevlerinizin bir 'yedeği' yoksa bu yıkımın sizi, hiç de üretimin hizmetinde olmayan bir deliliğe sürükleyebileceğini eklemek isterim.

Alfabetik Düşler, Tan Tolga Demirci'nin sinemaya ve dünyaya bakış açısının ödüllerle gelen, nitelikli yanıtlarından biri.
British alfabesiyle yola çıkılan ve 28 harfin mini öyküsüyle bütünleşen, kısa metrajlı, harika bir düşsel film.

''Alfabetik Düşler''i adadığınız André Breton idolünüz müdür? Bu doğruysa, en baskın nedeni nedir?
André Breton, kendimi dışarıdan izlememe olanak sağlayan ve bu noktada çılgın bir virüs gibi zihnimi işgal eden ahlâki bir referans oldu hep. Bir hedef için harekete geçtiğimde, bir durum üzerine karar verdiğimde ya da varoluş nedenimin sağlamasını yaptığımda rüzgarını hissettiğim nostaljik bir figür oldu. Ne var ki insanın içinde ileriye, yalnızca ileriye atılarak kendi özgürlüğünü sonsuza dek meşru kılmaya yönelik doğuştan gelen bir 'eyleme koyma' özlemi var. Breton'u aşabilmek meselesi, ancak bu özleme devrimci ve gelecekçi bir özellik kazandırabilmekle mümkün. Son birkaç yıldır bu pratiğin içinde olduğumu söylemekten kaçınmayacağım.

Ünlü bir roman sinema filmine aktarıldı diyelim. Okunduğunda ayrı film olarak izlendiğinde ayrı intibalar bırakıyor. Senaryolarınızı filmleştirdiğinizde biliçaltınızdaki o yansımayı tam olarak görebiliyor musunuz?
Giderek sinemadan uzaklaşmama en önemli neden, yaşamın cevherindeki 'gerçek' ile filmsel 'gerçeklik' arasındaki kaçınılmaz kopukluk oldu. Nasıl ki yüksek çözünürlüklü bir medyayı daha düşük çözünürlüklü bir başka medyaya aktarırken görüntü ya da ses kalitesinde belli oranlar dahilinde bir düşme ile karşılaşıyorsanız, 'bilinçdışı yansıma' dediğiniz 'o şey'i de filmleştirirken benzer bir düşüş ve gerçeklik kaybıyla karşılaşıyorsunuz. Tam da bu yüzden, ikisi de nesnel gerçekliğin dışında dahi olsa, rüyadaki 'kendilik' ile filmde yaratılan 'karakter' arasında uzlaşmaz bir 'algı' uçurumu var. Her ne kadar Breton sinemayı gördüğümüz rüyalara en yakın üretim disiplini olarak kabul etmiş olsa da sinema salonunda uyumayı film çekmeye tercih ettiğimi söyleyeceğim size.

Filmlerinizi izlerken kendinizi çocukluğunuza döndürüp an'ı yaşamayı başarabiliyor musunuz?
Çektiğim filmleri izlemek, yara kabuğundan yaranın kendisini görememek gibi içinden çıkılması olanaksız bir hüzün ve doymamışlık duygusu yaratıyor çoğu zaman. Çok sevdiğiniz ve uzun yıllar yaşadığınız bir evin aniden yıkıldığını düşünün. Enkaza baktığınızda sizi çıldırmaktan koruyan şey, o evin belleğinizde yaşayan bütünsel imgesidir. Birinden ayrıldığınızda da benzer bir durum yaşarsınız; ayrıldığınız kişinin sizde kalan imgesidir yataklara düşmenizi engelleyen. Eğer yıkık bir evse çocukluğum ve çoktandır ayrılmış olduğum 'o şey' ise, bu durumda çektiğim filmler de çocukluğumun zihinde kalan yansımasıdır. Bellek, geçmiş ve 'o an' arasındaki köprüyü ne kadar sağlam kuruyorsa, 'çocukluk' ve 'bir çocuk olarak film' arasındaki bağlantı da o kadar güçlü oluyor.

Filmlerinizde rol alacak oyuncuların seçimi size mi ait? Eğer öyleyse bilinçaltınızdaki figürlerle örtüşmeleri gibi öncelikli kıstaslarınız var mı?
Daha önce de söylediğim gibi 'bilinçdışı temsil' ve film arasında asla örtüşmeyen ve çakışması da mümkün olmayan bir mesafe var. Bunun en önemli nedeni, filmi hiç de size ait olmayan parçalara bölmek zorunda kalmanız. İşin içerisine onlarca insan giriyor; biri ışık kuruyor, diğeri kamerayla uğraşıyor, öteki makyaj yapıyor. Tüm bu hengamede ne için film çektiğinizi ya da daha önemlisi, sizi o filmi çekmeye iten içsel dinamikleri unutur hale geliyorsunuz. Oyuncular da bunun bir parçası oluyor ister istemez; yarattığınız anne figürü başka kadın figürlerine ufalanıyor. Yarattığınız baba figürü, hiç de size ait olmayan öteki figürlere karışıyor. Elinizde olmayan nedenlerle ortaya çıkan bu korkunç kaosa bir son vermek istiyorsunuz. Ancak ne yaparsanız yapın, filmi çeken siz değil, sonunda yine 'filmin kendisi' oluyor. Arzuya doğru yol alıp tam ona ulaşacakken birdenbire makaslar değişiyor ve farklı bir yolda sürüklenirken buluyorsunuz kendinizi. Gomeda'yı çekerken yaşadığım tam da buydu.

Gerçeküstücü olma hali güncel hayatınıza da zaman zaman karışıyor mu? Örneğin herhangi bir iş/olgu planladığınız anlarda, normal şartlardan dışarı taşan, istem dışı bir sürrealizm devreye girebiliyor mu?
Sürrealizm, birkaç zamandır hayatıma üretim disiplini olarak değil de daha çok sopa gösteren doyumsuz bir ahlak figürü olarak girmekte, yani en tehlikeli haliyle! Neden tehlikeli? Çünkü sürrealizm temelli ahlaki mazoşizmin en dayanılmaz yanı, size bir yandan üretimi tasarlama olanağı sunarken aynı zamanda onun gerçekleşmesini olanaksız hale getirmesi. Bunun en önemli nedeni, daha önce de söylediğim gibi bilinçdışı temsil ve üretilen materyal arasındaki uzlaşması imkansız 'söylem'in zihinde açtığı yara. Sürrealizmin ahlaki boyutu, sizdeki mükemmelliyetçilik takıntısını azdırarak o yaraya sürekli çomak sokuyor. Tasarım sırasında aldığınız zevk, üretim sürecinde kara bir deliğe dönüşüveriyor.

Yazılarınızdan birinde ''Uzun süredir yeni film çekemiyor olmanın ölümcül günahları'' diye bir girizgâh dikkatimi çekmişti. ''Uzun bir süre daha film çekemeyecek olmanızın'' kökeninde popüler kültür sevdasına tutulmuş yapımcılar var muhtemelen. Doğru mudur?
Bunun iki nedeni var, birincisi, içten ve dıştan sürekli uyaranlarla dolu bir yaşamsal süreç içerisinde anın hızına sinemanın yetişemiyor ve asla da yetişemeyecek olması. Diğeri ise yine anın izini soğumaksızın paylaşabileceğim birilerinin çevremde olmayışı. Kolektif bir üretim disiplini olan sinemanın en kötü tarafı, sahip olduğunuz fantezinin sizin dışınızdaki kimseyi ilgilendirmiyor olması. 'Arzulanan Şey' tarafından arzunuza verilen yanıt, nasıl ki olanaksız bir cümleye dönüşüyorsa, sahip olduğunuz fantezi ve ötekilerin talebi arasında da benzer bir uzlaşım olanaksızlığı var.

Söyleşi teklifimi kabul edip blogumu onurlandırdığınız için ve değerli zamanınızı ayırıp sorularıma verdiğiniz yanıtlar için,
her şey için çok ama çok teşekkür ediyorum.
Yolunuzun her daim açık olması ve başarılarınızın artarak sürmesi dileğiyle...

* * *

Website: surrealismus.blogspot.com.tr


(BİLGİ: Bu metin Tan Tolga Demirci'nin kişisel sitesinde kendi versiyonu ile ''Bu Rüyalar Filme Çekilseydi Eğer...'' başlığı altında yayınlanmıştır.)




YÖNETMEN FİLMOGRAFİSİ
Gomeda - 2006
Terror Film Festival 2008, En İyi Müzik ve En İyi Ses Tasarımı Ödülü 2008

YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI KISA FİLMLER
Anna - 1999
De Gijon Kısa Film Yarışması, İspanya Finalist 1999

Trenler mi Terkedilmiştir Yoksa İstasyonlar mı? 2000

Salt Lake - 2001
14. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist

Hayatımın Özeti - 2001
25. İFSAK Ulusal Kısa Film ve Belgesel Yarışması, En İyi Video Deneysel Film 2002
1. Sinek Kısa Film Günleri, Gösterim 2003
Antalya Altın Portakal Kısa Film Yarışması Finalist
15. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist
17. Ankara Kısa Film Festivali Finalist

Prag'a Ne Dersin - 2002
Marmara İletişim 2. Üniversitelerarası Kısa Film Günleri, Gösterim 2003
15. Ankara Uluslararası Film Festivali, Ulusal Kısa Film Yarışması, Birincilik Ödülü 2003
1. Sinek Kısa Film Günleri, Gösterim 2003
25. İFSAK Kısa Film Yarışması Finalist

416 ve 417 - 2002
Doktor Z - 2002

Erses Apt No:8 - 2003
Marmara İletişim 2. Üniversitelerarası Kısa Film Günleri, Gösterim 2003
15. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist
26. İFSAK Kısa Film Yarışması Finalist
1. Sinek Kısa Film Günleri, Gösterim 2003

Kendiliğinden Öyküler - 2003
15. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist

Alfabetik Düşler - 2003
Antalya 10. Altın Portakal Uluslararası Kısa Film ve Video Yarışması, Deneysel Kategori Birincilik Ödülü 2004
3. AFM Bağımsız Film Festivali, İf İstanbul, Kısa Film Yarışması En İyi Film Ödülü 2003
3. AFM Bağımsız Film Festivali, İf İstanbul, Kısa Film Yarışması İzleyici Ödülü 2003
2. Yıldız Kısa Film Festivali En İyi Deneysel Film Ödülü
41. Antalya Altın Portakal Kısa Film Yarışması, En İyi Deneysel Film Ödülü 2004
41. Antalya Altın Portakal Kısa Film Yarışması, Halk Jürisi Ödülü 2004
16. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist
1. Amsterdam Kısa Film Festivali Finalist
Düsseldorf Modern Sinema Müzesi Gösterim
Urbini Kısa Film Festivali Gösterim
3. Bursa Kısa Film Festivali Tüm Zamanların En Çok Etki Bırakan Filmi
European Short Film Biennale Ludwigsburg Gösterim

Klecks - 2004
16. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist
3. Signes De Nuis Kısa Film Festivali Gösterim
1. Amsterdam Kısa Film Festivali Finalist
Resfest Dijital Kısa Film Yarışması Gösterim
Düseldorf Modern Sinema Müzesi Gösterim
Urbini Kısa Film Festivali Gösterim
Milano Kısa Film Festivali Gösterim
Beyrut Kısa Film Festivali Gösterim
Sydney Kısa Film Festivali Gösterim
Litvanya Kısa Film Festivali Gösterim
Pompidou Center Kısa Film Festivali Gösterim
İrland Cork Film Festivali Gösterim
European Short Film Biennale Ludwigsburg Gösterim
Reject Festival Rotterdam Gösterim

Hayatımın Özeti (Re-make) - 2005
Marmara İletişim 2. Üniversitelerarası Kısa Film Günleri, Gösterim 2003

Felix und Scorpion - 2007
44. Antalya Altın Portakal Kısa Film Yarışması Finalist
2. Bursa İpek Yolu Film Festivali Finalist
Festival Of Nations Austuria Finalist 2008

Harikalar Diyarı - 2010
Kadıköy Ulusal Kısa Film Yarışması, İkincilik Ödülü 2010

Entrechat - 2012
Massrome Uluslararası Kısa Film Yarışması, Finalist 2012
24. İstanbul Kısa Film Festivali, Ulusal Yarışma Kurmaca Dalı, Yarışma Filmi 2012
2. Fantasturka Türk İşi Fantastik Filmler Festivali, Gösterim 2013

4 yorum:

  1. "Sanatçıları dahi, takipçileri zeki olan akım..." Sürrealizme dair çok doğru bir tespit.

    Başarılı bir kariyer ve 'kendi sinemasını yaratmış olan' sürrealist bir yönetmenin sinemaya, sanata bakış açısı.. rüyaları, yaptığı kısa filmler...ve daha pek çok ayrıntının yer aldığı; Tan Tolga Demirci ile ilginç ve bir o kadar da sürrealizme dair aydınlatıcı bir söyleşiyi gerçekleştirmişsin sevgili Zeugma'cığım çok teşekkür ederim. Bir de ilginç bir tesadüf olmuş son postumda ben de rüyama giren Antik çağ kadınına dair bir yazıyı kaleme almıştım. Bu yüzden Tan Tolga Demirci'nin blog sayfasındaki rüyalar serisini özellikle oldukça merak ettim. En kısa zamanda Tan Tolga Demirci'nin bloğunu inceleyeceğim.

    Sürrealist Yönetmen Tolga Tan Demirci'yi yakından tanımamızı sağladığın bu söyleşi adına, seni tebrik ediyor. Tolga Tan Demirci'ye başarılarla dolu nice sanat yılları diliyorum.
    ----

    Sürrealist akıma dair bireysel düşüncelerime gelince; Sürü olup sürünmek yerine, sürrealist olup, uçmak çok daha anlamlıdır!.. Birinde edilgensiniz, diğerinde ise özgürlüğünüzün zirvelerinde!.. rakamlar, harfler, eşyalar ve dahi sınırsızca şeyler.. tepetaklak olabilir!.. olsun ne çıkar!..ve neler neler çıkmaz ki!.. :) her bir objenin, düşüncenin, hayalin, kurgunun içinde görülen/görülmeyen...ama aslında derinlemesine birbiriyle bağlantılı olan ne çok şey vardır!.. bakış açımızı derinleştiren... düşündüren... şaşırtan...

    Ve sanat iyi ki varsın.. İyi ki sanata ve hayatımıza anlam katan sanatçılarımız var bizim..
    Teşekkürler her birine.. Teşekkürler bir kez daha Tan Tolga Demirci'ye..Zeugma'ya...
    Sevgilerimle...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Her kelimesi ayrı değerli bu güzel yorumun için çok teşekkür ederim Esinciğim.
      Rüya olayı ilginç bir tesadüf olmuş gerçekten.

      Sürrealist akımla ilgili sözlerine ise bayıldım. Aynen ben de öyle düşünüyorum.
      Sürü psikolojisiyle hareket eden kuklalaşmış kitlenin anlamayacağı bir akım. Çünkü onlar hangi ünlü kiminle, nerede, ne yapmış, ne giymiş benzeri ucuzluklar peşinde. Uyutulmaya müsait beyinlerinde derinlik olmadığı kesin! Birkaç beden büyük geliyor haliyle.

      İyi ki ne kadar değerli olduklarını sanatlarıyla, duruşlarıyla ve ödülleriyle kanıtlamış Tan Tolga Demirci'lerimiz var bizim. Hem sanata hem hayata dair umutlarımızı anlamlandıran, tazeleyen.
      İyi ki var onlar! Binlerce teşekkür hepsine.

      Tekrar teşekkür ediyor, seni sevgiyle kucaklıyorum Esinciğim...

      Sil
  2. Sürrealizmi takip eden zeki :)) bir insan olarak, yaz aylarında yazma aralığının çok uzun olduğu dönemde yaptığın ve sayfanda yayınladığın bu söyleşiyi, sanatçının bloğunda geriye doğru gezinirken ve de uzunca bir gecikmeyle yeni görmüş bulunuyorum. Sürrealizmle ilgilenmen ve söyleşiye girmeden önce yazdıkların da oldukça memnun etti beni. Söyleşiyi yüz yüze mi yaptın? Yoksa yazışma ile mi? Sanatçıya sorduğun ilk soru, benim de sık sık kendime sorduğum soruydu. Acaba rüyalarımdan kısa filmler yapılabilir miydi? Kendime sorduğum bu sorunun yanıtını, bu konuda ülkemizin yegane otoritesinin ağzından almak fırsatını verdiğin için de teşekkür ederim sevgili Zeugma.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Hektor, bu yorumun beni ne kadar mutlu etti anlatamam...
      Tolga Bey'in websitesinde rüyalar serisini okurken inan ilk aklıma gelendin. Çünkü biliyordum ki senin de tıpkı bu şekilde rüyalarını anlattığın bir dizin vardı. Ve ben ikinizin arasında o kadar çok bağlantı kurdum ki :) Evet, bu söyleşi blogların durgun, birçok bloggerın yaz tatilinde olduğu bir zaman dilimine rastladı. Yoksa görür görmez ilgileneceğini adım gibi biliyordum.
      Sonuçta işte aklımdan geçenler gecikmeli de olsa gerçeğe dönüşmüş :)
      Öncelikle; söyleşiye başlamadan önce girişte yazdıklarımı beğenmen de beni ''oldukça memnun etti''. Çok teşekkür ediyorum, gerçekten de çok incesin. O girizgahım koskoca bir kitaba dönüşebilir aslında ve konuyla ilgili fikirlerimin nasıl devam edeceğini tahmin etmen hiç de zor değil.
      Şimdi sorularını yanıtlayayım:
      Söyleşiyi keşke yüz yüze yapabilseydim. Bu beni öyle mutlu ederdi ki...
      Tan Bey'in blogunu bir tesadüf sonucu keşfettim ve neredeyse tüm yazılarını okudum. Ve birdenbire yazılarından birinin altına yorum bırakarak onu blogumda konuk etmek istediğimi ya da eğer vakti varsa bir söyleşi yapıp yapamayacağımızı sormak (rica etmek) geldi aklıma. Tan Bey o kadar zarif bir insan ki yorumumu hemen yanıtlayıp ''söyleşiden memnunluk duyacağını'' ve soruları mail adresine beklediğini söyledi..
      Kendine sık sık sorduğun sorunun yanıtını ülkemizin yegane otoritesinin ağzından almana vesile olduğum için özellikle de bunu burada ifade ettiğin için inan çok büyük bir mutluluk duydum.
      Dolayısıyla bu nezaket ve incelik dolu yorumun için asıl ben teşekkür ediyorum sevgili Hektor.

      Sil