anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12/07/2026

Pazar Yerinde Bir Şive Bir Mucize: ''İç İlaç Yok"

Dün cumartesi pazarında dolaşırken dünya tatlısı göçmen bir ninenin tezgâhı önünde durdum. Önündeki taze, kütür kütür salatalıkların üzerine öyle muzip ve gülümseten bir fiyat etiketi koymuştu ki, fotoğrafını çekmeden duramadım. Muhacir şivesinin o kendine has samimiyetiyle kâğıda yazdıkları ''Hiç ilaç yok, tamamen doğal'' demek istiyordu. Telefonumla anı ölümsüzleştirirken, zihnim beni birden yıllar öncesine, hayatımın en yorucu; ama en güzel yolculuklarından birine ışınlayıverdi.

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı tatiliydi. Kapadokya’ya uzanan ve 14 saate yakın sürmüş o bitmek bilmeyen 4 günlük okul gezisinin tam ortasındaydık. Oraya vardığımızda hepimizin göz kapakları ağırlaşmış, uykusuzluk ve yol yorgunluğu omuzlarımıza çökmüş, zihnimizi ve bedenimizi yavaşlatmıştı. 

Kısa bir süre içinde yol kenarında tezgâhlarda salatalık satıldığını gördük. Okul müdürümüz hemen öne atılıp ''Arkadaşlar, çocuklar! Bu salatalıklar sizi kendinize getirir. Hemen birer tane alıp yiyin!'' dedi.

28/07/2023

Doktora Sınavı Anısı

Yazdığı kitaplar, düzenlediği seminer ve konferansların yanı sıra; hepimize ilham verip gönüllerimize taht kuran güler yüzü, sevgi dolu babacan halleri ile ülkemizin en değerli bilim insanlarından psikolog yazar Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu'na ve özellikle de anlattığı önemli bir anısına yer vermek istedim bugün. 

Eşi Yıldız Hanım tarafından kendisini 'bilen değil, öğrenen insan' olarak tanımladığı, hayata hep bir öğrenci gibi baktığı ve karşısındaki kim olursa olsun, herkesi insan onuru eşitliği içerisinde dinlediği ifade edilen canım Doğan Hoca'nın başka türlü davranması asla beklenemezdi zaten. 

1938 yılında Mersin'in Silifke ilçesinde doğan ve 11 çocuklu bir ailenin en küçük çocuğu olan Cüceloğlu'nun 10 yaşındayken annesini kaybettiğini, annesizliğini ve ona olan özlemini; kendisiyle yapılan bir röportajda annesinin ölümünden sonrasını ''Annen yok, kimsen yok'' cümlesi eşliğinde gözlerinden yaşlar süzülerek anlattığı videodaki acısını hangimiz içimiz kan ağlayarak yüreğimizde hissetmedik ki?

28/08/2016

Kargaların İntikamı

Karga, La Fontaine'in fabllarında ya da çocuk şarkılarında neden aptal bir kuş türü olarak gösterildi hiç anlamamışımdır.
Küçüklüğümden hatırlarım, ''Çıktım baktım o dala, Bu karga ne budala!'' diye bas bas bağırarak şarkı söyleyen çocuk koroları vardı.
Güya tilki çok akıllı ve kurnaz, karga aptalmış...

Oysa kargaların zekası inanılmaz sonuçlar alınan pek çok bilimsel deneyle tescillendi. Ne aptalı? Tam tersi! Hadi farketmediniz, ''budala'' yaftası yapıştırmak da neyin nesi, anlamadım gitti!

Kargaları bet sesli, kapkara ve asık suratlı bulup sevmeyen pek çok insanın aksine, zeki hayvan olduklarını iyi bildiğimden olsa gerek ben çok severim. Hatta bu yüzden dış görünümleri daha da sevimli gelir bana. O simsiyah parlak tüylerin arasından parlayan cin gibi bakışları, bariz bir ciddiyet kaplamış suratları harikadır:) Zeki, mağrur ve asildirler bence... Ağzındaki cevizle göğe iyice yükselip kırılsın diye asfalta atan ve uygun bir an kollayıp aşağı inerek o cevizi afiyetle yiyen karga görmüştüm. Siz ya da çevrenizden birileri de mutlaka görmüştür. Kargalar bunu çok yapıyor...

Dün kargaların hiç bilmediğim bir özelliğini daha öğrendim: Birlik, beraberlik ve dayanışma ruhuyla intikam almak
Olay ara sıra süt almaya gittiğimiz yakın köylerden birinde yaşayan ve hayvancılıkla uğraşan bir ailenin başına gelmiş.

Gerçek bir hikâye. Yaşlı adam yaşadıklarının şaşkınlığını, heyecanını halen atamamıştı ve anlatma ihtiyacı içindeydi.
(Hoş, ben de halen atamamış durumdayım.)


- Şu gördüğünüz yalak* var ya kızım. Oraya kargalar dadandıydı.
- Su içmeye mi geliyorlardı? Hava çok sıcak. İçsinler tabii. Hem sevaptır.
- İçsinler; ama gitgide çoğaldılar. Siz deyin 50 karga, ben diyeyim 100.
- Kuyudan su basınca takviye olmuyor mu?
- Oluyor; ama yalağın içini pislikle, döktükleri tüylerle doldurmaya başladılar. En sonunda ineklerim oradan su içmemeye başladı!
- Ne yaptınız peki?
- Kovalayınca gitmiyorlardı. Ben de en son çare, içlerinden birini tüfekle vurdum. Hepsi birden uçup yok oldular. İbret olsun, bir daha gelmesinler diye de vurduğum kargayı kanatlarından bağlayıp ortalık yere gerdim.
- Eyvah eyvah! Gelip gördüler mi peki?
- Geldiklerini görmedik. Tam sevindiydik ki, bi boşluk bulup bizim bicileri öldürüp gitmişler...
- Nasıl yani??!!
- Bizim hanım kuluçkadan yeni çıkan civcivleri hava alsın diye avlunun ortasına çıkardıydı. Kaçmasınlar diye üstlerine de koca bir elek kapatırdı. Eleğin üstünden gagalayıp civcivlerin hepsini telef etmişler. Etrafına da tüylerini döküp gitmişler...
- ???!!!


* * *


Gerektiğinde kıran kırana hak arayan, gerektiğinde çevrecilik ruhunu ortaya koyan
bu zeki yaratıklar neden sevilmez ki?




*yalak: Hayvanların su içtikleri taş veya ağaçtan oyma kap


(İlk Görsel: Flickr)


03/06/2012

Kelimelerin Arkası

Semt pazarında, her zaman alışveriş yaptığım tezgâhın başında eteklerinde kendine hiç rahat vermeyen iki küçük çocuğuyla genç bir kadın vardı dün.
Büyük olan oğlandı, dört yaşlarında var ya da yok.
Diğeri taş çatlasa ondan bir yaş küçük, minik bir kız.
Kadın, istediği 1 kilo domatesle biberin tartılmasını beklerken, tezgâhın önünde sıralı kasalardaki kayısıları karıştırıyordu çocukların ikisi birden.

Anne ''Yapma! Bırak onu! Şimdi döveceğim ama!'' gibi cümlelerle çocuklarını zaptetmeye çalışırken, pazarcı kadın:
''Alsınlar hadi. Birer tane yesinler,'' dedi.
Anne çıkarmadı sesini...

Elindeki kayısıyı iştahla yiyen oğlan, ''Muuzz!!!'' diye bağırdı sonra.
Anne duymazdan geldi... Oğlan kelimeyi yineledi.
Minik kızın sesi de eklendi... İkisi birden ''Muuzz!!'' deyip başka bir şey demiyor, anne duymadıkça yükseltiyorlardı seslerini.

Ardından, yerden yere atmaya başladılar kendilerini...
Anne elindeki iki küçük poşetin parasını ödedi.
Hiç değiştirmediği tepkisiz haliyle, ağlayan çocuklarını eve götürmek üzere çekiştirdi.
Ama bu mümkün değildi.
Gitmek istemeyen çocuklar çığlık çığlığa direnmekteydi.
Kafam kazana dönmüş, daha sıra bana gelmemişti...
Kadının giyim kuşamı iyiydi. Birer tişört ve pantalon giydirdiği çocuklarınki de fena değildi.
''Herhalde evde muz var ki duymazlıktan geliyor'' diye düşündürdü beni.
Ama, ''Birer tane muz al bari şunlara. Sussunlar,'' diyen pazarcıya,
''Alamam. Param yetmez,'' dedi !!!???

O an öyle derin bir sessizlik gerçekleşti ki...

''Şu arkadaki sapı kopmuş olanlar kaça?'' deyip bozdu genç kadın sessizliği.
Pazarcı ''Onların sapı kopmuş değil. Ayırdım öyle,'' dedi.
Daha fazla sabredemeyip ''Tartsana iki tane. Bir bakalım,'' dedim.
Tartıldı iki muz. ''1,5 TL tuttu,'' dedi pazarcı.
''Alamam. 1 TL tutsaydı belki,'' dedi kadın...

Gururunu incitirim korkusu ağır bastığından herhangi bir şekilde müdahale edilemiyordu...
Bütün bunlar yaşanırken insanın nasıl da canı yanıyordu...
''Tart şuradan iki kilo muz! Doya doya yesin çocuklar evde!'' deyip parasını ödemekti aslında aklımdan geçen. Lakin, çözüm müydü bu gerçekten?

Tartılan iki muzun 50 kuruşunu ödemek gururunu incitmezdi elbette.
1 lirayı uzattı anne, 50 kuruşu ise benden...
'
'Bunlar çok yaramaz. Sakın üçüncüsünü düşünme!'' dedim kadına giderken...
Dedi ki: ''Hayatta düşünmem zaten!''
Oysa bu kelimelerin ardında ne gizliydi, öyle iyi biliyorduk ki ikimiz birden...


(Görsel: superstock.com)


21/01/2011

Dolmuş Parası

Önünden sürekli geçtiğim ve daha yolun başındayken incelemeye aldığım üç katlı, özel bir kız öğrenci yurdu burası.

Anayoldan dar bir sokakla sapılıyor ve ben garip bir duyguyla her seferinde bu yolu tercih ediyorum. Görüş alanıma girer girmez işte yine tamamen binaya odaklanmış durumdayım.

Bahçesinden, her birinde yazdan kalma, lacivert rengi hafif solmuş şemsiyeler bulunan oval masalar halen kaldırılmamış.
İyi havalarda o masalarda bir şeyler atıştırıp çay içen, sohbet eden genç kızların neşeli kahkahaları çınlamıyor artık bahçede. Havluya sarılmış saçlarıyla balkonlarda çamaşır asan kimse de yok.

Kilometrelerce uzaklardan, evinden, ailesinden kopup gelmiş genç kızların yaşadığı bu mekan, pencerelerden taşıp her yanını çevreleyen, hatta neredeyse elle tutulup gözle görülür hale gelmiş ve sanki içinde kendi öğrenciliğimi de gördüğüm yoğun bir özlem tabakasıyla kaplı.

Binanın bahçe duvarının köşesinde yurtta kalan kız arkadaşını bekleyen ve zaman zaman saatine bakan bir delikanlı gözüme takılıyor. Çok sık gördüğüm sahnelerden biri bu. Ve akabinde yurdun ana kapısında son derece güzel bir genç kız beliriyor. Bu arada iyice yaklaşmış durumdayım...

Yüzünde belirmeye başlamış utangaç tebessümlerle merdivenlerden hızla inen genç kız göz kamaştırıcı güzellikte. Koşar adımlarla kendini bekleyen delikanlıya doğru ilerliyor. Birbirlerine sevgiyle sarılırken hiç ayrılmak istemiyor gibi bir halleri var. Bahar tazeliğindeki parfüm kokuları ortalığı sarmış durumda. Bu kokuyu o an, gençliğin, masumiyetin, sevgiliye olan özlemin yoğunlaşıp dalga dalga yayılan hali olarak algılıyorum. Yüzüme gülücükler yerleşiyor...

El ele tutuşuyorlar. Onlar önde ben arkada ilerliyoruz...

18/11/2009

Yazgı mı?

Pazar günü erkenden çalan zille uyanıp kapıyı açtığımda yaklaşık iki aydır görünmeyen vazgeçilmezimiz, rutin ziyaretçimiz yine huzurdaydı. Bu kadar erken saatte gelmemesini ne yaptıysak anlatamadığımız ve en son gördüğümde hamile olduğunu bildiğim genç dilenci kadındı gelen.
Her zamanki gibi yanında getirdiği beş altı yaşlarındaki küçük oğlu ile birlikteydi.

İlk dikkatimi çeken yeni doğmuş bebeğini bir bez parçasıyla sırtına bağlamış olduğuydu. Bebeğin oradaki varlığı beni değişik duygulara sürükledi birden. Heyecanlandım...
- Güle güle büyüt bebeğini. Kız mı erkek mi ?
- Sağol ablacığım. Kız...
- Görebilir miyim ?

Bana fırsat bırakmadan seri hareketlerle bebeği bir hamlede arkasından çekip kucağına aldı.

Öyle tatlıydı ki ! Minnacık, zeytin gözlü, gülümseyen harika bir bebek !
- Ayy, canım..! Ne kadar güzel !
Daha sözlerimi bitirmeden;
-Ablacığım inan evde bir lokma ekmek yok. Adam çalışmıyor. Soğuktan donuyoruz. Üstümüze giyecek bir şey yok, şeklinde sıralamaya başladı.

Bunları dinlerken gözüm ister istemez annesinin sarfettiği her kelimeyle suratı şekilden şekle giren küçük oğlana gitti. Çocuğun duyduğu derin üzüntü o kadar belli oluyordu ki ağlamak üzereydi. Gördüğüm bu tablo yüreğimi dağlamıştı. Hem de çok fazla...

Oğluna bakmakta olduğumu farkeden kadın,
-Ablacığım bak, pantolonu yırtık, bak istersen. Başka giyecek bir şeyi yok.

Çocuk zaten üzüntüden kahrolmuş durumdayken bir de bu sözler onu ne hale sokacaktı şimdi.
-Aaa..? Neden öyle diyorsun annesi. Yırtık pantalonlar moda. Hem çok pahalıya satılıyor. Çok güzel onun pantalonu. Değil mi canım ?

Çocuk sevinçle başını salladı. Bu sözler onu inanılmaz mutlu etmişti. Tıpkı kardeşininkine benzeyen simsiyah gözlerinden sevinç yansımaktaydı bu kez. Gülümsemeye başlamıştı.

Üzülmüştüm çok. Bir can dünyaya gelmişti ve daha ne olduğunu anlamadan annesiyle birlikte dilenmeye çıkmıştı.
Ya abisi ? Yaşıtları sıcacık evlerinde her türlü imkan içindeyken onun minicik yüreği hak ediyor muydu bu acıları ? Hepsinden öte anne yüreği nasıl dayanabiliyordu yaşadıklarına ?


Dünyaya onlardan biri olarak gelme ihtimalimiz vardı. Yüksek bir ihtimaldi bu üstelik.

Yazgı dedikleri bu muydu ?

19/04/2009

Alman Misafiri Kıskanmak


Mesleğimin ilk yıllarıydı. Tayinim sahil kentlerinden birine çıkmıştı. Turistik bir yerdi burası. Yazın özellikle, iğne atsan yere düşmüyordu. Deniz, orman ve şehir muhteşem bir şekilde iç içe geçmiş, şahane bir manzara oluşturuyordu.

Okula gittiğim yol kartpostalları kıskandıracak güzellikte, girdiğim sınıflar full deniz manzaralıydı. Çocukluğumun geçtiği ve üniversite okuduğum şehirlerde deniz olmadığından bu bana ilahi bir lütuf gibi geliyor, gözlerime inanamıyordum.
Arkadaşlarımın çoğunun tayini mahrumiyet bölgelerine çıkmıştı. Güzel yurdumda bayrağımın dalgalandığı her köşeye heyecanla gitmeye hazır olan ben, yine de bu harika şehirde çalıştığım için her sabah şükretmekten kendimi alıkoyamıyordum.

O yıl aynı okulda çalıştığım bir meslektaşımla bir daire kiralamıştık.
Ev sahiplerimiz Almanya’dan kesin dönüş yapmış, bizimle her yönden ilgilenip ailemizi aratmamaya çalışan orta yaşlı bir çiftti. Apartmanın giriş katında pastane işletiyorlardı ve kızları da öğrencimizdi.

* * * *

Bir hafta sonu kapı zilimiz uzun uzun çaldı. Heyecanlı bir durum vardı sanki. Hemen koşturup açtık. Karşımızda ev sahibimiz Hüseyin Bey ve yanında kocaman sırt çantasıyla gözleri gülen güzel bir Alman genç kız vardı.
Hüseyin Bey gülerek aynen şu cümleyi kurdu ve koşarak uzaklaştı:
- Alın, bu sizin olsun!

Oy oyy! Çok sevindik bu işe. Hazirandı ve sınav dönemiydi. Canımız sıkılıp duruyordu. Nilgün’le birbirimize baktık ve gözlerimiz parladı. Ben zaten lise yıllarımdan beri turistlerle sohbete, onlara yardım etmeye bayılan biriydim.

Evde 3 kişi olmuştuk artık. Ben, Nilgün ve Kerstin.
Nilgün’de Almanca hiç yok, çok az İngilizce biliyordu. Kerstin’de de çok az İngilizce var. Bu yüzden ikisinin anlaşması mümkün görünmüyordu. Aralarında tercümanlık yapmaktan canım çıktı ama değdi doğrusu. O yaz birlikte geçirdiğimiz 10 günün her saati ve dakikası ayrı bir zevk, ayrı bir komediydi. Hiç o kadar güldüğüm bir kesit yoktur hayatımda.
Yaşadıklarımızın hepsini buraya yazsam sayfalar almaz. Şimdi kısacık bir pasaj:

Geceleri dışarı çıkmadığımız için canımız sıkılıyordu. Televizyon Kerstin anlamadığı için zevk vermiyordu. İşte öyle bir akşam;
Nilgün -Ayy şuna bak. Ne kadar güzel bir kız ya! Bir de makyaj yapsak kimbilir nasıl şahane olur! Afet olur valla...
Ben -Sana makyaj yapmak istiyormuş, kabul eder misin?
Kerstin -Eveet !! Canımız sıkılmaz. Merak ettim, nasıl olacağım, yapsın !!
Ben -Kabul ediyor Nilgün, hadi o zaman başla !
Makyaj yapmak Nilgün’ün en büyük hobisiydi. Koşa koşa gidip malzemelerini getirdi.
Önce krem çıkardı. Yerde halının üzerinde işe başladık. Kerstin ortaya bir gelin edasıyla oturdu. Ağzı kulaklarındaydı. Nilgün hemen önüne dizüstü, bense tercüman seyirci rolü üstlenmiştim yanıbaşlarında.
Nilgün kremi eline alıp;
- Önce güzeelce bir kremleyelim. Ayy..Cilde bak yav kaymak gibi. Bir de benimkine bak, sivilce kaynıyor. Ey Allahım beni de göör!
Ben - Cildinin çok güzel olduğunu söylüyor.
Kerstin - Wie ein Baby!
Ben - Nilgüün..! ''Bebek gibi'' diyor bak ..
Nilgün - Anladım, anladım, tercümeye gerek yok. Hııhh! Hattirsin ordan!

Nilgün o an sinirlenip bu sözleri sarfederken Kerstin ile göz gözeydi ve aralarında sadece 5 cm kadar bir mesafe vardı. O kadar komik bir andı ki, gülmekten ölecektik neredeyse.

Tabii neden güldüğümüzü Kerstin'e açıklamak zor oldu...


31/03/2009

Özden Öğretmen'e 1 Nisan Şakası

Bu yazı tamamen yaşanmış bir hikâye...
Daha başında bir uyarı yapmam gerekiyor ki; içindeki detaylar herkesin kaldıramayacağı türden.
Bu yüzden midenizle ilgili ciddi problemler yaşamak istemiyorsanız okumanızı önermiyorum.

* * * *

Olay küçük bir şehirde seçmece öğrencilerin bulunduğu bir Anadolu Lisesi'nde geçiyor.
Sınıftaki öğrenciler oldukça zeki, bir o kadar da haylaz. Ama bu haylazlık tahmin edebileceğiniz ölçülerde değil. Çok daha fazlası... O kadar çekilmeyecek boyutlarda ki ben dahil bu çocukların derslerine giren her öğretmen resmen boğulmakta, ders çıkış zilinin çalmasını dört gözle beklemekte ve zille birlikte derin bir ''Ohh!'' çekerek kendisini dışarıya atmaktadır.
Kız öğrenciler her zaman için erkek öğrencilerden daha uslu olur, diye bilinmesine rağmen bu sınıfta böyle bir kavram da olmayıp, haylazlık konusunda kız, erkek herkes birbiriyle yarışmakta, tenefüslerde, derslerde, hatta yazılılarda bile kimse kimseye nefes aldırmamaktadır. Tek tek Disiplin Kurulu' na gidip durdukları yetmezmiş gibi defalarca toplu olarak gitmek onlar için sıradan bir olay, daha doğrusu zevk haline gelmiştir. Unutmadan söylemek gerek ki; bugün aynı okulda halen böyle bir sınıf gibisine rastlanmadığı, hiçbir tarihte de rastlanamayacağı, verilen örneklerle anlatılıp duruyor.

Şimdi konuya girelim:
Bahsettiğim bu sınıf öylesine görülmemiş bir 1 Nisan şakası gerçekleştirdi ki sanki efsane olmuş, hâlâ dillerde...

Özden Hanım sınıfın ''İngilizce Fizik'' dersi öğretmeni olup, öğretmenliğe başlayalı henüz 3-4 ay olmuş, esmer güzeli, gencecik bir kızdır. Yapılacak şakayı en az hasarla atlatmaları için çoktan kurban olarak seçilmiştir bile. İkinci kurban ise yine bu sınıfta okuyan ve son derece sessiz, efendi bir çocuk olan Kaymakam'ın oğlu Tolga'dır. Çok isabetli bir seçimdir, çünkü her türlü cezadan yırtma garantisi veriyor gibidir. Üstelik isterse uymasın onlara, çekeceği vardır zavallı Tolga'nın...

Plan hazır, başrol oyuncuları ve tüm sınıf hazır, 1 Nisan gelip çatmıştır.
Özden Hanım derse girer ve ders başlar. Şüphe çekmemek adına şakayı başlatmak için dersin tam ortası seçilir.
Ve birden Tolga aniden rahatsızlanır.
- Ayy, off, off... N'oluyor bana?
Midesini tutarak kafasını sıraya koyar, bitkin görünmeye çalışmaktadır. Birkaç arkadaşı yanına gelir. Özden Hanım panik içinde,
- Ne oluyor Tolga, neyin var?
Genç öğretmen ne yapacağını şaşırmış durumda, telaşla hemen Tolga'nın yanına gider. Gider ama o gelene kadar Tolga midesinde ne var ne yok çıkarmıştır bile sıranın üstüne...

İşte tam bu sırada Tolga'nın yanındaki, önündeki, arkasındaki arkadaşları, kim var kim yok aniden ve son derece seri hareketlerle oraya toplanır ve ellerine hazırladıkları ekmek parçalarını sıranın üzerindekine batırıp batırıp yemeye başlarlar.
Özden Öğretmen gördükleri karşısında gözleri yerinden fırlamış vaziyette önce donup kalır. Sonra dakikalarca çığlık atar. İki eliyle ağzını tutup öğürmeye başlar ardından. Ve en sonunda da ağlaya ağlaya sınıfı terk eder. Çığlıkları koridorlarda yankılanmaktadır hâlâ...

Öğretmenlerine yaptıkları şaka umduklarından daha büyük bir başarıyla gerçekleşmiştir, mutludurlar.
Hepsi zafer kazanmış edasındadır ve gülmekten kırılmaktadırlar arkasından...

* * *

Sıranın üstündekini nasıl mı yediler? El çabukluğuyla tabii ki. Genç öğretmen Tolga'nın yanına gelene kadar, diğer öğrenciler kaşla göz arası önceden prova edilmiş bir hızla ve göstermeden, evlerinden getirdikleri bir tabak menemeni silip parlattıkları sıranın üzerine dökmüşlerdi...

Evet... Yedikleri menemendi...


Gariptir ki bu çocuklar kadar da başarılı bir sınıf daha görülmemişti okulda. Çünkü olayın kahramanları olan bu öğrencilerin tamamına yakını en kaliteli üniversitelere, üstelik çoğu da derece yaparak girdi ve şu anda en üst makamlarda, koltuklarda yerlerini almış durumdalar.

İşin en garip yanı ise; öğretmenlerini gördükleri zaman (genellikle yaz tatillerinde) inanılmaz derecede saygı ve sevgi gösterisinde bulunuyorlar :)



24/03/2009

Terminalde Şaşkınlık

Emanetten valizlerimizi almış, biraz sonra gelecek olan olan otobüsümüzü beklemeye koyulmuştuk. Yolculukta atıştırılmak üzere hazırlanmış, içinde yiyecek bulunan küçük çantamız yol boyunca yanıbaşımızda olmalıydı.
Otobüse bindikten sonra arkamızda hiçbir şey unutmama gayretiyle bize yolculuk boyunca eşlik edecek olan tüm eşyalara ve nerede durduklarına son bir kez daha göz atıp hiç de rahat olmayan, üstelik ne akla hizmetse metalden yapılmış terminal koltuğuna yaslandım.
Otobüsümüzün hareket etmesine yaklaşık bir saat kadar bir zaman vardı.

Birden hemen yanıbaşımızda yalnız başına oturan bir kadın farkettim. Nur yüzlü ve yaşlı bir kadındı. Yorgun olduğu anlaşılan ayaklarından küçücük siyah iskarpinlerini çıkarıp bağdaş kurmuş, en az ayakları kadar yorgun olduğu hissine kapıldığım gözlerle etrafına bakınıyordu. O an gözgöze geldik.

-Saat kaç yavrum?
-Sekiz buçuk,teyze. Senin araban kaçta?
-Dokuz buçukta yavrum.
Birdenbire içimde sonsuz bir merak duygusu gelişmişti. Bu kadar yaşlı bir kadın böyle büyük bir şehirde yalnız başına buraya nasıl gelmişti? Nereye gidiyordu? Yolculuğa dayanabilir miydi yorgun bedeni? Gideceği şehir çok mu uzaktı? Sorularım kafamda gitgide içinden çıkılmaz bir hal almaya başlamıştı.
Kadına şöyle bir baktım. Son derece temiz giyinmişti. Başında beyaz bir örtü vardı. Bağdaş kurduğu ayakları yün eteğinin içinde kaybolmuştu. Epey sonra farkettim elinde bir tespih olduğunu ve ağzının farkedilmesi güç hareketlerle dua okuduğunu. Çok güzel ve nurlu bir yüzü vardı. İzlediğim detayları ile ilahi bir görüntü sergilemekteydi. Ağzımdan çıkıverdi.
-Kaç yaşındasın teyze?
-Hıı? Ne dedin yavrum?
Sesimi biraz daha yükselterek,
-Kaç yaşındasın teyze, diyorum..
-Doksan yedi..
İnanamadım.. Taş çatlasa 70-75 arası bir görünümdeydi. Bir insan 97 yaşında böyle görünebiliyordu demek. Mucize gibiydi. Acaba yaşlı olması nedeniyle yaşını unutmuş, saçmalıyor olabilir miydi? Evet, öyle olmalıydı. Kesinlikle en az yirmi yaş daha genç görünüyordu..
Ama doğru da olabilirdi. Son derece bilinçli söylüyordu çünkü. Kafam karmakarışık olmuştu birden.
Şimdi kadının nereye, nasıl gideceği ile ilgili endişelerim yerini korkuya bırakmıştı. Yanlış giden bir şeyler vardı sanki. Bir şeyler yapmalıydım bu kadın için. Gerekirse yanımıza alıp kendi evimize götürme fikrinin dahil olduğu planlar yapmaya başlamıştım.
Bir yandan da ''Ben de bu yaşa kadar yaşar mıyım acaba? Nerde canım, bu kadın eski toprak'' ya da ''Bu nur yüzlü kadında demek ki özel bir gen mevcut. Allahım nelere kadirsin. Bu yaşta bir kadının bu kadar güzel ve sağlıklı kalabilmesi mümkünmüş demek. Gözlerimle gördüm, yaşadım'' şeklinde şaşkınlık cümleleri uçuşmaktaydı kafamın içinde..
-Yolculuk nereye,teyze?
-Sinop'a.. Kızımla damadım orada, onların yanına.
-Aa !! Çok uzak orası ama, nasıl gideceksin?
-Burada gelinimde duruyordum. Şimdi onlar çağırıyorlar, onlarda kalacağım biraz da..
Sonra ben hiçbir şey sormadan devam etti. Eliyle işaret ederek,
-Bak, taa şurda bir adam dikiliyor ya, işte o benim oğlum. Şimdi beni otobüse bindirecek. İndiğimde kızımla damadım karşılayacak. Çok istediler''Biraz da gel,bizde kal''diye. Benim üç aylığım var, rahmetliden kalma. Sağolsunlar çocuklarım çok sever. Beni hep isterler. Orada dikilen oğlum var ya. İşte o en küçük çocuğum. 62 yaşında, onu 35 yaşında doğurdum.

Aman Allahım, bu nur yüzlü kadın doğru söylemişti yaşını. Hiçbir yanlışlık yoktu hesapta. Yani 97 yaşındaki bu kadının akıl sağlığı da muhteşemdi.
Biraz sonra camlı kısımdan açık havada sigara içtiğini gözlemlediğimiz oğlu oralarda bir süre daha oyalanıp yanımıza yaklaştı.
Annesiyle muhabbet ettiğimizi anladığını sezdirerek gülümsüyordu. Nur yüzlü:
-İşte oğlum bu. Pek iyidir. Pek severim ben onu, o da beni. Pek namazkar..
O kadar düzgün ve bilinçli konuşuyordu ki söylediği her şey doğruydu.

Adam başını sallayarak doğruladı. Şaşkınlıktan donakaldım. Çünkü oğlu neredeyse babası gibi görünüyordu. Üstelik de onu 35 yaşında doğurmasına rağmen. Kime sorsanız kesinlikle öyle zannederdi.
Nur yüzlü ayaklarını eteğinin içinden çıkarıp iskarpinlerini giydi, doğruldu. Toparlandılar ve bize ''İyi yolculuklar'' dileyip onu Sinop'a götürecek otobüse yöneldiler.
Üzülmüştüm ardından. Yolu çok uzundu, dayanabilecek miydi? Tek başına nasıl gidecekti?

O gün orada bunları yaşadıktan sonra benim için başka bir boyut daha kazanmıştı sanki hayat. Nur yüzlü sık sık aklıma geliyordu. Ardından üzülmüştüm ve çok sevmiştim ben onu. Hiç unutamayacaktım artık.
İnsan doğar, yaşar ve ölür. En basit haliyle bu üç kelimeden ibarettir hayat.

Yaklaşan sona doğru ne halde olacağız? Beden ve ruh sağlığımız nasıl olacak? Kaç yaşına kadar yaşayabiliriz? Son günlerimizi nerelerde, kimlerle geçireceğiz?

Yok canım yok. Kendimi 97 yaşındayken sapasağlam ve üstelik de ortalama 70 yaşında bir oğulla yan yana hayal bile etmem mümkün değil zaten.
Olmuyor...

11/03/2009

Buruk Tebessüm

İnsanı insan olduğu için sevebilmek. Hiçbir çıkar gözetmeksizin...
Bu sevginin geri dönüşümünü alabilmek ondan. Gözlerinden yansıyan hüzün dolu mutluluğu, o an yaşadığı buruk sevinci kalbinin derinlerinde sıcacık bir şekilde duyumsayabilmek.
Dünyada bundan daha güzel hiçbir şey yoktur...

Mümin Amca yürüyüş güzergâhımda her gün rastlamakta olduğum bir çoban. Köyü birkaç kilometre uzakta.
Bu yaşında yağmurda, karda, taşların, toprakların üzerine oturarak üç kuruş uğruna çobanlık yapması yürek dağlayıcı.

Yaklaşık yüz kadar koyundan sorumlu.
Koyunlarla bazen konuşuyor, bazen kızıyor onlara...

Bu fotoğraftan on dakika kadar önce elindeki sopayı yanlarına fırlatmıştı ve koyunların hepsi bir araya geldiler. Sanıyorum işaret dili var aralarında. Büyük bir ihtimalle küçücük bir çocukken yapmaya başladığı mesleğinde geliştirdiği taktiklerden biri olmalı bu.

Uzunca bir süredir her Allah'ın günü karşılaşmakta olduğumuzdan onunla aramızda bir yakınlık doğdu. Önce selamlaşmaya, sonra da karşılıklı hal hatır sormaya başladık.

Buna alışık olmadığı o kadar belliydi ki. Bizimle konuşurken insan olduğunu hissetmekteydi sanki. Üstelik utanarak... Fotoğrafını çekmek için izin istediğimde memnuniyetle kabul etti.

Yaşlanmış yüzündeki yıllanmış acı ve hüzünlerin aksettiği tebessümü ne yapsa değiştiremiyordu.
Fotoğrafa bile yansımıştı bu :(

Ama ''hayat'' idi bunun adı. Ve ne yazık ki bazıları gibi o da, daha en başında 1-0 yenik başlamıştı...


-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------





Bu yazımı 15 Mart 2009 tarihinde yayımlayan
HABERTÜRK Gazetesi'ne teşekkürler...



03/01/2009

Gaf'ın Böylesi


Bilmeden,farketmeden yersiz bir davranışta bulunmak, başkasını kıracak incitecek türden sözler konuşmak durumuna ''gaf yapmak'' diyoruz. Bildiğiniz gibi diğer anlamları ''pot kırmak' ya da ''çam devirmek''.
Kimi zaman ''baltayı taşa vurmak'' da aynı kapıya çıkıyor.
Ne kadar zengin bir dilimiz var. Canım Türkçem.. İçine düştüğümüz her türlü durum için istemediğimiz kadar deyim ve atasözü sermiş önümüze. Tepe tepe kullanmamız için.
Bu arada ''tepe tepe kullanmak'' deyimini de ''sakınmadan,dilediği gibi,hoyratça kullanmak'' anlamıyla yeri gelmişken kullanayım dedim.
Ben size söylemiştim. Neredeyse anlatacağımız her konu için bir deyim ya da atasözü mevcut dilimizde.

Gaf yapmayan insan var mıdır ki? Hiç sanmıyorum.
Bir kere tarih ünlülerin gaflarıyla dolup taşmış durumdadır.
İlk aklıma gelen Bush'un ''Nijerya önemli bir kıtadır'' demesi.
Daha sonra aklıma hemen başbakanlığı gaflarla tepeleme dolu olan Tansu Çiller geliyor. Belediye zabıtasını ''Merhaba asker! '' diye selamlamasını duymayan var mıdır? Ya da ''Trabzon'u Akdeniz'in incisi yapacağız!'' sözlerini.
Çiller'in bence en komik gafı Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'e Haydar Ali Bey demesidir :)

Gelelim Recep Tayyip Erdoğan gaflarına. Onun gafları nedense az önceki örneklere pek benzemiyor. Yani pek masumane değil. Karşısındakini küçümsemenin yanısıra bir an önce başından savma telaşına girerek söylenmiş,yani sinirlendiği için nispeten bilinçle sarfedilmiş sözler.
Onunla ilgili ilk aklıma gelen ; yoksulluk nedeniyle böbreğini satmak zorunda kalan bir vatandaşın açtığı pankartı okuyup:''Burası sakatatçı değil kardeşim!'' demesi. Daha sonra başka bir vatandaşa ''Ananı al git buradan!'' şeklinde sinirlenmesi, ''Memur zeytini bir lokmada yemesin'' şeklindeki bir gafla memurun tasarrufa yönlendirilmek istenmesidir ki sanırım Fransız tarihindeki ''Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler'' gafından çok daha içler acısı bir örnektir bu..

Bu konu nereden mi aklıma geldi? Geçen akşam katıldığımız bir aile toplantısında konu ''gaf'' idi çünkü. Kısa bir süre önce yaşanmış öyle ilginç bir örnek anlattılar ki gülsek mi ağlasak mı bilemedik önce. Tabii ben duramayıp dakikalarca güldüm :)

Birbirleriyle sık sık görüşüp samimi olmuş iki bayan bu kez eşleriyle birlikte akşam ziyaretlerinde de görüşmeye karar vermişler. Ve kocalarına da karşı tarafla ilgili ön bilgiler vermişler tabii. Eşlerin, çocukların ismi nedir, kaç kişidirler, ne iş yaparlar türünden bilgiler..

O akşam gidilecek evdeki hanımın adı Funda, dört yaşındaki kızlarının adı ise ''Ayşe'' imiş. İlk etapta herkesin aklına aynı şey geliyor. Yani annenin adı Ayşe, kızının adı Funda imiş gibi, değil mi?
İşte Funda Hanım'lara o akşam ilk kez ailece ziyarete gelen arkadaşının eşi de koltuğa oturur oturmaz böyle bir yanılgıya düşüp annesinin kucağında oturmakta olan küçük kızı sevmek isterken nasıl bir söz sarfetmiş dersiniz :
-''Fundaa !! Gel, hadi gel bakayım, gel kucağıma otur, seveyim..
Ve daha komiği adamın hemen yanında oturmakta olan eşi bacaklarını durmadan çimdikleyip uyarmasına rağmen adam dizlerini göstererek devam ediyormuş,
- Fundaaa !! Hadi bak gel,koş dizime otur :)


16/11/2008

Kafedeki İlginç Çift

Ankara'nın en lüks semtlerinden birinde bir kafeydi burası.Sabahın erken saatleriydi. Yapılması gereken bir sürü işimiz olduğundan erken kalkmış ve hafif bir kahvaltı yapmak üzere buraya gelmiştik.
Özelliğimdir; bir yere gittiğimizde etrafımda ilginç insan profilleri arar ve fazla farkettirmeden incelemeye alırım. Tabii bunu vaktim varsa yapıyorum. Çünkü boş boş beklemektense yapılacak en güzel iştir bana göre.
Üstelik oldukça keyiflidir.

Sipariş ettiğimiz kahvaltıyı beklerken bir hayli vaktimiz olacağı belliydi, çünkü içerisi çok kalabalıktı. Kafenin içinde değil de,hemen önünde çok işlek bir cadde olan açık alandaki masalardan birine oturmayı tercih ettik. Buraya gelmiş insanlar mesai saati biraz sonra başlayacağından bir an önce bir şeyler atıştırabilmenin telaşıyla bariz bir acele içindeydiler.

Bu arada düşünmeye başladım. Bu insanlar da bizim gibi evlerinden çok uzaklarda birtakım resmi işlerini halletmek üzere burada bulunuyorlarsa gayet normaldi. Fakat her Allah'ın günü ya da biraz daha iyimser düşünürsek sık sık dışarıda yiyip içmeyi adet haline getirmemeliydi bir insan. Aile düzeni bozulur, nasıl alışıldıysa öyle giderdi.
Günümüzde evlerde kahvaltı alışkanlığı unutulmaya yüz tuttuğundan çocuklar okullarda daha ilk teneffüste kantinlerde uzun kuyruklar oluşturuyorlar. İlk derste algılama bozukluğu yaşatıyor bu onlara ve başarısızlığa zemin hazırlıyor. Bu kuyruklarda anneleri ev hanımı olan çocuklar en öndeler üstelik.. Akıl alacak gibi değil doğrusu.

Her neyse. Kahvaltımızın getirilmesini beklerken ve ben bunları düşünmekteyken son derece şık bir çift içeriye girdi. Kırk yaşından büyük olduğu gözlemlenen kadın kuaförden yeni çıkmış gibiydi. Kabartılmış uzun saçları sarının beyaza çok yaklaşmış bir tonundaydı ve suratında son derece ağır bir makyaj vardı. Dar siyah bir pantalon, üzerine beyaz ve oldukça kaliteli bir gömlek giymişti. Ayaklarında yürürken onu hafifçe zorlayan ama yine de feminen bir hava katıp hoş yapan, kaliteli ve yüksek topuklu ayakkabılar vardı. Genel anlamda dönüp herkesin bakacağı oldukça güzel bir kadındı. Yanındaki erkek yaz sabahı olmasına rağmen takım elbiseler içindeydi ve o da son derece kaliteli ve şık görünüyordu. Onlar da bizim gibi kafenin kaldırımdan cam bir bölmeyle ayrılmış açık alanını tercih ettiler ve hemen yanımızdaki masaya oturdular. Bu arada ortalığı yoğun bir parfüm kokusu kaplamıştı. Ben de incelemeyi sona erdirmiştim.

İçeriye girdiği andan itibaren suratına yerleştirdiği ters ifadeyle durmadan konuşan kadın masaya oturduktan sonra da hiç susmayıp dikkat edildiğinde her şeyden memnuniyetsizlikle bahsediyor ve karşısındaki adamın kafasının etini yiyordu. Adama bir göz atıldığında kadını pek de dikkate alır bir hali yoktu. Hatta hiç dinlemiyor, ama dinliyor görünmeye çabalıyordu.
Kadın tam bu esnada gelen servis elemanını serviste bulunanların istediği türden olmadığı benzeri bir gerekçeyle yüksek bir sesle azarladı. Dikkatim tamamen bu kadına yoğunlaşmıştı.
Nasıl bir kadındı bu? Bununla hayat geçer miydi? Geçse bile çok zor olmalıydı. Dışarıda böyleyse evde kimbilir nasıldı davranışları? Tek bildiği giyinip kuşanıp süslenmek olmalıydı...

Tüm bunları düşünürken karşısında oturan adama yoğun bir acıma hissi duydum. Eşi olmalıydı, bir ömür geçireceği eşi. Yazıktı bu adama...

Artık kadınla her türlü ilgimi kesmiştim. Anlattıklarına da kulak vermiyordum. Zaten kahvaltımız çoktan gelmişti. Önümüzdekileri bir an önce bitirip kalkmalıydık.
Birden bir bağırmayla irkildik. Kaldırımdan geçmekte olan bir dilenci kadın, camlı bölmenin önünde bu kadını görüp durmuş ve para istiyordu. Kadın da vermeyeceğini ima ederek bağırmış olmalıydı. O andan itibaren kafede bulunan herkes sesleri duyup olayı incelemeye almış, kalan kısım bir tiyatro gibi izlenmeye başlamıştı:

-Ablacığım, Allah rızası için..
-Defol demedim mi ben sana geri zekalı !
-Ablacığım Allah çoluğuna çocuğuna bağışlasın.
-Ne biliyorsun sen benim çocuğum olduğunu? Söyle nereden biliyorsun? Hadi söyle! Salak kadın..! Defol buradan!

Aralarında geçen ve hepimizin duyduğu diyalog buydu. Kadın şiddeti gittikçe artan bir sesle ve çılgın bir şekilde bağırıyor, tüm hırsını dilenciden çıkarıyor, hatta diyafram kullanıyordu. Gözlerimize inanamıyorduk.

Birden, geldiğinden beri karşısına oturtup kafasını didik didik yediği adam daha fazla dayanamayıp ayağa kalktı. Kadını sert bir hareketle kolundan çekip kaldırdı ve sürükleye sürükleye oradan uzaklaştırdı.
Kadın hala bağırıyor ve gitmemek için direniyordu..

Kahvaltıları yarım kalmıştı.
Gördüklerimiz gerçek olamayacak kadar tuhaftı...

04/07/2008

Frau Horn ve Türkçe Öğrenmek

Havalar epey sıcak. Evin içi ne kadar serin olsa da dışarı sıcak yüzünden çıkamıyor olmak insanı sıkıntıya sokuyor. Zaten serin olsa da dışarıya çıkma niyetim yok; ama sıcak yüzünden böyle bir özgürlüğün kısıtlanıyor olması beni rahatsız ediyor...

Özellikle Türkçe ve Edebiyat aşığı genç blogcu KARAZADE'nin ilgisini çekebileceğine inandığım yaşanmış ilginç bir şeyler var. Bugün o konuyu anlatmak istedim...

* * *

Bulunduğum şehirde ve oturduğum semtte herkes birbirini tanıyor sayılır.
Bir de Alman karı koca var ki çok sevdiler burayı. Saskia Horn ve eşi. Her ikisi de 60'lı yaşlarda kendi hallerinde tipik birer Alman. Burada yaşıyorlar. Birkaç kez çarşıda pazarda görüp dikkatimi çekmişlerdi; ama öğrenciliğimde yaptığım gibi durduk yerde yanlarına gidip muhabbet etmeye çekinmiştim.

Her neyse... Belediye Başkanımız aynı zamanda komşumuz ve evi bize 5o metre mesafede var yok.
Bir akşamüstü yürüyüşten dönerken villasının bahçesinden bize seslendi. Çağırıp konuyu açtı. Meğerse bu Almanlar şehri çok sevmişler. Başkana gidip artık hep burada yaşayacaklarını ve Türkçe öğrenmek istediklerini söylemişler. Başkanımızın aklına da ben gelmişim. ''Almanca bilen bir kişi bu işi iyi yapar,'' diye düşünmüş.

Eee, şimdi Başkan rica etti, kabul etmemek olmaz. Bir taraftan da kara kara düşünüyorum.
Daha önceden Türk insanlarına Almanca dersi verdim (Yanlış anlaşılmasın, parayla değil. Bu olaydaki gibi hatır için). Ama tam tersi bir şey nasıl olacak acaba?
Üstelik de öğrencim 60 yaşından büyük...

Ben bunları düşünürken Başkan özel ders günü için ilk tarihi ve saati ayarladı bile ve anlaşmayı tamamladı..
Vee özel ders günü geldi çattı. Frau Horn elinde defteri, silgisi ve kalemiyle evime teşrif etti. Önce o öğrenecek, gidip akşama kocasına öğretecek. Karar böyle :)
Ha, bu arada kadın çok az İngilizce de biliyor.

Kısa bir tanışma, muhabbet ve kahve faslından sonra sıra geldi Türkçe öğrenmeye...
Ders başladı. Türkçe bir cümledeki ögelerin dizelenme şekillerini oldukça basit örneklerle anlatmaya başladım ki kadın renkten renge girmeye, ''Sehr schwer,sehr schwer!'' diye panik yapmaya başladı. ''Çok zor!''diyor, başka bir şey demiyordu...

Almanca ve İngilizcede olduğu gibi her cümlede özneye gerek duyulmayışı, cümledeki öznenin, yardımcı fiilin, olumsuzluğun ve hangi zamana ait olduğunun fiilin içinde saklı oluşu, ögelerin normal bir cümle içindeki yerleri daha en başında onu şoka sokmuştu.

Frau Horn'la üç beş ders zor yapabildik. Ödev de veriyordum; ama öyle komik cümleler yazıp getiriyordu ki gülmekten kendimi alamıyordum. Üstelik benimle birlikte o da gülüyordu..

Sonunda benimle pratik yaparak, daha doğrusu hangi durumda nasıl cümleler gerekiyorsa, sadece cümle ezberleme suretiyle öğrenmeye çalışacağını, bu şekilde asla başaramayacağını söyledi.
Şöyle bir düşününce hak vermemek elde değildi. Örneğin ''Gitmeyebilirim,'' demesi için Almanca ya da İngilizcede başta özne en az beş kelime kullanması gerekirken, Türkçede neden tek kelimede hepsi saklıydı? Fiili nereden kesecekti? Kaynaştırma harfleri vardı.
O yaşta onun yerine koydum kendimi ve hak verdim doğrusu.
Türkçe oldukça zordu vesselam...

Frau Horn ile dostluğumuz hala devam ediyor. Ara sıra ziyaretime geliyor. Çarşıda pazarda birkaç kez rastlayıp yanına gittim. Esnafla yapmış olduğu konuşmalar çok bozuk, yani halen Tarzanca...
Ve ne hikmetse beni görünce altın bulmuş gibi sevinip sadece Almanca konuşuyor :)