bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09/01/2018

Saniyeleri Kaydeden Fotoğraf Makinesi!

Her yıl Ocak ayında yapılan ve bu yıl 9-12 Ocak tarihleri arasında gerçekleşecek olan CES Tüketici Elektroniği Fuarı'nın bugün ilk günüydü.
Teknoloji meraklıları tarafından büyük bir heyecanla beklenen fuar, Las Vegas Convention Center'da düzenleniyor. Açılımı ''Consumer Electronics Show'' olan
CES, ilk kez 1967’de New York’da düzenlenmiş.
1978-1994 yıllarında iki yılda bir gerçekleşen fuarda günümüzün önemli markaları tarafından yeni geliştirdikleri ürün ve teknolojilerinin ilk tanıtımları yapılıyor.

Örneğin, insansı robot Sophia bu kez Las Vegas'ta düzenlenen bilişim teknolojileri fuarı CES'te görücüye çıktı. Sophia bugün, artık dans edip el sıkışabildiğini de gösterdi. Ancak, robot kızı bile geride bırakacak dehşet bir ürün geliştirilmişti.

Hollandalı bir firma öyle bir fotoğraf makinesi üretmiş ki, hayalleri bile zorlayacak türden! Sanki bir zaman makinesi!
Makinenin kayıt butonuna basınca yalnızca çektiğiniz o anı değil, 10 saniye öncesi ve sonrasını da kaydedebiliyor, cep telefonunuza otomatik olarak aktardığınız bu görüntü üzerinde yolculuk edebiliyorsunuz. Makinenin kayıt tuşuna basar basmaz, o andan 10 saniye önceki ve sonraki görüntü de cep telefonunuza otomatik olarak aktarılıyor. Firma yetkilileri, insanların ''kaydetmek istedikleri hiçbir anı kaçırmamaları'' amacıyla böyle bir teknoloji geliştirdiklerini ifade etmiş.

Bu yıl piyasaya çıkacak olan kameranın fiyatı fazla uçuk kaçık da değil, 199 Dolar olarak belirlenmiş.

Kartpostal şeklinde baskı yapılan fotoğraf kareleri için ''cansız bir hayal'' deyimi kullanılırmış eskiden. Hatıra olsun diye en çok da asker mektuplarının içine iliştirilen bu fotoğrafların arkasında ''Bu cansız hayalim'' ile başlayan
özlem cümleleri yazarmış. Nereden nereye gerçekten de...

06/01/2016

Karla Gelen Mucizevi Sessizlik

Sabah uyandığınızda daha perdeleri bile açmadan dışarıda yağmur yağdığını bilirsiniz, öyle değil mi?
Çünkü yağmurun sesi vardır. Hatta şiddeti artmış bir yağmur sesi uyanma nedeniniz bile olabilir. Cama vuran damlaların hızı arttıkça ses de büyümektedir.

Kar ise sessiz yağar. Buna rağmen tıpkı yağmur gibi, dışarıya hiç bakmadan kar yağdığını da anlayabilir miyiz sizce?
Bunun yanıtı ''Evet''tir.
Ortalığı muazzam bir sessizlik kaplamıştır çünkü. Alışılmış tüm sesler mucizevi biçimde susmuş, huzur veren, oldukça derin ve büyülü bir sessizlik sarmıştır her yanı.
Bunu çok yoğun biçimde hissedersiniz...
Nedeni nedir peki? Kar yağıyor diye etrafta kimseler kalmadığı için midir? Trafiğin azalması, ağaçların hışırdamaması ya da hayvanların bir yere saklanmasıyla da ilgili değildir.

Kar, yağarken şehri susturmaktadır...
Dışarıya çıktığınızda da karla birlikte ortamdaki her türlü gürültünün sesini kısılmış gibi hissetmez misiniz? Kentin en kalabalık caddesinde bile kornaların ve tekerleklerin çıkardığı sesler yağan kar tarafından yutuluyor gibidir. Dikkat kesildiğinizde daha önce olanca şiddetiyle duyduğumuz sesler bile nasıl da cılızlaşmıştır.

İşte tüm bunların nedeni kar tanelerinin yapısıyla ilgili...
Bildiğiniz gibi kar taneleri buz kristallerinin bir araya gelmesiyle oluşur. Bu nedenle gözenekli bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla ses dalgalarını soğurmaktadır.
Havada basınç dalgaları oluşturarak ilerleyen ses ise, oluşan enerjinin çarpışmalar yoluyla molekülden moleküle aktarılması suretiyle oldukça uzak noktalara ulaşabilme özelliğine sahip. Ortamda kar taneleri gibi gözenekli yapılar mevcutsa söz konusu enerjinin bir kısmı yansımak yerine yapının katı bölümleriyle etkileşime girerek soğuruluyor (emiliyor).

Örneğin; kalın bir kar tabakasının üzerine yeniden kar yağdığında soğurma özellikli yapısıyla ses dalgalarını emen kar tanelerinin yarattığı sessizlik, başka bir gürültü kaynağı yoksa, insan kulağının duyduğu en düşük ses olan "0" desibele örnek gösteriliyor.

Ancak, bu özellik karın yapısına ve ne zaman yağdığına göre şekil değiştiriyor. Eğer ''zaman'' ve ''hava şartları'' yüzünden kar tanelerinin yüzeyindeki su kristalleri erimiş ve yeniden donma olayı gerçekleşmişse soğurma olayı bitiyor. Çünkü gözenekler kapanıyor ve kar sertleşip pürüzsüz bir hale geliyor. Böylece ses dalgaları yansımaya başladığından ortamdaki sesler normalden çok daha net duyulabiliyor.

Ses dalgalarının kar üzerinde nasıl ilerlediğine dair birtakım bilimsel deneyler yapılmış elbette. İçlerinde en bilineni silahla gerçekleştirilmiş olanı.
Silahın ateşlendiği noktadan 60 metre uzağa yerleştirilen bir sensörle ses dalgasının boyu ve şiddeti ölçüldüğünde karlı ve karsız havada yapılan ölçümlerin nasıl farklı sonuçlar verdiğini tablodan görebilirsiniz.
Grafiğin üst kısmı karsız havada sesin ne kadar yüksek olduğunu, alt kısım ise karlı havada sesin alçak olmakla kalmayıp sekteye uğrayarak ilerlediğini göstermekte. Bu durum ''kar akustiği'' diye de adlandırılıyor. Özellikle askeri mıntıkalarda önemli olduğu, ortamdaki sesleri algılayan bir cihazın kar varken ve yokken yaptığı ölçümlerin oldukça farklı sonuçlar verdiği söyleniyor.

Sahi, en kısa zamanda kar yağsa. Ortalık kirden pastan, sesten, gürültüden temizlense.
Her şey olması gerektiği zamanda, olması gerektiği gibi yaşansa...


BİLGİ İÇİN: (Bkz)


09/10/2015

Prof. Dr. Aziz Sancar'a Teşekkürlerimle

Son dönem neredeyse tüm yorumlarımda hissedilen umutsuzluk, karamsarlık ve enerji yoksunluğunun üzerine bir çizik atıyor, bugün burada, üzerimize çökmüş karanlık bulutları aralayan ve ortalığı bilimin aydınlığıyla ışıtan tıpkı adı gibi ''aziz'' bir güneş doğsun istiyorum. Toplum olarak, birey olarak bozulan kimyamıza da deva olsun. Baktıkça, hatırladıkça umut olsun, ışık olsun...

Aziz Hocam; ülkemiz adına ne büyük bir gurur kaynağı oldunuz bilseniz! Siz yalnızca DNA onarımı ve kanseri önleme adına yaptığınız üstün çalışmalarınız ve buluşunuzla değil, ''insanlık adına'', gönlümüzün de Nobel'ini aldınız.

Bizler, Mardin'de dünyaya gelen bir çocuğun başarı öyküsü ve bilim dünyasında zirve yapışının verdiği gururun yanı sıra altın değerindeki sözleriyle de şifa bulduk. Siz yalnızca kanser hastalarına umut olmadınız hocam. Üzerimize yapışan ve gırtlağımıza kadar dayanan o kötücül sarmalı da söküp aldınız. Siz birileri gibi ülkenize çamur atmadan da Nobel alınabileceğini kanıtladınız. Egonuzu değil, insanlığınızı, adamlığınızı konuşturdunuz. Dediniz ki:
''Ben bu ödülü memleketime ve Cumhuriyet devrinin başlattığı eğitime borçluyum. Bana bu temeli veren Türkiye’deki eğitimdi.'' Ve dediniz ki: "Mardin'den Kars'a, Edirne'ye kadar bütün çocuklarımıza bilim alanında eğitim öğretim vermemiz lazım. Özellikle kızlarımızı okutmak lazım. Kızlarımızı okutmazsak insan gücümüzün yarısını kaybetmiş oluyoruz. Özellikle Doğu ve Güneydoğu'daki kardeşlerimizden kız çocuklarını okula göndermelerini tekrar tekrar rica ediyorum.''

02/03/2015

Asistanlar: Akademinin Ağır İşçileri

Okumaya ve araştırmaya gönül vermiş, akademik kariyer yapmak, modern dünyaya ve bilime katkıda bulunmak isteyen, ömrünün sonuna kadar öğrenci kalmaya hazır idealist gençler! Bu yolda sizleri neler bekliyor, başınıza neler gelecek, biliyor musunuz?
Geleceğin doçent ve profesörlerinin daha yolun başında nasıl örselendiğinden, ruh sağlıklarının nasıl bozulduğundan haberiniz var mı?

Şu ya da bu üniversite demiyorum. Kurduğum cümleler geneli kapsıyor farkındaysanız. Çünkü ülkemizdeki birkaç üniversite dışında durum ne yazık ki aynen budur! Çünkü kapalı kapılar ardında neler olup bittiğinden haberiniz yok!

Peki asiste edilecek, olması gerektiği gibi iyi niyetli hocalar yok mu memlekette?
Var elbette. Ancak sayıları bir elin parmaklarını geçmiyor ne yazık!

Evet, bilim adamı olmak üzere üniversitelerde göreve başlayan asistanların, namıdiğer araştırma görevlilerinin durumları kendilerini ''akademik köle'' olarak adlandıracakları kadar vahim ne yazık ki (Bu tabirlere ''emir eri'' ve ''mahkûm'' sözcüklerini de ekliyorlar). Onlar daha göreve adım atar atmaz yıpratılmaya ve örselenmeye başlıyor. Zekâları, aldıkları eğitimin kalitesi, bilimsel yayınlarının yeterliliği ne kadar üst seviyede olursa olsun, farkeden hiçbir şey yok!..

''Kutsal'' bildiğimiz bu akademik yolda yitip giden değerleri bir bilseniz!
Tam dokuz yıl insanüstü çabalar sarfetmesine rağmen bir türlü doktorası bitirilmeyenleri mi ararsınız, akıl sağlığını yitirenleri mi, yoksa intiharın eşiğine gelenleri mi? İhtimallerin içinde en iyisi ne, biliyor musunuz? Her şeyden vazgeçip onca birikimi çöpe atarak daha yolun başında sıradan bir memur olmayı tercih etmek… Ve daha ilk yılda bunu yapanların sayısı azımsanmayacak kadar büyük. Araştırın!
İnanın yazdıklarımda en ufak bir abartı yok. Ben özet cümleler halinde geçiyorum. Gerisi için yetkili ağızlara başvurun. Sorunun büyüklüğünü ve vahametini bizzat öğrenin ki yolunuzu ona göre çizin…

Çalışacağınız üniversite ilim irfan yuvası mı, yoksa cadı kazanı mı iyi öğrenin. İlk kural mı? Hakaretler karşısında incinmemeyi öğrenmek. Olayın özü yıpratma politikasına, kendisinin de o yoldan geçtiğini unutan hocaların bunu bir kısır döngü olarak ''değişmez biçimde'' sürdürmesine dayanıyor. Adeta geçmişin intikamını alırcasına asistanını bir köle gibi kullanmak için ant içmesine! Örneğin sekiz aylık hamile misiniz? Gözünüzün yaşına bakan olmaz. Zamanında ona da kimse acımamış, aynısını yapmıştı. Saatlerce ayakta dikilip gözetmenlik yapacaksın, unutma!..

Sakın ola ki asistanı olduğunuz hocanın sevmediği kişilerle konuşmayın, hatta selam bile vermeyin. Ayrıca kulaklarınızı dört açıp hakkında duyduklarınızı bir an önce kendisine yetiştirmeli, eteklerini tutup iyi öpmelisiniz ki hocanın koruyucu kanatları altına girip ilim irfan yolunda hızla ilerleyebilesiniz. Çünkü akademik kadroya atanmak, görevinde yükselmek, önemli projelerde yer almak için akademik ehliyetin değil, yöneticilere olan yakınlığın belirleyici, unutma!..
Ve hoca pek bir şey yapmayacak, bunu da unutma! Artık onun tüm görevleri sana ait. Kayıtsız şartsız itaat etmek zorundasın. Dersleri sen anlatacak, sınav sorularını sen hazırlayacak ve sınavı da sen yapacaksın.

Bundan sonrası şansına kalmış artık...
Unvanın ''araştırma görevlisi'' ama sen alanınla ilgili araştırma yapmayı tamamen unutmalısın.
Yeni buluşlara imza atmak mı? Aklından bile geçirme!
Hocanın gözüne girmeyi başarırsan muhtemelen sekiz-on yıl falan sonra yar.doç’luk unvanı hak edenlerden olacaksın…
Daha neler, ne detaylar...
Maaşların biraz olsun iyileştirilmesi bile bu çekilmez döngüyü asla çekilir kılmıyor, unutma!..


Görsel: paraforex.net

01/12/2013

Haydi Beynini Uyandır!

Birçok kişi insan beynini bilgisayara benzetir.
Çünkü beyin de tıpkı bilgisayar gibi çok sayıda veriyi işlemden geçirir.
Üstelik daha eski modellerde sık sık donma olayı gerçekleşir diye de bilinir (hafıza kaybı).
Dolayısıyla tıpkı bilgisayarınız gibi, beyninizle ilgili donanım ve yazılımların mümkün olduğunca sorunsuz bir şekilde çalışmasını sürdürmek tamamen size bağlı.
Sisteminizi nelerin çökerteceğini öğrenmek, engellemek için neler yapmanız gerektiği de.
Hepsi sizin sorumluluğunuzda...
Bilim adamları günümüzde ''Beyin yaşlandıkça düşüşe geçer'' tezini şiddetle reddediyor. Beyin uyarıldığı takdirde yaş kaç olursa olsun bağlantılardaki toplam nöron sayısının artacağı, hatta olması gerektiği gibi kullandığımızda yaşla birlikte beynin de büyüyeceğini söylüyorlar. ''Picasso'nun en güzel eserlerini doksan yaşlarında verdiği, Haydn'ın en sevilen bestelerini yaşamının son yıllarında yaptığı'' gibi örnekler de veriliyor.

Normal zekâya sahip bir insanın beyninin sadece yüzde 1'ini kullandığını biliyor muydunuz?
Oysa, dünyadaki tüm telefon sistemleri olanca karmaşıklığıyla ele alınıp beynimizin kapasitesiyle kıyaslandığında bile beynimizin sadece bezelye büyüklüğünde bir parçasına karşılık geliyor.
Düşünün... 1 dakika içinde en az 100.000 elektro-kimyasal reaksiyon meydana gelmekte olan bir organ.
Yaşamınız boyunca aralıksız her saniye on yeni bilgi gönderseniz bile dolum noktasına ulaşmayan müthiş bir kapasite!

Ve öğrenmek nöronlar arası bu bağlantıyı sürekli çalıştırıyor, beyni ve belleği güçlendiriyor.
Beynini kullanmayanlarda nöronlar arasındaki bağlar zayıfladığından potansiyel hafıza gücü kullanılamıyor.
Ve beyin çöküşe gidiyor.

Beynin istenilen işlevsellikte çalışması demek, her şeyden önce ''ruh sağlığı'' anlamına gelmiyor muydu? Daha etkili düşünmek, daha doğru kararlar alabilmek, farkındalıklarımızın artması için beynimizi uyarmak, uyandırmak zorundayız.

Şunu unutmayalım ki ''çok iyi hafıza'' diye bir şey yok. Eğitilmiş ya da eğitilmemiş hafıza var.
Ve bir de küçükken beynimizin hangi kısımlarını kullanmışsak oradaki nöronları daha çok ürettiğimiz, kullanmadığımız kısımlardaki nöronları yok edebildiğimiz gerçeği var. Dolayısıyla beynimizin gelişmesiyle ilgili tüm sorumluluk bize ait.

Beynimizi çalıştırmak için nasıl bir güce sahip olduğumuzu gösteren bir örneğe yer verelim şimdi:
Londra'da taksicilerin beyinlerini ölçmek için yapılmış bilimsel bir araştırma bu (You The Owners Manual (s.89).
Peki neden taksiciler?
Çünkü gün içinde etrafa savurdukları küfürlerden aldığınız izlenimin aksine, taksicilerin işi güçlü bir hafıza gerektirir.
Bir şehrin karmaşık yapısını ezberlerinde tutmak, binlerce farklı başlangıç ve bitiş noktası arasındaki en hızlı rotayı her zaman bilmek zorundadırlar. Araştırmanın sonuçları:
En fazla deneyimi olan taksiciler -daha fazla müşteri çekmek için sürekli yenilikler icat edenler- rekabetçi endüstride ayakta kalabilmek için beyinlerini zorlamış ve gerçekten de sağ temporal lobları daha fazla büyümüş. Sık sık ve her gün farklı şekilde kullandıkları için daha büyük beyinlere sahip oldukları ortaya çıkmış.

25/11/2013

Matematik ve Grigori Perelman Efsanesi

Bugünlerde aklım yüzyılın en zeki insanı olarak kabul edilen Rus Matematikçi Grigori Perelman ile haşır neşir. Neden mi?
Öncelikle bu dehanın yaşam öyküsüne kısaca bir göz atalım.

Elektrik mühendisi bir babayla matematik öğretmeni bir annenin oğlu olarak 1966 yılında St Petersburg'ta (Leningrad) doğan ve matematiğe olan ilgisi henüz çok küçükken babasının eve getirdiği bilimsel bulmacalar kitabıyla başlayan Perelman 14 yaşında okulunun yıldız matematikçisi olur. Daha sonra Budapeşte'de yapılan Uluslararasi Matematik Olimpiyatı'nda mükemmel bir derece elde ederek altın madalya kazanır.

Operayı tutku derecesinde seven ve halen zamanının çoğunu opera dinleyerek geçiren Grigori Perelman aynı zamanda bir viyola virtüözü.
16 yaşında girdiği Leningrad Üniversitesi'nde matematikteki başarısı ileri boyutta. Özellikle geometride 'uzman' kabul ediliyor. Üniversite sonrası ise şu an çalışmakta olduğu Steklov Enstitüsü'ndeki bilimsel çalışmalarını sürdürürken 1992'de Amerika'dan davet alıp New York University ve Stony Brook University'de birer sömestir kalır. IQ'su 180'in üzerinde...

Hatırlarsanız Poincaré sanısı diye adlandırılan ve 100 yıldır çözülemeyen bir problemi çözmüştü Perelman. Ancak Matematiğin Nobel'i demek olan ve dört yılda bir verilen Fields Madalyası ile 1 milyon dolarlık ödülü almayı reddetmişti.

Karafatmalarla dolu; eşya olarak yalnızca bir masa, bir sandalye ve bir yataktan ibaret küçücük bir dairede yalnız başına yaşayan Dr Grigori Perelman kapı aralığından parayı istemediğini belirtmiş, açıklama olarak da ''Ben istediğimi aldım. Bu bana yeter. Ne para ne de ünlü olmak ilgilendiriyor beni. Hayvanat bahçesinde bir hayvanmışım gibi sergilenmek istemiyorum. Matematik kahramanı değilim. Çok da başarılı değilim. Hiçkimse gözünü bana diksin istemiyorum,'' demişti.

Herkes çok şaşırdı tabii ve adı derhal ''Tuhaf Matematikçi' diye anılmaya başladı. Saçı sakalı birbirine karışmış halini görünce ''meczup'' olduğunu söyleyenlerden tutun da; ''deli'', ''ruh hastası'', ''şizoid dahi'', ''narsist'', ''enayi'', ''IQ'su yüksek sosyal zekâsı düşük'' diyenlere kadar oldukça geniş bir şaşkınlık yelpazesiyle karşılaştı bu tavır.

Neymiş, Perelman gazetelerin yazdığı gibi 1 milyon dolarlık ödülü reddetmemiş.
Çünkü henüz ona ödül almaya hak kazandığı söylenmemiş.
''İlan edilsin, o zaman karar veririm,'' demekteymiş.

Aklınız almıyor tabii değil mi?
Kaç yıl geçti aradan. Bırakın adamın peşini artık. O söyleyeceğini söyledi...
Şunu bilin ki tarih ''1 milyon doları reddeden efsane adam'' olarak Perelman'ı sürekli yazacak. Zaman hiçbir meziyeti olmayan zekâsı düşüklerin zamanı çünkü.
Perelman'ın şöhret, para, iktidar vb hırslarla akıl almaz oyunlar oynayanların, şaklabanlık yapanların çokluğu karşısında akıl sır erdirilemeyen ve ters düşen bu tavrı irdelendikçe irdelenecek, daha çok şaşırılacak.
Döndürülüp dolaştırılıp önümüze servis edilecek.
Hatta asparagas haber bile zannedilecek.
Özetle; Perelman'ın sergilediği bu sıra dışı ''onurlu'' tavır gerçek bir efsane haline gelecek ve yüzyıllar boyunca dilden dile dolaşacak...



Problemi merak edenler için:
Grigori Perelman'ın topolojideki en zor problemlerden biri olan Poincaré sanısı'nın çözümünde kullandığı teknik, Fields Madalyası sahibi Matematikçi Richard Hamilton'ın mimarı olduğu Ricci Flow tekniğidir ve manifoldların deformasyonunu, ısının yayılma ilkesine benzer biçimde açıklar. Problemin çözümünde kullanılan bu tekniği ve Perelman tarafından yazılan makaleleri görmek isterseniz; buraya, buraya ve buraya tıklayınız.

23/08/2011

Çağın İlleti

Bilim adamları, kitle imha silahları üreticileri...
Hanginize sesleneyim şimdi?
Kaçıncı yüzyıldayız, şu sivrisinek denen illetin kökünü kurutamadınız halen.
Ben size ne diyeyim!

Kitleleri imha edecek o silahları yapmak için nükleer, biyolojik ya da kimyasal bir sürü yol keşfettiniz. Akıllara zarar icatlar geliştiriyorsunuz. Lakin beşeriyete zerre kadar faydası olmayan, tersine; ilk çağlardan itibaren toplu insan ölümlerinin 1 numaralı sebebi olan bu yaratığı yeryüzünden kazımak neden hiçbirinizin aklına gelmiyor?
Hem de ölümcül HIV virüsü taşıma riskli böyle bir kan emiciyi?

Akıl alacak gibi değil gerçekten! Bu kadar zor mu bu?

Koskocaman dinazorların, mamutların kendiliğinden nesilleri tükendi dünya üzerinde...
Bir ara kelaynaklar bile tehlike altına girdiler ve yok oluyorlardı. Acilen koruma altına alındılar.
Ama şansa bakın ki bir damlacık bir sivrisinek halen yeryüzünde ve insanoğluna yaz gecelerini ciddi anlamda zehir etmeye devam ediyor...

Evet, bildiniz. Tıpkı resimdeki gibiyim...
Unsleep sheep...
Uykusuz ve huzursuz!

21/12/2010

Doç. Dr. Atilla Cihaner ve İnanılmaz Buluşu

Haberleri izlerken ülkenin gündemiyle her zaman daralıp bunalacak değiliz ya. Bugün TV kanallarında gün içinde yayına giren ve göğsümü kabartan müthiş haber vardı: Henüz 33 yaşındaki bir Türk bilim adamı başkanlığında olağanüstü bir buluşa imza atılmış.

Atılım Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olan Doç. Dr. Atilla Cihaner, TÜBİTAK'ın desteklediği bir projede ekip arkadaşları olan Çanakkale 18 Mart ve ODTÜ araştırmacıları ile, özel bir tür plastik olan ''polimerik elektrokromik malzemeler''de belli elektriksel değerler kapsamında renk çeşitliliği sağlayarak çok kısa bir süre içinde ''renk dönüşümü'' gerçekleştirmiş.

Doç. Dr. Cihaner aynı zamanda Türkiye Bilimler Akademisi Üstün Başarılı Genç Bilim İnsanlarını Ödüllendirme Programı (TÜBA-GEBİP) 2010 Yılı Ödülü sahibi.

Buluşun beni en çok ilgilendiren tarafı; ışık altında renk değiştiren bu malzemelerin erkek ve bayanların saç renginin değiştirilmesi için saç boyası gibi kullanılabileceği ve günün belirli saatlerinde kullanıcının isteğine göre saç rengini değiştirebiliyor olması. Örneğin; çok açık renk saç kullanan bir bayan, öğleden sonraki bir iş toplantısına koyu renk bir saçla gidip, daha sonra eski saç rengine dönebilecek.
Saçının rengini değiştirmek isteyen kişi bir ultraviyole kabinine girerek saçına uygulanan ışıkla bir kaç dakika içinde bunu gerçekleştirebilecek ve daha sonra isterse aynı işlemle saçını başka renge dönüştürebilecek.

Doç. Dr. Cihaner bu malzemelerin iletken özelliklerini pek çok ürüne uygulayabilme olanağı sağladıklarını, renk değiştiren camlarda, otomobil aynalarında ve reklam panolarında kullanılmalarının gündemde olduğunu, radarda görünmezlik ve kamuflaj sağlaması nedeniyle özellikle Savunma Sanayi ve TSK gibi kuruluşların bu bulgulardan faydalanacağını belirtiyor.

Bu inanılmaz buluşu gerçekleştirip dünya çapında bir olaya imza atan Dr. Cihaner ve ekibini tüm kalbimle kutluyorum...

Bkz: Haber Kaynağı