söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13/08/2024

Prof. Dr. İlber Ortaylı: ''Troia'dan Bugüne''

Son derece renkli geçen zengin içerikli 9-13 Ağustos 61. Troia Festivali'nin bugün son günü. Etkinliklerden biri de 10 Ağustos 2024 Cumartesi günü gerçekleşen Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın “Troia’dan Bugüne” başlıklı söyleşisi idi. Bu söyleşiye gitmemem mümkün mü? Tarih çok sevdiğim bir alan, anlamı ise Halil İnancık ve İlber Ortaylı demektir benim için. Kitaplarını okurken adeta kendimi kaybederim. 

Yer bulunmaz endişesiyle saat 18.00’de Halk Bahçesi’nde başlayacak olan söyleşiye 1 saat kadar önce gitmeye karar verdik. Ancak, mevcut sandalyeler dolduğundan çimlerin üzerine oturmak zorunda kaldık. Görevliler sağ olsun, sonlara doğru kırmızı PVC sandalyelerden getirdiler de onca kişi ayaklarımızı bir sağa bir sola döndürüp durmaktan kurtulduk. Diyeceğim o ki oturacak yer konusundaki koordinasyon bozukluğu festivaldeki tek sorundu. Umarım seneye çözülmüş olur. Caz konserlerinde öyle bir sorun yaşamamış, hatta en önlerde oturmuştuk. Ondan sonraki konserlerde seyircilere bırakıldı olay. Bunu önceden söyleseniz, bilboardlara not falan düşseniz de herkes kamp sandalyeleriyle gelse olmaz mıydı? Cem Adrian konserine iki saat erken gitmemiz kâr etmedi o yüzden. Çimlerin üzerinde sıkıntı içinde oturarak izlemek zorunda kaldık.

12/09/2014

Göktuğ Canbaba: Fener Balığının Kayıp Işığı (Söyleşi)

Türk Fantastik Edebiyatının güçlü kalemi Göktuğ Canbaba'nın, Ozanın Şarkısı, Tılsım-ı Kudret ve İşeyen Atmaca'dan sonra yazmış olduğu dördüncü kitap çocuklar için geldi. Doğan ve Egmont Yayıncılık / Çocuk Kitapları Serisi'nde yerini alan Fener Balığının Kayıp Işığı, Eylül ayı itibariyle raflarda...

Günümüz çocuklarının en büyük eksiklerinden biri için Göktuğ Canbaba'dan taze kan gelmesi benim için sevindirici bir haber oldu elbette. Bildiğimiz gibi; doğar doğmaz bilgisayarın ve teknolojinin tüm imkânlarının sunulduğu bir hayatın içine adım atan, kısa bir sürede internet ve oyun bağımlısı haline gelen çocuklar için okullardaki müfredatlar bile direkt bilgi yükleme üzerine kurulu.

Dolayısıyla; okulun ve teknolojinin yadsınamayacak getirilerinin yanı sıra, insan yaşamından hiç farkettirmeden çekip aldıkları da var ve bunların başında kitap okuma alışkanlığı geliyor ne yazık ki. Her türlü bilgiye kolayca ulaşılabilirliğin teknoloji yoluyla sağlanması, okuma alışkanlığının bir gereksinim değil de vakit kaybı olarak görülmesine neden olacak kadar vahim.

Henüz 8-10 yaşında, her birinin birer Facebook hesabı olan, arkadaşlık kavramının birbirleriyle mesajlaşarak vakit geçirmek olduğunu zanneden ya da kapalı bir odada bilgisayar oyunlarının heyecanına kapılarak saatler harcamayı en büyük eğlence sayan çocuklar hızla çoğalırken, kendini ifade edemeyen, hayal güçleri sığ, kelime hazineleri yetersiz, yaratıcılıktan ve sorun çözmekten uzak, duygusuz bireyler yetişiyor. Ve okumanın önemi işte bu yüzden birinci neden olarak ortaya çıkıyor.

Kitabı okuyan bir eğitimci olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki; Fener Balığının Kayıp Işığı, hayata dair son derece önemli mesajlar veren, üstelik bunu çocuğun gözüne sokmadan, kendi algısıyla yakalayabileceği türden vermeyi başarmış harika bir kurgulama.
Loppi ve birlikte okyanus sirkinin peşine düştüğü arkadaşı Poli ile çıkılan hem çok eğlenceli hem anlam yüklü bir serüven bu. Gezmenin ve keşfetmenin derinliğinden tutun da, dostluk, kendine güven, çevreye saygı, tektipleşmeye karşılık farklılıkların güzelliği gibi nice kavram ince mesajlar halinde ve yerli yerinde. En çok da kudretli deniz ejderleri, hapishane balığı Norro ve gaddar yengece karşı verilen mücadelede işlenmiş olan ''boyun eğmemek ve özgürlük için savaşma tutkusu'' hayran olunası.


Göktuğ, izninle öncelikli sorum genel anlamda olacak.
İlk kitabın olan Ozanın Şarkısı yüksek fantezi, Tılsım-ı Kudret şehir fantazyası, İşeyen Atmaca ise yeraltı edebiyatı türündeydi. Türler arasında benzerlikler olsa da son derece ilginç bir durum bu. Ve bir o kadar da başarılısın. Ortaya çıkan bu skalayı nasıl değerlendiriyorsun?
Yazmak istediğim türlerde örnekler veriyorum. Bir kısıtlamam ya da bir çekincem yok. Yazabileceğime inandığım tarzlarda karalamak hoşuma gidiyor. Yazarken hiçbir zaman olamayacağım kadar özgürüm. Bunlar tabii ki aynı zamanda okumaktan çok keyif aldığım edebiyat türleri. Yeraltı, çocuk ya da fantezi edebiyatı...

Şimdi gelelim Küçük Fener Balığı'na. Öncelikle; çocukların dünyasına armağan ettiğin bu ışıl ışıl kitap için seni kutluyor ve bu armağanı bir anlamda kamu hizmeti olarak gördüğüm için teşekkürlerimi de ekliyorum.
Sevimli fener balığın Loppi, yüzünün önünde gerçekten de bir fener bulunan ve denizin karanlıklarında, bu fenerden yayılan ışıkla minik balıklar avlayan Lophiidae familyasından bir tür. Bunun son derece yaratıcı bir fikir olduğunu söylemeliyim. Böyle bir karakter oluşturmak nereden aklına geldi?

Yazacağım romanlar, öyküler bir anda geliyor aklıma ve sonra hızlı bir şekilde tasarlanıyorlar. Bir cümleden oluşuyorlar önce; ışığını kaybeden fener balığı gibi. Bir çocuk romanı yazmanın nasıl bir şey olacağını düşünüyordum o ara. Sonra birçok çocuk romanı okudum. En önemli adımlardan birinin etkileyici başlık olduğunu gördüm. Işığını kaybeden fener balığı başlığı bana hem dramatik hem de içinde bol bol aydınlanma teması işleyeceğim bir konu gibi gözüktü. Sonra tasarlamaya başladım. Loppi ve diğer tüm karakterler kendi içinde öyküleri olan kahramanlar. Hepsinin bir hikayesi var ve bu romanın kurgusunu geliştirmemde, olayları eğlenceli bir şekilde birbirine bağlamamda bana yardımcı oldu.


Çoklu zekâ kavramına sahip Osmanlı padişahlarının bu özelliklerinin küçük yaşlarından itibaren yalnızca kitap okuma alışkanlıkları sayesinde geliştiğini, pratik zekâları sayesinde zaferden zafere koştuklarını biliyoruz. Tek başına bu örnek bile kitap okumanın önemini yeterince kanıtlıyor. Sence okuma alışkanlığı kazanmış bir çocuk aynı zamanda neler kazanmıştır?
Okuma alışkanlığı kazanmak bir şekilde nasıl yaşayacağını hatta nasıl hayatta kalacağını öğretiyor insana. Pratik düşünme yeteneği kazanarak hayatla mücadele etmeyi kolaylaştırıyor kesinlikle. Nasıl konuşacağını, ne şekilde düşüneceğini öğretiyor. Bu bir serüven; aynı yaşam gibi. Okumak size daha önce gitmediğiniz yerlerin kapılarını açabilir, olmak istediğiniz ya da nefret ettiğiniz karakterlerin kimliğine sokabilir sizi. Kısacası birçok kişi gibi düşünüp, yalnız başına yol alan bir gezgin gibi maceralara atılabilirsiniz. Küçük yaşta bunları keşfeden çocuklar okuma alışkanlığı olmayan birçok yetişkinden çok daha bilge davranışlar sergileyebiliyorlar. İçlerindeki keşfetme duygusunu ve hayal kurma gücünü asla yitirmiyorlar. En önemli şeylerden biri bu; hayatının son anına kadar hayal kurmayı başarabilmek.

Sahip olduğun uçsuz bucaksız hayal gücünü, yalın ve özgür bir tarzla kullandığın edebi dilini, gerek sıkı bir takipçisi olduğum blogundan gerekse okuduğum kitaplarından biliyorum. Bu nedenle; küçüklüğünü düşünecek olduğumda gözümün önüne tam bir ''kitap kurdu'' ufaklık geliyor. Yanılıyor muyum?
Aslında tam bir kitap kurdu sayılmazdım. Daha çok derslerde sıkılan ve bol bol hayal kuran bir tembel olarak başladım öğrenim hayatıma. Daha sonra ilkokul hocam Ülkü Sur sayesinde okumanın büyüsüne kapıldım. Küçük küçük hikayeler yazmaya hatta onları babaanneme ciltlettirmeye başladım. :) Kendi kendime yazıp aile üyelerine baskıya aldırıyordum :) Sonrası zaten bol bol okuma ve yazma seanslarına dönüştü ve öyle ilerledi.

Peki, çocukluğunda okuduğun kitapların kahramanları içinde seni en çok etkisi altına almış olan hangisi?
Phileas Fogg'tan çok etkilendiğimi hatırlıyorum çocukken. O zamanda da hep farklı yerler görmek maceralara atılmak isterdim. Phileas bunların hepsini temsil ediyordu, o zamanı düşündüğümde. Jules Verne ile tanıştığımda kesinlikle dünyam tamamen değişti.

Tanıdığım Göktuğ çok renkli bir iç dünyaya sahip, son derece sevecen bir insan. Merak edip yakın çevrende yaşayan çocukların iç dünyalarını yoklamaya yönelik muhabbetlere girdiğin oluyor mu? Bu yoklamalardan verim alabiliyor musun? :)
Ne yazık ki yakın çevremde çok fazla çocuk yok. Yeni yeni gelmeye başladılar diyebilirim :) Bunun ileride yazacağım çocuk romanları için çok faydalı olacağına şüphem yok. Yakın zamanda okullarda çocuklarla söyleşilere, çeşitli etkinliklere katılacağım. Bunların çok eğlenceli geçeceğini düşünüyorum. Hem benim hem de çocuklar için çok faydalı olacağına inanıyorum.
Yapmış olduğun işin ''en iyisini'' yaptığının kanıtlarından biri de sahibi olduğun En Mutlu Günüm Photograpy'nin ISWP'ye kabul edilen ilk Türk fotoğraf stüdyosu olması. Başarıya götüren yolda benimsediğin ilkeler olmalı mutlaka. Bunun için nasıl bir program uyguluyorsun?
Yazarlıkta da fotoğraf sanatçılığında da sistemli bir çalışma izliyorum. Yurtdışındaki yenilikleri takip ediyorum. Çok başarılı fotoğraf sanatçıları var. Onların işlerini görmek insanın zihnini açıyor. Bununla birlikte yazarlık ve fotoğrafçılık sadece yazmak ve fotoğraflamak değil elbette. Bir sanatçının iyi ürünler verebilmesi için, bol bol film izlemesi, sergilere katılması vs kısacası dünyadan ne alabiliyorsa alması gerekiyor. EnMutluGünümPhotography olarak Selin de ben de iyi film takipçileriyizdir mesela. Belli bir vizyonun oluşabilmesi, iyi kareler çıkabilmesi için ne varsa alıyoruz, araştırıyoruz.

''Hayal kurmak özgürleştirir!'' mottosuna sahip FABİSAD'ın kurucu üyelerindensin aynı zamanda. Çalışmalar nasıl gidiyor? Vakit ayırabiliyor musun?
Geçtiğimiz aylarda GİO ödüllerini gerçekleştirdik. Çok güzel bir akşamdı. FABİSAD kurulduğu günden beri hızla ilerliyor, paneller, söyleşiler, imza günleri vs ile türü anlatmaya devam ediyor. Son dönemde onlar kadar ilgilenemesem de, elimden geldiğince arkadaşlara yardımcı olmaya çalışıyorum.

Kitabı ithaf ettiğin iki şanslı balığa gelelim mi şimdi?
Biri yeni yüzgeçlemeye başlamış minik Deniz, diğeri ise her zaman fener balığın kalacak olan Biki'n.
Haydi, gerisini senden dinleyelim o zaman...

Birkaç ay önce hayatımın en önemli olaylarından biri gerçekleşti. Ablamın doğumuyla Deniz'e kavuştuk ve dayı ünvanını aldım :)) Yeni yeni yüzgeçlemeye başlayan Deniz için anlamlı bir hediye oldu. Biraz daha büyüdüğünde Loppi'nin maceralarını zevkle okuyacağına eminim.
Biki ise hayatıma 2 sene önce girdi ve bir anlamda hayatımı değiştirdi. Sevgilim ve aynı zamanda en iyi arkadaşım. Romanı yazdığımda ilk okuyanlardan oldu ve romanla arasında kimsenin anlayamayacağı bir bağ oluştu. Loppi ile çok iyi anlaştılar :)

Değerli vaktini ayırıp sorularımı büyük bir sabırla yanıtladığın ve blogumu onurlandırdığın için çok teşekkür ederim Göktuğ. Yazın dünyamızın sana çok ihtiyacı var.
Yolun açık, başarıların daim olsun ve kalemin hiç durmasın lütfen!

Ben teşekkür ederim. Tılsım-ı Kudret'ten sonra buralara tekrar gelmek benim için de çok keyifliydi. Çok çok teşekkürler...


29/08/2014

Sürrealist Yönetmen Tan Tolga Demirci İle Söyleşi

Popüler kültür; hepimizin bildiği üzere toplumun kültür oluşumuna şekil veren, özellikle de sansasyonlarla yüzeyde kalmayı hedefleyenleri içeren, abartan, tabii ki birtakım çıkarlar adına gerçekleştirilen, dayatılan zoraki gündemle toplumu dilediğince yönetmek ve yönlendirmek üzere üretilen bir kavram.

Dolayısıyla azınlıkta kalan eğitimli insanlar tarafından benimsenip takip edilen ve ''estetik ya da klasik anlamda değer taşıyan'' sinema, opera, bale, resim, heykel, edebiyat, müzik gibi sanat dallarıyla alâkası olmayan, içi boş, sığ bir kültür.
Bir nevi ''egemenlik altına alınma süreci'' de diyebiliriz.
Bu süreç esnasında ''yok etme - yeni kimlikler doğurma'' gibi özellikler de sergiliyor tabii. Ve sürü psikolojisiyle peşine düşmüş, özgün yanlarını da yok etmeye gönüllü kuklalardan oluşan büyük çoğunluğun dizginlerini elinde tutarak, tam gaz yol almaya devam ediyor.
Bugün, ''popüler kültür'' denen bu ucuz tüketim kültürünün dışında kalmayı başarmış, çok değerli ve sıra dışı bir konuğum
var (ki sıra dışılığını, söyleşi yapma teklifime nazik bir şekilde onay vererek ve beni inanılmaz derecede onore ederek de kanıtlamıştır).
Konuğumuz; 1975 İstanbul doğumlu, 1996 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sinema Televizyon Bölümü'nden mezun, ülkemizin övünç kaynaklarından, çok başarılı ve ünlü bir sürrealist yönetmen: Tan Tolga Demirci
‘Korku Sinemasının Psikanalizi’ adlı bitirme tezi 2006 yılında kitap olarak basılan, Kadir Has Üniversitesi’nde tamamladığı ‘Dünya Sinemasında Sürrealizmin İzleri’ isimli yüksek lisans tezi MA (master of arts) derecesi almış olan Demirci, halen Kadir Has Üniversitesi'nde dersler veren, öğrencilerinin gözbebeği bir öğretim görevlisi...

''Türk Sineması'nın en çok kısa film yöneten ve en çok ödül alan yönetmeni'' rekorunu uzun yıllardır elinde tutan Tan Tolga Demirci, metinlerini kendi seslendiren, dolayısıyla sinemayı tam olarak özümseyip ''kendi sinemasını yaratmış'' sınırlı sayıdaki isimden, ülkemizin yüz akı olmuş değerlerinden biri...


Sürrealizmle ilgili bilgilenme çalışmalarım esnasında en çok dikkatimi çeken şu tabir oldu:
''Sanatçıları dahi, takipçileri zeki olan akım...''

İşte buna tüm kalbimle katılıyorum. Ne demek istediğimi anlamak ve onaylamak için Tolga Bey'in blogunu okumanız bile yeterli. O nedenle, kendisi için oluşturacağım sorular beni zorlamadı desem yalan olur. Entelektüel birikimi müthiş bir adam var karşınızda. İçinde bulunduğu alan, benimsediği akım olan sürrealizm ona keza. İşte bu nedenle hazırladığım soruların çok daha kapsamlı, hatta akademik /bilimsel değerde olmasını ne çok isterdim.
Neyse ki sorularımın alacağım yanıtlarla değer kazanacağını biliyor ve bunun rahatlığı ile başlıyorum:

Blogunuzdan büyük bir ilgiyle ve epeyce yazı okudum. Özellikle; gördüğünüz rüyalar ile ilgili seriniz çok dikkat çekici. İlk soru seçimim bu seriden olacak. Çünkü onları okurken zihnime yerleşen buydu.
Rüyalarınız, her birinden ayrı birer film senaryosu çıkacak kadar detaylı ve çarpıcı. Öyle ki, dilerseniz hepsinden kısa metrajlı birer film çıkarılabilir. Okuduğumuz bu rüyalar en dikkat çekici olanlar mı yoksa gördüğünüz rüyaların genellikle hepsi mi böyle?

Gördüğüm rüyaları beş ayrı içerik dahilinde sınıflandırıyorum. Bunlardan ilki, nesnel gerçekliği birebir taklit eden ve 'sıkıcı' ya da 'travmatik' olarak adlandırdığım rüyalar. İkincisi, birbirinden hayli kopuk fragmanlar halinde kendini teşhir eden rüyalar. Üçüncüsü, gündelik gerçeklikte yaşıyor olduğunuz cinsellik, susamak ya da en basitinden işemek gibi gereksinmeleri karşılayan rüyalar. Dördüncüsü, içinde mutlak anlamda kendimin olmadığı ve fakat kısmen, örneğin yalnızca bir 'bakış' olarak izlediğim, bir 'kulak' olarak duyduğum, bir 'burun' olarak kokladığım ve bir 'ten' olarak dokunduğum rüyalar. Beşincisi ise tıpkı bir film gibi başından sonuna dek kendine has bir tutarlılığı ya da tutarsızlığı olan ve kesintiye uğramaksızın kendini tüm ayrıntısıyla teşhir eden rüyalar... Soruda sözünü ettiğiniz rüyaların bu son maddeyi temsil ettiğini söylemeliyim. Ve evet, bu rüyalar filme çekilseydi eğer, o ülke sinemasında beklenmedik bir devrim yaşanabilirdi!

Sürrealizm nedir? ''Sürrealist olunmaz, sürrealist doğulur,'' diye bir tez üretsem onay verir misiniz?
Sürrealizmin ne olduğuna dair tanımı, aynı zamanda sürrealizmin mucidi olan André Breton'un kaleminden yapmanın çok daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Kendisi sürrealizmi 'mutlak psişik otomatizm' olarak tanımlıyor. Aynı zamanda hareketin ana göstereni olan bu tanım, hiç şüphe yok ki otomatizmin ne olduğu sorusuna götürüyor bizi. Bilincin işlevlerinden kaynaklı herhangi bir akli ve mantıki sansürden muaf olarak üretme biçimidir otomatizm. 1919 yılında Breton ve Soupault tarafından kaleme alınan ‘Les Champs Magnétiques’ metni, ilk otomatik metin örneği. Dadaizmin tarihsel süreci içerisinde gerçekleşen bu keşif, 1924 yılından sonra Breton'un manifestosuyla birlikte 'sürrealist yazma' tekniğinin vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Bununla birlikte otomatizmin, yazınsal otomatizm, resimsel otomatizm ve biraz da benim zorlama tabirimle 'bedensel otomatizm' olmak üzere üç ayrı uygulama alanı olduğunu ifade edebiliriz. Böylesi bir kuramsal zenginlik içerisinde sürrealist olmanın -doğmanın değil- çok ciddi ve zahmetli bir düşünsel pratik içerdiğini söylemek zorundayım. Bastırılan kısmi dürtüsel enerjinin oluşturduğu 'bilinçdışı temsil'i, her ne kadar sürrealistler karşı da olsa estetize etme sürecinde ciddi bir varoluşsal yıkım yaşandığını ve eğer bilinç işlevlerinizin bir 'yedeği' yoksa bu yıkımın sizi, hiç de üretimin hizmetinde olmayan bir deliliğe sürükleyebileceğini eklemek isterim.

Alfabetik Düşler, Tan Tolga Demirci'nin sinemaya ve dünyaya bakış açısının ödüllerle gelen, nitelikli yanıtlarından biri.
British alfabesiyle yola çıkılan ve 28 harfin mini öyküsüyle bütünleşen, kısa metrajlı, harika bir düşsel film.

''Alfabetik Düşler''i adadığınız André Breton idolünüz müdür? Bu doğruysa, en baskın nedeni nedir?
André Breton, kendimi dışarıdan izlememe olanak sağlayan ve bu noktada çılgın bir virüs gibi zihnimi işgal eden ahlâki bir referans oldu hep. Bir hedef için harekete geçtiğimde, bir durum üzerine karar verdiğimde ya da varoluş nedenimin sağlamasını yaptığımda rüzgarını hissettiğim nostaljik bir figür oldu. Ne var ki insanın içinde ileriye, yalnızca ileriye atılarak kendi özgürlüğünü sonsuza dek meşru kılmaya yönelik doğuştan gelen bir 'eyleme koyma' özlemi var. Breton'u aşabilmek meselesi, ancak bu özleme devrimci ve gelecekçi bir özellik kazandırabilmekle mümkün. Son birkaç yıldır bu pratiğin içinde olduğumu söylemekten kaçınmayacağım.

Ünlü bir roman sinema filmine aktarıldı diyelim. Okunduğunda ayrı film olarak izlendiğinde ayrı intibalar bırakıyor. Senaryolarınızı filmleştirdiğinizde biliçaltınızdaki o yansımayı tam olarak görebiliyor musunuz?
Giderek sinemadan uzaklaşmama en önemli neden, yaşamın cevherindeki 'gerçek' ile filmsel 'gerçeklik' arasındaki kaçınılmaz kopukluk oldu. Nasıl ki yüksek çözünürlüklü bir medyayı daha düşük çözünürlüklü bir başka medyaya aktarırken görüntü ya da ses kalitesinde belli oranlar dahilinde bir düşme ile karşılaşıyorsanız, 'bilinçdışı yansıma' dediğiniz 'o şey'i de filmleştirirken benzer bir düşüş ve gerçeklik kaybıyla karşılaşıyorsunuz. Tam da bu yüzden, ikisi de nesnel gerçekliğin dışında dahi olsa, rüyadaki 'kendilik' ile filmde yaratılan 'karakter' arasında uzlaşmaz bir 'algı' uçurumu var. Her ne kadar Breton sinemayı gördüğümüz rüyalara en yakın üretim disiplini olarak kabul etmiş olsa da sinema salonunda uyumayı film çekmeye tercih ettiğimi söyleyeceğim size.

Filmlerinizi izlerken kendinizi çocukluğunuza döndürüp an'ı yaşamayı başarabiliyor musunuz?
Çektiğim filmleri izlemek, yara kabuğundan yaranın kendisini görememek gibi içinden çıkılması olanaksız bir hüzün ve doymamışlık duygusu yaratıyor çoğu zaman. Çok sevdiğiniz ve uzun yıllar yaşadığınız bir evin aniden yıkıldığını düşünün. Enkaza baktığınızda sizi çıldırmaktan koruyan şey, o evin belleğinizde yaşayan bütünsel imgesidir. Birinden ayrıldığınızda da benzer bir durum yaşarsınız; ayrıldığınız kişinin sizde kalan imgesidir yataklara düşmenizi engelleyen. Eğer yıkık bir evse çocukluğum ve çoktandır ayrılmış olduğum 'o şey' ise, bu durumda çektiğim filmler de çocukluğumun zihinde kalan yansımasıdır. Bellek, geçmiş ve 'o an' arasındaki köprüyü ne kadar sağlam kuruyorsa, 'çocukluk' ve 'bir çocuk olarak film' arasındaki bağlantı da o kadar güçlü oluyor.

Filmlerinizde rol alacak oyuncuların seçimi size mi ait? Eğer öyleyse bilinçaltınızdaki figürlerle örtüşmeleri gibi öncelikli kıstaslarınız var mı?
Daha önce de söylediğim gibi 'bilinçdışı temsil' ve film arasında asla örtüşmeyen ve çakışması da mümkün olmayan bir mesafe var. Bunun en önemli nedeni, filmi hiç de size ait olmayan parçalara bölmek zorunda kalmanız. İşin içerisine onlarca insan giriyor; biri ışık kuruyor, diğeri kamerayla uğraşıyor, öteki makyaj yapıyor. Tüm bu hengamede ne için film çektiğinizi ya da daha önemlisi, sizi o filmi çekmeye iten içsel dinamikleri unutur hale geliyorsunuz. Oyuncular da bunun bir parçası oluyor ister istemez; yarattığınız anne figürü başka kadın figürlerine ufalanıyor. Yarattığınız baba figürü, hiç de size ait olmayan öteki figürlere karışıyor. Elinizde olmayan nedenlerle ortaya çıkan bu korkunç kaosa bir son vermek istiyorsunuz. Ancak ne yaparsanız yapın, filmi çeken siz değil, sonunda yine 'filmin kendisi' oluyor. Arzuya doğru yol alıp tam ona ulaşacakken birdenbire makaslar değişiyor ve farklı bir yolda sürüklenirken buluyorsunuz kendinizi. Gomeda'yı çekerken yaşadığım tam da buydu.

Gerçeküstücü olma hali güncel hayatınıza da zaman zaman karışıyor mu? Örneğin herhangi bir iş/olgu planladığınız anlarda, normal şartlardan dışarı taşan, istem dışı bir sürrealizm devreye girebiliyor mu?
Sürrealizm, birkaç zamandır hayatıma üretim disiplini olarak değil de daha çok sopa gösteren doyumsuz bir ahlak figürü olarak girmekte, yani en tehlikeli haliyle! Neden tehlikeli? Çünkü sürrealizm temelli ahlaki mazoşizmin en dayanılmaz yanı, size bir yandan üretimi tasarlama olanağı sunarken aynı zamanda onun gerçekleşmesini olanaksız hale getirmesi. Bunun en önemli nedeni, daha önce de söylediğim gibi bilinçdışı temsil ve üretilen materyal arasındaki uzlaşması imkansız 'söylem'in zihinde açtığı yara. Sürrealizmin ahlaki boyutu, sizdeki mükemmelliyetçilik takıntısını azdırarak o yaraya sürekli çomak sokuyor. Tasarım sırasında aldığınız zevk, üretim sürecinde kara bir deliğe dönüşüveriyor.

Yazılarınızdan birinde ''Uzun süredir yeni film çekemiyor olmanın ölümcül günahları'' diye bir girizgâh dikkatimi çekmişti. ''Uzun bir süre daha film çekemeyecek olmanızın'' kökeninde popüler kültür sevdasına tutulmuş yapımcılar var muhtemelen. Doğru mudur?
Bunun iki nedeni var, birincisi, içten ve dıştan sürekli uyaranlarla dolu bir yaşamsal süreç içerisinde anın hızına sinemanın yetişemiyor ve asla da yetişemeyecek olması. Diğeri ise yine anın izini soğumaksızın paylaşabileceğim birilerinin çevremde olmayışı. Kolektif bir üretim disiplini olan sinemanın en kötü tarafı, sahip olduğunuz fantezinin sizin dışınızdaki kimseyi ilgilendirmiyor olması. 'Arzulanan Şey' tarafından arzunuza verilen yanıt, nasıl ki olanaksız bir cümleye dönüşüyorsa, sahip olduğunuz fantezi ve ötekilerin talebi arasında da benzer bir uzlaşım olanaksızlığı var.

Söyleşi teklifimi kabul edip blogumu onurlandırdığınız için ve değerli zamanınızı ayırıp sorularıma verdiğiniz yanıtlar için,
her şey için çok ama çok teşekkür ediyorum.
Yolunuzun her daim açık olması ve başarılarınızın artarak sürmesi dileğiyle...

* * *

Website: surrealismus.blogspot.com.tr


(BİLGİ: Bu metin Tan Tolga Demirci'nin kişisel sitesinde kendi versiyonu ile ''Bu Rüyalar Filme Çekilseydi Eğer...'' başlığı altında yayınlanmıştır.)




YÖNETMEN FİLMOGRAFİSİ
Gomeda - 2006
Terror Film Festival 2008, En İyi Müzik ve En İyi Ses Tasarımı Ödülü 2008

YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI KISA FİLMLER
Anna - 1999
De Gijon Kısa Film Yarışması, İspanya Finalist 1999

Trenler mi Terkedilmiştir Yoksa İstasyonlar mı? 2000

Salt Lake - 2001
14. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist

Hayatımın Özeti - 2001
25. İFSAK Ulusal Kısa Film ve Belgesel Yarışması, En İyi Video Deneysel Film 2002
1. Sinek Kısa Film Günleri, Gösterim 2003
Antalya Altın Portakal Kısa Film Yarışması Finalist
15. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist
17. Ankara Kısa Film Festivali Finalist

Prag'a Ne Dersin - 2002
Marmara İletişim 2. Üniversitelerarası Kısa Film Günleri, Gösterim 2003
15. Ankara Uluslararası Film Festivali, Ulusal Kısa Film Yarışması, Birincilik Ödülü 2003
1. Sinek Kısa Film Günleri, Gösterim 2003
25. İFSAK Kısa Film Yarışması Finalist

416 ve 417 - 2002
Doktor Z - 2002

Erses Apt No:8 - 2003
Marmara İletişim 2. Üniversitelerarası Kısa Film Günleri, Gösterim 2003
15. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist
26. İFSAK Kısa Film Yarışması Finalist
1. Sinek Kısa Film Günleri, Gösterim 2003

Kendiliğinden Öyküler - 2003
15. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist

Alfabetik Düşler - 2003
Antalya 10. Altın Portakal Uluslararası Kısa Film ve Video Yarışması, Deneysel Kategori Birincilik Ödülü 2004
3. AFM Bağımsız Film Festivali, İf İstanbul, Kısa Film Yarışması En İyi Film Ödülü 2003
3. AFM Bağımsız Film Festivali, İf İstanbul, Kısa Film Yarışması İzleyici Ödülü 2003
2. Yıldız Kısa Film Festivali En İyi Deneysel Film Ödülü
41. Antalya Altın Portakal Kısa Film Yarışması, En İyi Deneysel Film Ödülü 2004
41. Antalya Altın Portakal Kısa Film Yarışması, Halk Jürisi Ödülü 2004
16. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist
1. Amsterdam Kısa Film Festivali Finalist
Düsseldorf Modern Sinema Müzesi Gösterim
Urbini Kısa Film Festivali Gösterim
3. Bursa Kısa Film Festivali Tüm Zamanların En Çok Etki Bırakan Filmi
European Short Film Biennale Ludwigsburg Gösterim

Klecks - 2004
16. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist
3. Signes De Nuis Kısa Film Festivali Gösterim
1. Amsterdam Kısa Film Festivali Finalist
Resfest Dijital Kısa Film Yarışması Gösterim
Düseldorf Modern Sinema Müzesi Gösterim
Urbini Kısa Film Festivali Gösterim
Milano Kısa Film Festivali Gösterim
Beyrut Kısa Film Festivali Gösterim
Sydney Kısa Film Festivali Gösterim
Litvanya Kısa Film Festivali Gösterim
Pompidou Center Kısa Film Festivali Gösterim
İrland Cork Film Festivali Gösterim
European Short Film Biennale Ludwigsburg Gösterim
Reject Festival Rotterdam Gösterim

Hayatımın Özeti (Re-make) - 2005
Marmara İletişim 2. Üniversitelerarası Kısa Film Günleri, Gösterim 2003

Felix und Scorpion - 2007
44. Antalya Altın Portakal Kısa Film Yarışması Finalist
2. Bursa İpek Yolu Film Festivali Finalist
Festival Of Nations Austuria Finalist 2008

Harikalar Diyarı - 2010
Kadıköy Ulusal Kısa Film Yarışması, İkincilik Ödülü 2010

Entrechat - 2012
Massrome Uluslararası Kısa Film Yarışması, Finalist 2012
24. İstanbul Kısa Film Festivali, Ulusal Yarışma Kurmaca Dalı, Yarışma Filmi 2012
2. Fantasturka Türk İşi Fantastik Filmler Festivali, Gösterim 2013

08/11/2013

Oyuncu Ali Bahadır Bahar İle Söyleşi

Ali Bahadır Bahar ile söyleşi yapma fikri aklıma geldiğinde hiç tereddüt etmeden birkaç soru hazırlamıştım kafamda. Konuşmaya başladığımızda röportaj yapacağımızı sanmıştım çünkü.
Ama bir de baktım ki konuşma kendiliğinden söyleşiye dönüverdi.

O çok yönlü bir adam...
Hem bir oyuncu hem de yeni çağın genç blog yazarlarından biri.
Babali Yokuşu adlı blogunda ''devrik duygusal'' yazılar dökülüyor kaleminden.
Bu güzel yazıları gece yazdığını, söyleşi sırasında öğrendim.
O nedenle hemen girişte paylaşmak istiyorum:

"Uykunun ve kelimelerin içinde yok oluyorum; yavaş yavaş.
Dibin ötesindeyim. Kalbim yoruldu dünyaya bakmaktan, gözlerim ağrıyor güneşe bakmaktan...
Şimdi sen uyuyorsun ya geçmişin içinde varolmak için, ben gelecekte bi' yerlerdeyim,
belki bi' kuşun kanadında... Bir kayanın üstünde el ele dünyayı izliyoruz.
Kalbimiz metrukluğunu koruyor uykusuz geçen her gecenin ayazında...
Deliler islik çalıyor kayanın yamacında.
Onların ruhu mu tutsak bedenine, yoksa biz mi uzağız ruhlarımızdan?
Seninle elele tutuşurken ruhlarımız ağlıyor içi boşalmıs bedenimizin içine...
aynı rüyanın içinde ağlamak, seni görmek gibi yaşamak..."



Son derece samimi bir yapıya sahip Ali Bahadır. Konudan konuya atlıyor. Bu özelliğiyle Sunay Akın'dan pek bir farkı yok. Hiperaktif bir çocukluk geçirmiş olabileceği de aklıma gelmedi değil :)

Kinestetik birisi olduğundan bahsetti konuşmanın ilk dakikalarında. Aslında iyi mi kötü mü karar veremedim. Bir anlamda ''dokunmatik hastalığı''. İnsanlara ya da nesnelere dokunmadan duyumsayamamak. Sanatçı ruhu taşıyan birine yakışan bir hastalık olduğuna karar veriyor ben de onun peşinden daldan dala atlamaya başlıyorum.

Ali Bahadır Bahar'la konuşurken canınızın asla sıkılmayacağı hemen farkediliyor. Blog yazarlığından öte reklam ve tiyatro oyunculuğu yaptığını, gezmeyi, yalnız kalmamayı, şarkı söylemeyi çok sevdiğini ve hayat boyunca nelerle karşılaştığını anlattı.
Hadi bakalım bu komik ve de nev-i şahsına münhasır adam ile yaptığım söyleşinin sorular kısmına geçelim:

Ali Bahadır Bahar'ı kendi cümleleriyle tanısak biraz?
1980 yılında İzmir'de doğdum. Çocukluğum İzmir Karşıyaka'da geçti. İzmir'de doğanların şanslı olduğuna dair bir şehir efsanesi ile hiç karşılaşmadım. 1990 senesinden beri İstanbul'da yaşıyorum. Farklı sektörlerde, özel kurumlarda uzun yıllarca çalıştım. Çalışmış olduğum kurumlarda tiyatro kulüpleri kurup, oyunlar çıkardım.
Aralık Derneği, Çağdaş Gösteri Sanatları Merkezi (ÇGSM), Beylikdüzü Kültür Sanat Merkezi ve Başkent İletişim Bilimleri Akademisi’nden oyunculuk, diksiyon ve drama eğitimi aldım.

Çağdaş Gösteri Sanatları Merkezi’nin atölyelerine katıldım. ÇGSM'de tanıştığım arkadaşlar ile Tiyatro Tezgâhı'nı kurdum ve Katip Bartlby adlı oyunun yönetmenliğini yaptım. Ayrıca Deniz Erdem'den Eric Morris metod oyunculuk eğitimi aldım. Nurseli İDİZ, Altan ERKEKLİ, Müge ORUÇKAPTAN, Ali İPİN, Uğur DEMİRPEHLİVAN, Ayşe İNCİ, Kerem GÖKÇER, Serdar BİLİŞ ve Müge Wöber gibi tiyatro ve alanında usta olan sanatçılardan eğitim aldım.


Tiyatroya olan bu aşkın nasıl başladığını kısaca özetlemesini istesem?

Sahne tozu ile tanışmam Antakya BU DA Tiyatro Topluluğu'nun Genel Sanat Yönetmenliğini yapan abim Barış Bahar sayesinde oldu. Abim ile beraber sokak tiyatrosu kurduk ve oyunlar sergiledik 1998 yılında amatör olarak başladığım mesleğime profesyonel olarak devam etmekteyim.

Oynamak istediğin bir karakter var mı?
Ya da karakter tercihin genelde nedir?

Oynamak istediğim karakter olmadı, çünkü text gelir ve itiraz etmezsin ve oynarsın ama şimdiye kadar sahnede oynamak istediğim tek karakter; orta yaşta gay bir adam.

Dizi oyunculuğu ile tiyatro arasında ne gibi farklar var sana göre?
Tiyatro'nun gerçekçi ve canlı olduğu yüzyıllardır bilenen bir şey. Yani dizi ya da sinema oyunculuğunda her zaman bir sihir vardır. Klasik ama bu bilinen bir şey. Tiyatroyu izleyen insanları kandıramazsın. TV izleyen kişi bazen Katharsise'ye ulaşabiliyor bu da seyircinin trajedisi oluyor maalesef...

Tiyatro ile ilgili ileriye yönelik düşüncelerin var mı peki?
Elbette var. Bunlardan biri iki katlı bir tiyatro laboratuvarı açıp ücretsiz eğitim vermek.

Türkiye'de hâlâ tiyatroya gitmeyen bir kitle var. Konuya dair düşüncelerin neler?
Aslında şöyle sormak lâzım neden çoğu insan Hamlet'i Ophella'yı Dario Fo'yu sevmiyor. Çünkü sanırım içindeki bastırılmış duyguyu görebileceği tek eğlence yeri sinema ya da evine almış olduğu DVD oynatıcı. Sohbetlerimiz bile artık bir yerden sonra şu hale giriyor ki yaşadığım bir diyalogtur:
-Beni Face'ten eklesene!
-Face kullanmıyorum.
-Aaa! Nasıl kullanmazsın? Hiç sosyal değilsin!


Yani tiyatroya giden ya da kitap okuyan asosyalleşiyor maalesef. Aslında tiyatroyu hıncahınç dolduran bir kitle var. Tiyatronun hiçbir zaman magazinin bir parçası olmadığı gerçeği de. Bununla ilgili böyle bir şehir efsanesi var.
Bu yüzden tiyatro koltuklarını boş bırakmayın. Tiyatro iyidir!

Harika bir mesaj!
Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim Ali. Yolun açık, hak ettiğin tüm başarılar senden yana olsun...

Ve...
Ali Bahadır, üzerinde çalıştığı bir senaryodan bahsedince ısrarla yakasına yapışmalarım sonuç verdi çok şükür:) Girişi bir yazıyla başlattık. Kapanışı da o senaryodan ''Azap'' başlıklı bir pasajla bitiriyorum o halde...

Şimdi acısı git gide çoğullaşan bir sancı duyuyordum böğrümde...
Yaşadığım bu acı, terkettiğim vicdan gibiydi. Azap olunamaz bir gereklilikmiş gibi.
Sherlock Holmes olsaydı katilimi, katil zanlısını bulurdu herhalde (Saçmalıyorum Sherlock Holmes diye biri hiç olmadı ki ).
Devinim yaşıyorum şimdi kendi kendime. İçsel ve yarasal...
Küfürler ediyorum.
İnsan ölmeye yakın küfür eder mi?
Göz ucumla yattığım yerden yavaşça kalkmaya çalışıyorum. Odada kimseler yok. Fakat cansız vitrin mankenlerinin olması korkutuyor beni.
Hangisi benim katilim?
Yavaşça yürüyorum odada. Duvarlara, eşyalara tutuna tutuna ilerlerken Hansel ve Gratel'in ekmek kırıntıları gibi, ardımda kan izleri bırakıyorum.
Aynı yere dönmek, aynı noktada ölmek için mi?
Düşüncelerim parmak izlerime yansıyor. Git gide ağırlaşıyor bedenim.
Kalktığım yere dönemem. Mecalim yok ne yürümeye ne de nefes almaya. Mankenlerin arasında dolaşıyorum; tutuna tutuna.
Yanlış sipariş getiren bir garsonun yüzünün kızarması gibi yüzüm kızarıyor.
Tutunduğum duvarda kendimle karşılaşıyor. Aynada ürperiyorum. Tek canlı benim sanki.
Nefesimi daha idareli kullanmaya, zorlamamaya çalışıyor, yine de sağa sola, vitrin mankenlerine küfür etmeye devam ediyorum,...
Kim ve neden öldürmek, yaralamak ister ki beni? Düşmanım yok. Habersizce düşman mı edindim?
Kapı hızla ve aralıklarla çalmaya devam ediyor. Duvardaki saate bakıyorum. Sanki ölümümü kendi kendime tescil edermiş gibi ölüm saatimi kanımla yere, duvara, mankenlerden birinin sırtına yazacağım.
Saat gece yarısını az biraz geçiyor. Net seçemiyorum ağrımı, sızımı. Tercüme edemiyorum yaramı...
Aklıma en son gelen şey bir mektup. Birden bire nasıl oldu ben de bilmiyorum; ama bu mektupta sanırım kaba taslak şunlar yazıyordu:

"Ben seni yıllardır her gece düşünerek uyuyorum. Beni üzen herkesin başına bir şey geldiği için, sana bir şey olmasın diye dua ederek... Çok şey yaşadık. İyi ve kötü; ama hepsi de seninleydi. Seni sevdiğime hiç pişman olmadım. Ne yaşadıysak hepsi dün gibi aklımda. Yaşadığımız güzel şeyleri hiç bir zaman unutmayacağım. Ben de sana hep güvendim, o kadar çok güvendim ki aldattın! Bense sana sarıldım, ağladım göğsünde. Artık göremiyeceksin beni. Nefesin, ömrün olmayacak.''

Kim yazmıştı bu mektubu ve ben bunu ne zaman okumuştum?
Belirsizlik tarif edilemez bir azap içinde...



26/06/2012

Karikatürist Kürşat Zaman İle Röportaj

Bugün, usta çizimlerini hayranlıkla izlediğim çok değerli bir konuğum var: Karikatürist Kürşat Zaman. Fazla vakit kaybetmeden, kendisiyle yaptığımız keyifli söyleşiye geçelim hemen.

Kürşat Bey hoşgeldiniz.
Merhabalar sevgili Zeugma.

Sizin için ''Ödüle Doymayan Karikatürist'' desek yanlış bir tanımlama yapmış olmayız sanırım. Sevgili eşiniz ve cici kızınızla birlikte Antalya'da yaşadığınızı biliyoruz. Sizi, sizin cümlelerinizle tanıyalım mı biraz?
Her şeyden önce ödüle doymayan değil de; ''karikatür çizmeyi çok çok seven bir karikatürist'' diyelim. Sanırım bu daha doğru bir tanımlama olur kendi adıma.
1974 yılında Antalya'da doğdum. O tarihten beri arada farklı kesitler olsa da, daimi olarak Antalya'da yaşamaktayım.
İlkokul, ortaokul ve liseyi burada tamamladım.
1997 'de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, İç Mimarlık bölümünden mezun oldum.
Birkaç sene İstanbul'da çalıştıktan sonra, doğa aşığı birisi olduğum için, yoğun kent yaşamına daha fazla dayanamayıp kendimi tekrar Antalya'ya attım.
Sonra araya 1,5 yıl komandoluk girdi.
Askerlik dönüşü Antalya'da bir şirkette tasarımcı olarak çalışmaya başladım ve halen o şirkette iş hayatımı sürdürmekteyim. Bu yıl orada 10.yılım olacak.
Hafta içlerinde yoğun bir iş temposu yaşıyorum.
Hafta sonları ise genellikle küçük kızımla ve eşimle vakit geçiriyorum. Evcimen bir yapım var diyebilirim. Zorlanmadıkça evden kolay çıkmayanlardanım :)
Karikatür hayatımı işte bu evden çıkarılamadığım günlerde, evin bodrumundaki atölyemde sürdürüyorum.
Oturup çizmem gerekirken çıkıp gezmek beni rahatsız eder. Sağolsun eşim bu konuya daima özen göstermiş, bana destek olmuştur.
Bunun dışında; halı saha maçlarım, kamp ve zıpkın dalışları ekleniyor bu iki güne.
Ortalama bu düzende yaşıyorum.

Klasik bir soru olacak; ama bence gerekli. Çünkü en başta kendim merak ediyorum.
Karikatüre olan yeteneğinizin keşfedilmesi hangi yaş civarında ve nasıl gerçekleşti?
Bu müthiş yeteneği ilk farkeden kişi kimdi?
Kendimi bildim bileli resim çizerim. Karma resim sergilerinde çok yer almama rağmen, 2002 yılında İstanbul TEKEL Sanat Galerisi'nde ilk kişisel resim sergimi gerçekleştirdim.
O esnada sergiye gelen izleyicilerden, resimlerimin ''karikatür tadında'' olduğu görüşlerini aldım sık sık.
Tam da o günlerde oldukça yaşlı bir beyefendi gelmişti sergi salonuna. Hiçbir şey konuşmadan 1,5 saat tüm resimleri inceledi ve son resimden sonra ''Evladım, sen Kafkasyalı mısın?'' dedi.
Ben de ''Evet, köklerim oraya dayanıyor,'' dedim.
O beyefendi; ''Senin resimlerin tablolaştırılmış çok büyük karikatürler evladım! '' demişti bana.
Sanırım bu yönümü keşfeden ilk insan olarak Doğan Bey'i söyleyebilirim rahatlıkla.
Bahsi açılmışken belirteyim. Yaşlı, oldukça zayıf ve bir kung-fu ustası görünümlü Doğan Bey kemik bilimi uzmanıymış. Göz ve şakak kemiklerimden anladığını söyledi kökenleri. Keşke tekrar karşılaşabilsek.
O'nun da bu vesile ile kulaklarını çınlatmış olduk :)

Kasıtlı biçimde eciş bücüş çizilerek güldürmeyi amaçlayan türün dışındasınız.
Benimsediğiniz tarz; güldürmekten ziyade yaşama dair kalıcı mesajlar veriyor.
Bu türün bir adı var mı?

Evet, yazılı gülmece karikatürden ziyade bu tarzda çizmeyi tercih ediyorum.
Bu tür ''Yazısız Karikatür'' olarak geçiyor genel olarak.
Bu işin gülmece tarafını çok güzel şekilde çizen ustalarımız var zaten. Onlar bu sanatı en güzel şekilde sunuyorlar. Fakat ben biraz yapım gereği olsa gerek; daha üzüntülü olayları, daha hicvedici, daha iç burkan, görmezden geldiğimiz, hüzünlendiren, biraz daha karamsar karikatürler çizmeyi seviyorum. Yani aslında biraz yarayı deşmek de denilebilir buna.
Bu çizimlerde kendimi, akıp giden hayatın bir parçası olduğumu çok daha yoğun hissediyorum.
Karikatürlerimle yaşamın rotasına minimal katkılarda bulunarak, kendimi gezegenimize daha bir ortak hale getirmeyi amaçlıyorum.
İnsan-doğa, insan-hayvan ve insan-insan karşılaşmalarını sıkça işlerim çizimlerimde bu yüzden.

Kentleşme

Karikatür üslubunuzla ilgili dünyadan ya da Türkiye'den benimsediğiniz veya etkisinde kaldığınız isimler kimler?
Türkiye'de bir çok usta isim var çocukluğumdan beri ve halen eserlerini zevkle takip ettiğim, ilham aldığım! Biraz politik olacak, ancak isim verip adı o an aklıma gelmeyen diğer ustalarımın hakkını yemiş olmayayım. Bizler Nasreddin Hoca'nın torunlarıyız...
Yurt dışından kendime yakın bulup beğendiğim isimler olarak ise; Mikhail Zlatovski ve Vladimir Kazanevsky'yi gösterebilirim.