çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17/11/2024

Dünyanın Döngüsü Hep Mi Aynı?

Okuduğumdan beri hiç aklımdan çıkmıyor. Peru'daki arkeologlar, üç antik kültürün güç merkezi ve İnka öncesi bir efsanenin merkezi sayılan kuzey kıyısındaki geniş kalıntılarda insan kurban edildiğini gösteren bir düzineden fazla mezar bulmuş. 

700 yıl öncesine ait bir tümülüste bulunan mezarlardaki göçmen olduğu belirlenen ve çıplak gömülen 76 çocuğun giysileri yanlarına bırakılmış. Çocukların köprücük kemiğinden göğüs kemiğine kadar açılan kaburgalarının kalplerine ulaşmak için zorla açıldığı anlaşılmış. Tüm bunlar, yani çocukların kurban edilişi tarlaların bereketlenmesi için gerçekleşen bir ritüelmiş!

Cehaletle ölüm genellikle ayrılmaz ama yaşları 5-15 arası değişen o masum çocuklardan ne istediniz? Tarlalar bereketlenip cepleriniz parayla doldu mu bari? Kaç yüzyıl önceki bu kıyım günümüzde yok diyebilir miyiz? Birtakım çıkarlarınız için bebeklerden, çocuklardan çekin ellerinizi. ÇOCUKLARA KIYMAYIN EFENDİLER!

At o zaman kendini doğaya bu aralar! Havalar soğudu deme. Doğanın şifalı eli ruh sağlığına iyi gelecek.

Cennet Bambusu (Nandina Domestica) her daim yeşil bitkiler listesinde olsa bile tam da bu mevsimde kızıl. Kayın, çınar, ıhlamur benzeri ağaçlardaki döngü neredeyse aynı. Yeşilden sarıya, ardından turuncuya dönüşüm. Son karar sepya ve toprağa düşüş.

13/02/2023

Depremde Sarılan Yaralar, Çocuklar

Depremde enkaz çalışmaları sonlara doğru çok daha yürek burkucu hale geldi. Yıkıntıların içinde günlerdir sesini duyuramayan ya da ulaşılamayan kaç can daha var kim bilir. Bunu düşünmek bile insanı mahvediyor. Peki onlar orada aç, susuz ve eksi derecede soğukta neler çekiyor? Kahroluyor insan. Allahım, ne olur yardım et çaresizlere. Bugün kepçelerin girdiği enkazlardan birinde içeride ısı algılandı nitekim. Enkazda üç kişinin varlığı belirlendi.
  
Yine bugün Gaziantep Nurdağı’nda bir mucize daha yaşandı. 8 yaşındaki Semih Ege İnce depremden 155 saat sonra Yunus Kaya Apartmanı enkazından madenciler tarafından sağ olarak çıkarıldı. Çocuk beş-altı gün enkaz altında kalmıştı ve bitkin görünüyordu. Ağzı kupkuru, dudakları yer yer parçalanmıştı. 

Sedyenin kurtarma ekiplerince koridor oluşturulup kalabalığın içinden dışarıya çıkarıldığı o anlarda özellikle, gözyaşlarımı asla durduramıyorum. Sel olup akıyor. Semih çıkarılırken de öyleydi. Ne yemek istediğini sordu görevlilerden biri. ''Dondurma ve su,'' deyip ekledi çocuk: ''Bütün dondurmaları, bütün içecekleri getirin.” - Damacana su getirin./ - O kadar içebilecek misin?/ - İçerim. Çok susadım.

Onca zaman susuz kalmak kolay değil elbet. Ancak enkazdan çıkanlara hemen su verilmesi de ciddi riskler taşıyor. Sağlık görevlileri ona göre hareket ediyor. Bir gün önce kurtarılan küçücük bir kız çocuğu da hemen içecek istemiş, ''Bir sürü getirin ama bir sürü,'' diye eklemişti. 
Güzel çocuk, dilerim ki bundan sonrası için tüm isteklerinin gerçek olduğu şahane bir ömrün olsun. Depremi yaşayan, özellikle de enkaz altından çıkarılan tüm depremzedeler için bu dileğim. Hepimiz, herkes için.

10/04/2021

Sevginin Gücü ❤

Bitkiler ve hayvanlar dahil tüm canlıların en temel gereksinimi sevgi, öyle değil mi?
Bu gereksinim en bariz şekilde insanlarda mevcut. Özellikle küçük çocuklarda. 

O nedenle; ebeveynlerin çocuk büyütürken sevgi kavramına en az yeme-içme kadar önem vermesi ve özel dikkat göstermesi gerekir. Bunu bilmeyen yoktur. Sevgiyi önemseyip çocuğuna vereceği eğitimin temelini sağlam şekilde atması gerektiğini...

Aşırı sevgi - gevşek eğitim benimsemiş aşırı koruyucu aile tutumu değil tabii bahsetttiğim. Aşırı sevgi - sıkı eğitim sergileyen ''mükemmeliyetçi''  aile tutumu hiç değil. Sevgi ve disiplin ayarı dengelenmiş çocuk ''doğru ve yanlışlarıyla'' değerli olduğu ve sevildiği mesajını alır. Öz güven sahibi, yaratıcı ve yapıcı, hem kendine hem çevresine hoşgörülü, sorumluluk sahibi bir birey olarak yetişmesi kaçınılmazdır...

22/02/2021

Çizgi Filmlerin Çocuklar Üzerindeki Etkileri

''Bir deli kuyuya taş attı, kırk kişi çıkaramadı'' misali, bir önceki yazıda çizgi filmlerdeki anormal karakterlerden bahsetmiştim.  Bu duruma şaşırmayan çıkmamıştı. Hep birlikte yorumlarda bulunduk; ama sebebini tam olarak çözemedik. 
Aslında üç aşağı beş yukarı tahmin etmişiz. 

Şöyle ki; söz konusu çizgi filmlerin izleyenler üzerinde çok bariz, ölümcül bir etkisi olmadığından bahsediyor uzmanlar. Her çocuğun aynı olmadığını, aynı oranda etkilenmeyeceğini söylüyorlar. Filmlerin seçiminde en önemli etkenin ebeveyn kararı olduğunu da. 

Asıl tehlikenin modern çağın grafik çizimlerinde ve bilgisayar oyunlarında olduğundan bahsediliyor.

Konu epey ciddi olduğundan ve ben o haliyle öylece kalmasını istemediğimden ilgili araştırma sonuçlarını buraya eklemem gerektiğine inandım. En altta da yararlandığım kaynaklar ve bir de ebeveynleri çocuklarının yaşlarına göre doğru seçim yapabilmeleri için yönlendiren film kaynaklarının linkleri. Biraz uzunca oldu ama merak edenler için önemli. Başlıyalım o halde:

Çizgi film şiddeti, çocuklar ve saldırganlık 
Çizgi filmler, çocukların boş zaman etkinliklerinin önemli bir öğretim parçası ve gelişimleri üzerinde etkiye sahip. Çizgi filmlerin olumsuz etkilerinden korumak için ebeveynlere çocukların hangi çizgi filmi izlediklerini, izlenen süre ve yaş sınırlamalarını takip etmeleri öneriliyor. Bir nesil Wile E. Coyote'un kaderi veya Tom ve Jerry'nin maskaralıklarını izledi ve bu onlara zarar vermedi. Ancak araştırmalar günümüzün grafik çizgi filmlerinin ve bilgisayar oyunu karakterlerinin etkilerinin o kadar masum olmadığını gösteriyor. 

13/01/2020

Rengârenk Merdiven Projesi - Kaydıraklar

Türkiye genelinde, özellikle de İstanbul'un yokuş yukarı giden upuzun sokaklarında gökkuşağı renklerine boyanmış epeyce merdiven olduğunu biliyoruz. Birkaç kutu boyayla gri renkli beton basamakların renkli görüntülere bürünmesi insanların içini açıyor çünkü. Belediyelerin destek verdiği ''Fırçanı al gel'' kampanyaları bile yapılmıştı bunun için. Mahallesindeki sekiz on basamaklı merdivenleri boyamaya soyunan gençler, baba-oğullar, damatlar çıkmıştı.

Doğa bile dört mevsim farklı renklere bürünüyor. Yeşilden turuncuya, sarıya, kahverengiye, sepyaya giden rengârenk bir döngü içinde. Gökyüzünün, kuşların, çiçeklerin, ağaçların, dağların, hatta kedilerin dahi rengi var da iç karartan gri betonların neden olmasın, değil mi? Öyleyse, insan eliyle yapılmış basamakları boyamak yine insana düşer.

28/04/2018

1. Uluslararası Troya Çocuk Halk Dansları Festivali

''Bir çocuklar bir de çiçekler olmasa dünyanın tadı tuzu olmazdı,'' cümlesini çok sık kullanırım.

Doğanın bahar çiçekleriyle sürdürdüğü göz alıcı, mis kokulu etkinliklere her biri birer çiçek olan çocukların etkinliği de dahil olunca dünyanın tadı tuzu yerine geldi gerçekten. Çanakkale sokakları gerçek bir bayram yerine dönüştü.
Binlerce çocuğun coşkusuyla Bin Pınarlı İda,
Bin Çiçekli İda olup bin kat daha güzelleşti sanki.

Çocuklara armağan edilebilecek en güzel şeylerden biri, adlarına yapılan bir festival dahilinde onları bir araya getirmek olsa gerek.
2018 Troya Yılı etkinlikleri kapsamında dünyanın ve ülkemizin dört bir yanından gelen yüzlerce çocuk, Uluslararası Troya Çocuk Halk Dansları Festivali’nde Çanakkale’de bir araya geldi. Çocuklar gülen yüzleri, sımsıcak kalpleriyle birbirleriyle kucaklaştı. Bu büyük buluşmanın Bin Pınarlı İda'da gerçekleşmesi ne kadar özel ve güzel ise, bana göre bir o kadar da büyülüydü, büyüleyiciydi.
Farklı kültürlere mensup çocuklar arasında sevgi ve dostluk bağları kurulurken, halk dansları topluluğu çocukları, eğitmenler ve katılımcılar, festival süresince TROYA’yı ve bölgenin kültürünü yakından tanıma gibi bir fırsat elde ettiler.

Çanakkale Valiliği'nin gerçekleştirdiği 1. Troya Yılı Uluslararası Çocuk Halk Dansları Festivali’ne katılan 17 ülke, 23 ekip sıralamasını yapacak olursak; KKTC, Nepal, Kazakistan, Makedonya, Kırgızistan, Karadağ, Romanya, Bulgaristan, Ukrayna, Gürcistan, Bosna Hersek, Moldova, Sırbistan, Rusya, Kuzey Osetya, Arnavutluk, Azerbaycan.

05/02/2017

Afrika'da Yeşeren ''Umut''

Bundan tam 1 yıl önce Nijerya'da ailesi tarafından ''cadı'' olduğu inancıyla sokağa atılan 2 yaşındaki Afrikalı minik bir oğlanla tanışmıştık. Neredeyse ölmek üzere olan perişan haldeki zavallı çocuk içimizi parçalamıştı.

Afrika'da yaşayan Danimarkalı bu kadın, sokaklarda tek başına dolaşan çocuğa köylülerin kötü davrandıklarını fark etmiş, çocuğun sekiz ay önce sokağa terk edildiğini ve cadılık ile suçlandığını öğrenince yetkililerle görüşüp bakımını üstlenmişti. Kadın çocuğa ''Hope'' adını verdi.

Danimarkalı gönüllü Anja Ringgren Loven bir yıl sonra kendisinin ve Hope'un, okula başladığı ilk gün çekilen benzer bir fotoğrafını yayınladı. 30 Ocak 2016 (solda) ve bir yıl sonrası (sağdaki). Hope, yalnızca 1 yıl içinde şaşırtıcı bir değişimle ne kadar da sağlıklı ve güzel bir çocuk olmuş. Ve ne kadar mutlu görünüyor. Bu çok sevindirici...

Nijerya'ya yalnız geldiğini, burada cadı olmakla suçlanan ve bu yüzden sokağa atılıp işkence gören, dövülen çocuklarla tanıştığını söylüyor Loven. Gördüklerinin çok korkunç ve barbarca olduğunu, üzerinde derin izler bıraktığını anlatırken;
"Çocuklar işkence gördükleri, istismar edildikleri ve sokakta yalnız bırakıldıklarında korkunç bir travma yaşıyorlar. Kendi ailesi tarafından reddedilmek, bir çocuğun yaşayabileceği en korkunç duygu olmalı. Bunun nasıl hissettireceğini kimsenin hayal edebileceğine inanmıyorum," diyor.

İşte bu yüzden eşi David ile birlikte Afrika'da cadılıkla suçlanan çocukların eğitimi ve gelişimiyle ilgilenen yetimhane benzeri bir yardım kuruluşu açan Loven, üç yaşındaki kendi oğullarıyla birlikte, tamamı cadılıkla suçlanan 30'dan fazla çocuğun bakımını üstlenmiş. Çünkü Hope'un yaşadığı bu korkunç durum Nijerya’daki çocukların başına oldukça sık geliyormuş. Pentakostalizm inancına göre bazı çocuklar rahipler tarafından büyücü/cadı olmakla suçlanıyor, aç bırakılıyor ya da öldürülüyormuş. Normal bir insan sokakta aç kalmış bir kediye bile kayıtsız kalamazken, el kadar çocuk bu. Pes doğrusu!

Loven ve kocası David tarafından kurtarılmadan önce öz ailesi tarafından batıl inançlarla savrulup sokaklarda yaşamak zorunda bırakılan Hope, solucanların da dahil olduğu pek çok hastalıkla sözleşme yapmış.

Hangi çağdayız ve bunlar yaşanıyor, şaşırmamak elde değil!
''Kabile kanunları'' desem az gelecek.
İlkellikte Nirvana'ya ulaşmışlar resmen!😱😱

Anja Rinngren Loven geçtiğimiz ayın başında OOOM Dergisi tarafından
2016 Yılının En İlham Verici Kişisi seçildi.
Nijerya'daki cadı çocuğu(!) kurtaran kadın Loven, oylamada Barack Obama ve Papa Francis'i geride bıraktı.
Evet, o bir umut ışığı ve yılın en ilham verici insanı.
Jüri başkanlığını yürüten OOOM Genel Sekreteri Georg Kindel değerlendirmesi:
"Anja açlık çeken çocuğu gördüğünde insan gibi davrandı ve milyonlarca kişinin ilham kaynağı oldu. Nijerya'daki terk edilmiş çocuklara yardım etmek için sürdürdüğü çabalar bize umut veriyor ve davayı takip etmemizi teşvik ediyor."

Dünya halen dönmeye devam ediyorsa Anja benzeri duyarlı insanların yüzü suyu hürmetine. Bu bir gerçek...

(Kaynak: huffingtonpost.co.uk, dailymail.co.uk, independent.co.uk)


24/12/2016

Umut Koyun Çocukların Adını

Bardağın iyice dip yapmış dolu tarafını görmeye çalıştığımız şu günlerde içimize çökmüş kasvetin ve karamsarlığın zehrini atmaya hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var. Sevgi çağrıştıran, umut vadeden bir şeyler yazıp çizmek, paylaşmak gerek...

Sen, ben ya da bir diğeri için çocuk olmak demek özlemle yâd ettiğimiz, ömrümüzün en güzel, en saf kesiti demek...

Ya doğar doğmaz savaşın soğuk nefesi ensesine yapışan, bombaların enkaza çevirdiği yıkık dökük kentlerde yaşama tutunmaya çalışan, bir şekilde ailesiyle ilticaya sürüklenen o minicik yürekler? Onları anlatmak için kelimelere ne hacet?

Dünya üzerindeki her çocuk, sevgi bağları örmek adına tüm masumiyet ve tebessümleriyle birer ilmektir. İnsanoğlunun kendi elleriyle inşa ettiği, kendi türüne her türlü kötülüğü ve zulmü reva gördüğü şu korkunç dünyadan kurtulmak, insana yaraşan güzellikler yaşamak için birer fırsattır her biri. Sevginin sıcacıklığını hissetmenin tek yoludur çocuklar. Bu bağlamda akla gelen ilk resim Danimarkalı polis ile Suriyeli küçük mülteci kız oluyor bende. Küçük kızın mutluluğu ve masum tebessümlerinin ruhuma derinden işleyişi.
Bazen bir fotoğraf kaybolmaya yüz tutmuş umutların yeniden filizlenmesine vesiledir gerçekten de...

28/05/2016

Market Arabalarında Son Durum

İki yıl önceydi. Alışveriş merkezlerindeki market arabalarına oturtulan çocuklardan rahatsız olduğumu nedenleri ile birlikte ŞURADA yazmış, basit bir çözümü olduğunu da en alta eklemiştim.

Ne gariptir, o yazının altına ''gıda mühendisi'' olduğunu söyleyen bir kadın gelmiş ve haksız olduğuma dair benimle kıran kırana tartışmaya girmişti. Savunduğu fikirler ''Pess!!'' dedirtmişti doğrusu...

Peki, geçen süre içinde söz konusu arabalar ve çocuklarla ilgili herhangi bir olumlu değişim oldu mu? Tabii ki hayır. Sanırım ''Müşteri her zaman haklıdır'' felsefesini bu acayiplik üzerinde de uyguluyorlar.

Fotoğrafı çekeli iki ay kadar oldu. Nasıl ama? İyice aşmışlar değil mi?

Dikkat ederseniz küçük kızıyla alışverişe gelen kadının satın aldıkları ufak bir poşete sığacak kadar az. Ama ne yapıyor? Ödemeyi yaparken bile çocuk arabanın içinde. Çünkü arabayı yalnızca kızı için çekmiş. Kadını tek kişi bile uyarmamış ve gördüğünüz gibi bu iş iyice oyun haline gelmiş...

Az önce biri gelip üstte bahsettiğim eski yazımın altına iki yorum bırakmış. Daha doğrusu ahkâm keserek bana ne yapacağımı öğretmiş. İşin garibi, blogum anonim yorumlara kapalı olduğu için sırf bunu yapabilmek için kendine hesap açmış. Aldı cevabını tabii. Hak ettiği cevapla ayna tutuldu şahsına. Demek ki yazıdan bir şey anlamamış, kendine özel cevabımı okumaya ihtiyacı varmış:) Bir kez daha ''Pesss!!!'' dedim.

Başka ne diyeyim ki? Toplum geneli olarak düşündüğümüzde adam olmamız gerçekten zor...

01/05/2016

Minik Brooklyn ve Delvar

Karşılığını bulan her sevgi ışıklı bir yolda aydınlanarak ilerlerken, yüreklere sığmayacak kadar büyür ve hatta taşar. Dışarıdan gelebilecek hiçbir faktörle bozulamayacak kadar güçlüdür artık.
Bir anlamda sevginin nirvanasına ulaşılır. Kimi zamansa taraflardan birinin egoları uğruna yaptığı düşüncesiz bir davranış yaşam boyu iz bırakacak güce sahiptir...

Tarih boyunca insanlar ders alsın diye hayvanların konuştuğu fabl'lar, çeşitli anonim hikâyeler yazılmış. Doğru yol kolayca bulunsun diye bir anlamda insanlığa yardım edilmiş.

Oysa dünyadaki en büyük güç sevgi...
Bu yüce duygu gerçekten de her şeyin ilacı ve yüreği sevgiyle dolu, iyi insanlar olduğu sürece gezegenimizin bir yerlerinde güzel şeyler yaşanmaya devam ediyor.
Tıpkı ABD'nin Illinois eyaletinde yaşayan minik bir kız ile mahallenin çöp toplama görevlisi arasında geçen hikâyede olduğu gibi. Öyleyse hemen, onların insana insan olduğunu hissettiren, duygu yüklü, sıcacık hikâyelerine geçelim.

3 yaşındaki Brooklyn Andracke, mahallenin çöp toplama görevlisi Delvar Dobson'ı öyle çok sever ki her hafta hiç bıkmadan pencerede onu bekler.

Çünkü Delvar haftada 1 kez, perşembe günleri çöp kamyonu ile oturdukları mahallenin atıklarını almaya gelmektedir. Son derece güler yüzlü ve arkadaş canlısı bir insan olan Delvar küçük kızı farkettiğinden, her defasında tüm sevgisiyle gülümseyerek ve korna çalarak ona el sallar.

Brooklyn, Delvar'ı çok sevmekle kalmaz, ''müthiş gülümseyen çöpçü adamımız'' olarak tanımlar. Aralarında güçlü bir sevgi bağı kurulmuştur.
Öyle ki; iki yaşından itibaren her perşembe aynı saatte Delvar'ı görmek ve ona el sallamak üzere büyük bir sabırla ve heyecanla pencerede hazır bekleyen Brooklyn, Delvar'ın evlerinin önünden geçtiği anı kaçırdığı zamanlarda annesiyle arabaya binip tüm mahallede onu aratır. Atık kamyonunun peşine düşer.

Birkaç hafta önce doğum günü olan Brooklyn, bu bağlamda harika bir şey gerçekleştirdi. Doğum günü için ne istediği sorulduğunda hayatının anlamı haline gelen Delvar için perşembe günü görüştüklerinde ona vermek üzere doğum günü pastasından bir dilim ayırmak istediğini söyledi. Perşembe geldiğinde ikisi için de duygu yüklü, harika bir an yaşandı.

Bir hafta sonra yeniden buluştuklarında ise Delvar da Brooklyn'e doğum günü hediyesi olarak 'Frozen' oyuncaklar getirdi.

Tüm bu anlar yaşanırken elbette ki başta minik kız olmak üzere bütün aile duygu selleri içindeydi.
Brooklyn, Delvar'ın hediyesine annesiyle kocaman bir 'Teşekkürler Delvar' yazısı hazırlayarak karşılık verdi. Sosyal medyada paylaşılan fotolar ise halen binlerce yorum ve beğeni alıyor.

Minik kız ile sevgi dolu bir bağ kuran Delvar Dobson gerek bulunduğu çevrede gerekse City of Bloomington/Illinois resmi Facebook sayfasında paylaşıldığından oldukça ilgi gören bu olay için "Bir çöp toplama görevlisi ya da CEO olmam fark etmez. Hepimiz içimizdeki iyiliği keşfedip bir şeyler yapmalıyız. Ben çocuklar için elimden geleni yapıyorum. Benim kalbimdeki tutku bu," diye yanıt veriyor... İşte bu kadar, öyle değil mi? Tebrikler yüreği kocaman adam!


Sıcacık bir sevginin temelini atmanın ve harika duygular yaşamanın
özünde bu kadar basit olduğunu anlatan gerçek bir hikâye.
Yolu sevgiden geçen ve
insana ''insan'' olduğu için değer veren herkese selam olsun...

Kaynak: www.theindychannel.com/

14/01/2016

Kâğıt Toplayan Çocuklar


Trafiğin durduğu bir noktada annesi arkaya dönüp yolu kontrol ederken göz göze gelmiştik bu minik oğlan çocuğuyla. İçim burkulmuştu.

Şans, göreceli bir kavram mı sizce? Fotoğraftaki çocuk şanslı mı?
Kimilerine göre öyle, evet...
Henüz beş ya da altı yaşında. Annesiyle birlikte saatler boyu kentin hangi köşelerinde dolaşıp konteyner başlarında çöp karıştırdı kim bilir...
Arabadaki kâğıt ve kartonlarda onun da emeği var.

Yaşıtlarından çoğu deniz kenarlarında tatildeyken ya da en kötü ihtimalle arkadaşlarıyla oyun oynayıp
çocukluğunu yaşarken, o işten dönüyordu.

İlk değildi, son da olmayacaktı...

Bundan iki yıl önce de öyleydi. 6 yaşındaki Yücel, Bursa'da kendinden bir-iki yaş büyük abisiyle birlikte kâğıt toplamak zorundaydı. Karşıdan karşıya geçerken kağıtları biriktirdiği ''market arabası''yla birlikte kamyonetin altında kalarak can verdi. Soğuk bir kış günü, tarih 9 Ocak'tı. Yerde kanlar içinde yatan minicik Yücel'in ayaklarında terlik vardı...

Bu ülke güllük gülistanlık değil...
Parmak kadar çocukların bir lokma ekmek parası uğruna çöplerle haşır neşir olduğu, can verdiği bir ülke burası.
Bolluk, bereket, sefahat içinde yaşayıp hâlâ gözü doymayanlara hatırlatılır...



24/12/2015

Çocuğu Şekillendirmek

Aile ortamında, çocuğunuzun gözü önünde yaptığınız her şey, sergilediğiniz tüm davranış biçimleri onun tarafından bebekliğinden itibaren en ince detayına kadar, anbean kaydedilmekte, biliyorsunuz değil mi? Tıpkı bir kamera gibi...

Bir çocuk söylediklerinizi değil, yaptıklarınızı taklit eder. Siz onun için bir rol modelsiniz. Yetişmesi, karakterinin şekil almasında etkiniz çok fazla.

Büyümekte olan bir çocuk için tarafınızdan sunulan örnekler etkindir her zaman. Sunduğunuz örnekten daha farklı ya da daha iyi olmasını beklemek mümkün değil...

Bunun anlamı tabii ki anne-babaların minik bir insana gün gün şekil verme gibi dünyanın en muhteşem görevine sahip olması demektir.
Çocuğunuza vereceğiniz sevgi ve göstereceğiniz ilgi, yaşamı boyunca onun en büyük rehberi olacaktır.




25/08/2015

''Vatan Sağolsun''

Bir kadın olarak en nefret ettiğim cümle;
“Vatan sağolsun.”
Neden sağolsunmuş?
Ben dokuz ay karnımda taşıyayım, el bebek gül bebek büyüteyim...
Kokusuna, canına doyamayayım, gece gündüz başında bekleyeyim...
Saçının bir teline bile kıyamayayım...
Sonra tepedeki birtakım yol, insanlık bilmezlerin gaddarca yürüttükleri politikalara kurban edeyim!
Sebep?
Kişisel çıkarları, insanlıktan yakından uzaktan alâkalarının olmaması...
Yıllarca ezberlettiler, yıllarca canımızdan can aldılar…
Vatan sağolsunmuş, neden olsun?
Vatan da benim, toprak da…
Evladım olmadıktan sonra ben neden olayım?
Leş sürüsü medya yakın çekim verirdi, hep öyle vermeye devam ediyor...
Acıklı annenin göz yaşları ile sulanmış dudaklarından dökülen cümleyi…
“Vatan sağolsun” diyor anne…
Ezberletilmiş, beynine kazınmış...
“Vatan sağolsun” diyor bana…

25/06/2015

Göktuğ Canbaba: Valizdeki Kedi

Fantastik Edebiyatın önde gelen isimlerinden usta kalem Göktuğ Canbaba’nın geçen yıl yayımlanan Fener Balığının Kayıp Işığı adlı çocuk kitabından sonra şimdi de Valizdeki Kedi adlı kitabı raflarda.

Göktuğ Canbaba’nın her zamanki gibi akıcı bir dille yazmış olduğu ve Doğan Egmont Yayınları tarafından basılmış olan 212 sayfalık kitaptaki çizimler illüstratör Sedat Girgin’e ait.
Galata Kulesi’ ne bakan bir evin üst katında yaşayan ve iki yıl önce ara sokaklardan birinde evin kızı Kıvırcık tarafından bulunan Kiki, ailesini çok seven ve neredeyse bütün gün miskin miskin uyuyan, mutlu bir ev kedisidir.
Sahiplerinin tatil için hazırlık yaptığı, her tarafın eşyalardan darmadağın olduğu bir gün mamasını yiyen ve uyumak için miskin vücuduna uygun yer arayan Kiki, kıyafetlerin üst üste olduğu bir bölmeyi gözüne kestirip kendini diplere doğru ittiğinde bunun bir valiz olduğunu, böylece milyonlarca pati uzağa gidip Paris’te bir havalimanında gözünü açacağını nereden bilebilirdi ki?

Bundan sonrası bir hayli eğlenceli. Dış dünyayı hiç tanımayan, kocaman, siyah bir kedinin patilerinden son anda kurtardığı kırmızı bereli minik fare Toro sayesinde inanılmaz bir maceranın tam ortasına düşen Kiki, yaşadığı heyecanlı günleri atlatıp İstanbul’daki evine dönebilecek, miskin miskin uyuduğu eski günlerine kaldığı yerden devam edebilecek midir?


 Kiki ile beraber okuyucusunu heyecan içinde maceradan maceraya koşturan, ön yargıların nasıl yıkılabildiğini, dostluğun, dayanışmanın önemini ve sevginin o yüce gücünü hissettiren kitap, çocuklar kadar büyükler için de tavsiye ediliyor.

Keyifli okumalar dileğiyle…


19/09/2014

Ama O Daha Bebek!!!

Marketlerdeki alışveriş arabalarına oturtulan çocuklara kızarken, daha neler görecekmişiz. Meğer o hiçbir şey değilmiş! Zaten gıda mühendisi (!) bir hanım kızımız o yazımın altında, market arabalarına çocuk oturtmanın gayet normal bir davranış biçimi olduğunu kıran kırana tartışmıştı benimle. Umarım bunu da görüp çok normal olduğunu tartışan birileri çıkar yine.

Fotoğraf koymadan anlatmaya kalksam kaç kişi inanırdı merak ediyorum! Gözlerinize rahatlıkla inanabilirsiniz. Kadının bebeğin altını temizlediği yer içerisi tıklım tıklım dolu olan bir dönercinin girişteki servis masalarından biri. Adamın elindeki de değiştirilmiş olan kakalı bez! Etrafta görüp de uyaran tek kişi bile yok!
Evet, gerçekten merak ediyorum şimdi: Bebek ya da çocuk söz konusuysa akan sular hep duracak, her yer pisliğe ve mikroba mı gark olacak? Bu da mı gayet normal bir davranış biçimi?!

12/09/2014

Göktuğ Canbaba: Fener Balığının Kayıp Işığı (Söyleşi)

Türk Fantastik Edebiyatının güçlü kalemi Göktuğ Canbaba'nın, Ozanın Şarkısı, Tılsım-ı Kudret ve İşeyen Atmaca'dan sonra yazmış olduğu dördüncü kitap çocuklar için geldi. Doğan ve Egmont Yayıncılık / Çocuk Kitapları Serisi'nde yerini alan Fener Balığının Kayıp Işığı, Eylül ayı itibariyle raflarda...

Günümüz çocuklarının en büyük eksiklerinden biri için Göktuğ Canbaba'dan taze kan gelmesi benim için sevindirici bir haber oldu elbette. Bildiğimiz gibi; doğar doğmaz bilgisayarın ve teknolojinin tüm imkânlarının sunulduğu bir hayatın içine adım atan, kısa bir sürede internet ve oyun bağımlısı haline gelen çocuklar için okullardaki müfredatlar bile direkt bilgi yükleme üzerine kurulu.

Dolayısıyla; okulun ve teknolojinin yadsınamayacak getirilerinin yanı sıra, insan yaşamından hiç farkettirmeden çekip aldıkları da var ve bunların başında kitap okuma alışkanlığı geliyor ne yazık ki. Her türlü bilgiye kolayca ulaşılabilirliğin teknoloji yoluyla sağlanması, okuma alışkanlığının bir gereksinim değil de vakit kaybı olarak görülmesine neden olacak kadar vahim.

Henüz 8-10 yaşında, her birinin birer Facebook hesabı olan, arkadaşlık kavramının birbirleriyle mesajlaşarak vakit geçirmek olduğunu zanneden ya da kapalı bir odada bilgisayar oyunlarının heyecanına kapılarak saatler harcamayı en büyük eğlence sayan çocuklar hızla çoğalırken, kendini ifade edemeyen, hayal güçleri sığ, kelime hazineleri yetersiz, yaratıcılıktan ve sorun çözmekten uzak, duygusuz bireyler yetişiyor. Ve okumanın önemi işte bu yüzden birinci neden olarak ortaya çıkıyor.

Kitabı okuyan bir eğitimci olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki; Fener Balığının Kayıp Işığı, hayata dair son derece önemli mesajlar veren, üstelik bunu çocuğun gözüne sokmadan, kendi algısıyla yakalayabileceği türden vermeyi başarmış harika bir kurgulama.
Loppi ve birlikte okyanus sirkinin peşine düştüğü arkadaşı Poli ile çıkılan hem çok eğlenceli hem anlam yüklü bir serüven bu. Gezmenin ve keşfetmenin derinliğinden tutun da, dostluk, kendine güven, çevreye saygı, tektipleşmeye karşılık farklılıkların güzelliği gibi nice kavram ince mesajlar halinde ve yerli yerinde. En çok da kudretli deniz ejderleri, hapishane balığı Norro ve gaddar yengece karşı verilen mücadelede işlenmiş olan ''boyun eğmemek ve özgürlük için savaşma tutkusu'' hayran olunası.


Göktuğ, izninle öncelikli sorum genel anlamda olacak.
İlk kitabın olan Ozanın Şarkısı yüksek fantezi, Tılsım-ı Kudret şehir fantazyası, İşeyen Atmaca ise yeraltı edebiyatı türündeydi. Türler arasında benzerlikler olsa da son derece ilginç bir durum bu. Ve bir o kadar da başarılısın. Ortaya çıkan bu skalayı nasıl değerlendiriyorsun?
Yazmak istediğim türlerde örnekler veriyorum. Bir kısıtlamam ya da bir çekincem yok. Yazabileceğime inandığım tarzlarda karalamak hoşuma gidiyor. Yazarken hiçbir zaman olamayacağım kadar özgürüm. Bunlar tabii ki aynı zamanda okumaktan çok keyif aldığım edebiyat türleri. Yeraltı, çocuk ya da fantezi edebiyatı...

Şimdi gelelim Küçük Fener Balığı'na. Öncelikle; çocukların dünyasına armağan ettiğin bu ışıl ışıl kitap için seni kutluyor ve bu armağanı bir anlamda kamu hizmeti olarak gördüğüm için teşekkürlerimi de ekliyorum.
Sevimli fener balığın Loppi, yüzünün önünde gerçekten de bir fener bulunan ve denizin karanlıklarında, bu fenerden yayılan ışıkla minik balıklar avlayan Lophiidae familyasından bir tür. Bunun son derece yaratıcı bir fikir olduğunu söylemeliyim. Böyle bir karakter oluşturmak nereden aklına geldi?

Yazacağım romanlar, öyküler bir anda geliyor aklıma ve sonra hızlı bir şekilde tasarlanıyorlar. Bir cümleden oluşuyorlar önce; ışığını kaybeden fener balığı gibi. Bir çocuk romanı yazmanın nasıl bir şey olacağını düşünüyordum o ara. Sonra birçok çocuk romanı okudum. En önemli adımlardan birinin etkileyici başlık olduğunu gördüm. Işığını kaybeden fener balığı başlığı bana hem dramatik hem de içinde bol bol aydınlanma teması işleyeceğim bir konu gibi gözüktü. Sonra tasarlamaya başladım. Loppi ve diğer tüm karakterler kendi içinde öyküleri olan kahramanlar. Hepsinin bir hikayesi var ve bu romanın kurgusunu geliştirmemde, olayları eğlenceli bir şekilde birbirine bağlamamda bana yardımcı oldu.


Çoklu zekâ kavramına sahip Osmanlı padişahlarının bu özelliklerinin küçük yaşlarından itibaren yalnızca kitap okuma alışkanlıkları sayesinde geliştiğini, pratik zekâları sayesinde zaferden zafere koştuklarını biliyoruz. Tek başına bu örnek bile kitap okumanın önemini yeterince kanıtlıyor. Sence okuma alışkanlığı kazanmış bir çocuk aynı zamanda neler kazanmıştır?
Okuma alışkanlığı kazanmak bir şekilde nasıl yaşayacağını hatta nasıl hayatta kalacağını öğretiyor insana. Pratik düşünme yeteneği kazanarak hayatla mücadele etmeyi kolaylaştırıyor kesinlikle. Nasıl konuşacağını, ne şekilde düşüneceğini öğretiyor. Bu bir serüven; aynı yaşam gibi. Okumak size daha önce gitmediğiniz yerlerin kapılarını açabilir, olmak istediğiniz ya da nefret ettiğiniz karakterlerin kimliğine sokabilir sizi. Kısacası birçok kişi gibi düşünüp, yalnız başına yol alan bir gezgin gibi maceralara atılabilirsiniz. Küçük yaşta bunları keşfeden çocuklar okuma alışkanlığı olmayan birçok yetişkinden çok daha bilge davranışlar sergileyebiliyorlar. İçlerindeki keşfetme duygusunu ve hayal kurma gücünü asla yitirmiyorlar. En önemli şeylerden biri bu; hayatının son anına kadar hayal kurmayı başarabilmek.

Sahip olduğun uçsuz bucaksız hayal gücünü, yalın ve özgür bir tarzla kullandığın edebi dilini, gerek sıkı bir takipçisi olduğum blogundan gerekse okuduğum kitaplarından biliyorum. Bu nedenle; küçüklüğünü düşünecek olduğumda gözümün önüne tam bir ''kitap kurdu'' ufaklık geliyor. Yanılıyor muyum?
Aslında tam bir kitap kurdu sayılmazdım. Daha çok derslerde sıkılan ve bol bol hayal kuran bir tembel olarak başladım öğrenim hayatıma. Daha sonra ilkokul hocam Ülkü Sur sayesinde okumanın büyüsüne kapıldım. Küçük küçük hikayeler yazmaya hatta onları babaanneme ciltlettirmeye başladım. :) Kendi kendime yazıp aile üyelerine baskıya aldırıyordum :) Sonrası zaten bol bol okuma ve yazma seanslarına dönüştü ve öyle ilerledi.

Peki, çocukluğunda okuduğun kitapların kahramanları içinde seni en çok etkisi altına almış olan hangisi?
Phileas Fogg'tan çok etkilendiğimi hatırlıyorum çocukken. O zamanda da hep farklı yerler görmek maceralara atılmak isterdim. Phileas bunların hepsini temsil ediyordu, o zamanı düşündüğümde. Jules Verne ile tanıştığımda kesinlikle dünyam tamamen değişti.

Tanıdığım Göktuğ çok renkli bir iç dünyaya sahip, son derece sevecen bir insan. Merak edip yakın çevrende yaşayan çocukların iç dünyalarını yoklamaya yönelik muhabbetlere girdiğin oluyor mu? Bu yoklamalardan verim alabiliyor musun? :)
Ne yazık ki yakın çevremde çok fazla çocuk yok. Yeni yeni gelmeye başladılar diyebilirim :) Bunun ileride yazacağım çocuk romanları için çok faydalı olacağına şüphem yok. Yakın zamanda okullarda çocuklarla söyleşilere, çeşitli etkinliklere katılacağım. Bunların çok eğlenceli geçeceğini düşünüyorum. Hem benim hem de çocuklar için çok faydalı olacağına inanıyorum.
Yapmış olduğun işin ''en iyisini'' yaptığının kanıtlarından biri de sahibi olduğun En Mutlu Günüm Photograpy'nin ISWP'ye kabul edilen ilk Türk fotoğraf stüdyosu olması. Başarıya götüren yolda benimsediğin ilkeler olmalı mutlaka. Bunun için nasıl bir program uyguluyorsun?
Yazarlıkta da fotoğraf sanatçılığında da sistemli bir çalışma izliyorum. Yurtdışındaki yenilikleri takip ediyorum. Çok başarılı fotoğraf sanatçıları var. Onların işlerini görmek insanın zihnini açıyor. Bununla birlikte yazarlık ve fotoğrafçılık sadece yazmak ve fotoğraflamak değil elbette. Bir sanatçının iyi ürünler verebilmesi için, bol bol film izlemesi, sergilere katılması vs kısacası dünyadan ne alabiliyorsa alması gerekiyor. EnMutluGünümPhotography olarak Selin de ben de iyi film takipçileriyizdir mesela. Belli bir vizyonun oluşabilmesi, iyi kareler çıkabilmesi için ne varsa alıyoruz, araştırıyoruz.

''Hayal kurmak özgürleştirir!'' mottosuna sahip FABİSAD'ın kurucu üyelerindensin aynı zamanda. Çalışmalar nasıl gidiyor? Vakit ayırabiliyor musun?
Geçtiğimiz aylarda GİO ödüllerini gerçekleştirdik. Çok güzel bir akşamdı. FABİSAD kurulduğu günden beri hızla ilerliyor, paneller, söyleşiler, imza günleri vs ile türü anlatmaya devam ediyor. Son dönemde onlar kadar ilgilenemesem de, elimden geldiğince arkadaşlara yardımcı olmaya çalışıyorum.

Kitabı ithaf ettiğin iki şanslı balığa gelelim mi şimdi?
Biri yeni yüzgeçlemeye başlamış minik Deniz, diğeri ise her zaman fener balığın kalacak olan Biki'n.
Haydi, gerisini senden dinleyelim o zaman...

Birkaç ay önce hayatımın en önemli olaylarından biri gerçekleşti. Ablamın doğumuyla Deniz'e kavuştuk ve dayı ünvanını aldım :)) Yeni yeni yüzgeçlemeye başlayan Deniz için anlamlı bir hediye oldu. Biraz daha büyüdüğünde Loppi'nin maceralarını zevkle okuyacağına eminim.
Biki ise hayatıma 2 sene önce girdi ve bir anlamda hayatımı değiştirdi. Sevgilim ve aynı zamanda en iyi arkadaşım. Romanı yazdığımda ilk okuyanlardan oldu ve romanla arasında kimsenin anlayamayacağı bir bağ oluştu. Loppi ile çok iyi anlaştılar :)

Değerli vaktini ayırıp sorularımı büyük bir sabırla yanıtladığın ve blogumu onurlandırdığın için çok teşekkür ederim Göktuğ. Yazın dünyamızın sana çok ihtiyacı var.
Yolun açık, başarıların daim olsun ve kalemin hiç durmasın lütfen!

Ben teşekkür ederim. Tılsım-ı Kudret'ten sonra buralara tekrar gelmek benim için de çok keyifliydi. Çok çok teşekkürler...


30/04/2014

Çocukluktan Kalan İz

Çocukluk anılarımız özeldir. İçlerinden bazıları öyle yer etmiştir ki zihninize, aynen o günkü haliyle, kendiliğinden çıkıp gelir, bir tiyatro sahnesiymiş gibi adeta, karşınızda sergilenir. Bu sizin elinizde değildir. Zaman tünelinde yolculuk desek, o bile vakit alır. Sanki bir el sizi alır, o sahnenin içine ışınlayıverir.
Yüzünüzde bir tebessüm. Yine yeniden yaşamaktasınızdır o geçmişi.

En azından benim böyle bir anım var.
Olayın kahramanı ise çocukluk arkadaşım Özcan. Ve tabii ki annesi.
Aynı mahallede oturuyorduk. Karşımızdaki binanın alt katına yeni taşınmışlardı.
Annesinin adını da hiç unutmuyorum. Değişik bir adı vardı kadının: ''Havana''
Bugün bile aynı isme rastlamak pek mümkün değil kanımca.
Her neyse. Biz mahallenin çocukları olarak akşam ezanına kadar bir sürü oyun oynar, oradan oraya koşturur, üstümüzü başımızı tozla toprakla kirletmeden, yorgunluktan posamız çıkmadan eve girmezdik. İşte bu Özcan'ın bir huyu vardı. Akşam saatlerine yakın hepimiz gibi onun da karnı acıkır, koşa koşa evlerine gider, on dakikaya kalmaz, elinde kocaman bir ekmek dilimiyle geri dönerdi. Ama öyle sandviç falan değil. Üzeri soslu(!) bir ekmek dilimiyle.
Nasıl bir sostu ki bu? Özcan'ın ekmeğine ne sürüyordu annesi?
İşte ana temamız bu.
Havana Teyze'nin akşam yemeği hazırladığı dakikaları bilen Özcan, eve gidip bir dilim ekmeğin üzerine annesinin yemek yapmak için hazırladığı ('sos' dediğim) alt malzemeden sürdürüyor ve elinde o ekmekle geri dönüyordu. Malzeme; yağda kavrulmuş soğan ve salçaydı.
Sonra o dilimi öyle bir yiyordu ki Özcan. Sanırsınız kıtlıktan çıkmış! Şapırdatarak, koklayarak, ısırdıktan sonra bitmesin dercesine her tarafını inceleyerek. E, tabii ki bizim karnımız da açlıktan zil çalıyor.
O dilimin mis gibi kokusu bize de ulaşır, öyle canımız çekerdi ki.
Ben de anneme ısrar edip aynısından yaptırmıştım; ama evde yedim.
Hem de kaç kez yaptırdım. Çok lezzetliydi doğrusu.
Artık poğaça, kurabiye, tereyağlı ekmek ya da ekmek arası peynir gibi atıştırmalıklar demodeydi.
İllaki Özcan'ın soslu ekmeğinden olacaktı...

Bugün bile aynı şey söz konusu. Ne zaman mutfağa girsem ve yemek için benzer altyapıda, salçalı bir sos hazırlıyorsam buram buram aynı koku gelir. Kaşığın ucuyla bir çay tabağına alır, sonra da bir parça ekmeğin üstüne sürerim.

İşte o ekmeği yerken Özcan belirir gözümün önünde.
Çocukluğumunun, o günlerin tam ortasına düşerim...

28/02/2014

Still Face Experiment (Hareketsiz Yüz Deneyi)

Kişilik oluşumunun doğumdan önce başladığını ve en önemli kısmının bebeklik döneminde tamamlandığını, bunun bilimsel olarak kanıtlandığını biliyoruz.
Çocuğun büyüme döneminde bulunduğu ortamın önemini, anne-babanın rol model olduğunu, dolayısıyla kişiliğin hem genetik hem çevresel hem de sonradan öğrenilir boyutu olduğunu da.

''Still Face Experiment'' (Hareketsiz Yüz Deneyi);
Dr.Edward Tronick tarafından anne ve bebeği arasındaki iletişimin karşı tarafta yarattığı etki üzerine geliştirilen ve 0-3 yaş grubu bebeklerin sosyal ve duygusal gelişimini çeşitli yönlerden incelemek amacıyla oluşturulmuş bir deney.
İlk bakışta basit bir deneymiş gibi görünen Still Face Experiment, psikolojinin ''çoğaltılabilir'' bulgularında sıklıkla kullanılan ilginç; ama önemli bir deney. Başta bakıcılar olmak üzere, çocuk bakımevleri veya yetimhaneler tarafından periyodik olarak ya da sürekli ihmal edilen bir bebeğin ne türden bir duygusal süreç içine girdiğine de çok net biçimde ışık tuttuğu biliniyor.

Deney özetle; bebeğin annesinin yüz ifadelerine karşı gösterdiği reaksiyonlardan oluşuyor. Salt surat ifadesinden tepkisizliği derhal algılayan bebeğin şaşkınlığı, sıkıntılı ve üzgün bir süreç içine girişi aşama aşama yansırken, en sonunda annesinin sergilediği bu duruşu bariz bir huzursuzlukla reddedişi ve ağlayarak isyanı gözlemleniyor.

Deneyin başlangıcında bebeğini karşısına alan anne onunla sevgi dolu bir iletişim içine giriyor. Bebek kelimeleri anlamamasına rağmen annenin yüz ifadesi, gülümseyişi ona mutluluk ve huzur veriyor.
Ancak, aniden başını arkaya çeviren ve döndüğünde yüzüne tepkisiz (cool) bir ifade takınan anne, hiç kıpırdamadan bebeğe bakmaya başlıyor. Sadece bakıyor...

Çocuk önce afallıyor. Duruyor...
Gözlerini anneden hiç ayırmadan bir müddet bekliyor.
İşaret parmağıyla bir yerleri göstererek annenin dikkatini çekmeye, duygu çıkarmaya çalışıyor. Ellerini uzatıp annesinin rahatsızlık duyduğu yüzüne şekil vermeye, onu eski haline getirmeye çabalıyor.

Tepkisizlik devam ettikçe bebekteki huzursuzluk doğru orantılı olarak artıyor.
Ve bebek en sonunda öyle çığlıklar atmaya başlıyor ki izlerken deneysel olduğu bilinmesine rağmen insanın canı acıyor. Bir bebek 2 dakika süresince bile olsa, normal tepki alamadığında olumsuz duygularla karşılık veriyor, sırtını dönüyor, yoğun bir stres altına girip en sonunda sergilediği duruşun kontrolünü kaybediyor.


Sevgi mucizevi bir şifa kaynağı olduğu kadar, yalnızca yüz ifadesiyle bile ortaya dökülebilen, hissedilen, ruhu besleyen önemli bir iletişim/etkileşim aracı.

Tıpkı bebeğin denemelerindeki gibi başarısız olunduğunda, umutsuzluk, isyan ve kaçma duygusu geliştirebilecek kadar da şaşırtıcı.

Sevgiyle kalmanız dileğiyle...






23/02/2014

Market Arabalarındaki Çocuklar

Hayatın akışında sürekli karşımıza çıkan, rahatsızlık veren, anlamakta zorluk çektiğimiz ne çok detay var. Sizi bilmem; ama ben bu türden bir detay yüzünden uzun bir süredir market arabası kullanmıyorum. İnsanlara kolaylık sağlamak üzere geliştirilmiş bu hizmetten kendi elimle muaf tutuyorum kendimi. Reddediyorum çünkü...

Peki ne mi yapıyorum? Ya sepet kullanıyor ya da aldıklarımı marketin bir kenarında biriktiriyor, işim bitince oradan taşıyorum kasiyerin önüne. Biraz bekliyorlar; ama ne yapalım? Soruna kökten bir çözüm üretilinceye kadar katlanacaklar, üzgünüm.

Halen bekliyorum...

Eminim ki siz de pek çok kez rastladınız. Marketlerdeki alışveriş arabalarına aileleri tarafından yerleştirilmiş çocuklardan bahsediyorum. Öyle küçük bebeklerden değil. Arabanın yarısını kaplamış boy boy çocuklardan!

Hayır, çok mu normal de onca yıldır kimse ses çıkarmıyor? Bu acayiplik neden böyle sürüp gidiyor?

Bugünkü alışverişim sırasında yine karşıma çıktılar maalesef.
Ve gördüm ki içlerinden bazıları ikaz eden olmadığı için iyice aşmış.

Neredeyse ilkokul çağına gelmiş kocaman çocuklar vardı arabaların içinde.
''Yuh!'' diyorum...

Alışverişe mi geldin, o arabayı çocuğuna oyuncak yapıp parkta gezdirmeye mi?
Bir karar versen?
Çocuğun pis ayakkabılarıyla ne işi var orada? Az önce tuvaletten çıkmadığınızı nereden biliyorum?
Senden sonra kullanacak insana mikrop bulaştırmadığın yer kalmamış o arabayı teslim etmeye hakkın var mı? Onun içine gıda maddeleri konuyor! Aldıklarımın her yanına senin saçtığın mikroplar bulaşacak. Hiç düşündün mü bunları?
Hadi sen düşünemedin, market sahipleri neden düşünmüyor? Neden bu durum Türkiye'nin her tarafında böyle sürüp gidiyor?

İşin en ironik tarafına gelelim şimdi. Bu yazı için görsel ararken ''market arabası içinde çocuk'' bulunan yığınla örnek çıktı karşıma. ''Aynı rahatsızlıktan bahsetmişler'' umuduyla birkaç tanesini tıklayıp bir göz atmak istedim; ama boyumun ölçüsünü aldım. Çünkü çocukların fotoğrafları, blog yazan anneleri tarafından hatıra olsun diye çekilmişti. Gayet normaldi yani, ne güzel bir hatıraydı! Bir kez daha ''Yuh!'' diyorum...

Yabancı sitelerin hiçbirinde ''içinde'' çocuk oturan bir market arabası resmine rastlamanız mümkün değil. İstediğiniz zaman test edebilirsiniz.

Rastladığım görsellerden birindeki ''Türk yapımı'' arabanın tanıtımında ilk madde şöyle diyordu: ''Euro standartlarında tüm dünyada kullanılan bebe oturaklı alışveriş arabası''

Demek ki neymiş? Zorunlu hallerde; eğer oturak varsa, sadece bebek oturabilirmiş arabaya. Çünkü yere bırakılınca yürüyemeyen bir bebek, binbir çeşit mikrobu annesinin düşüncesizliği devreye girse bile kimsenin buzdolabına transfer edemez, öyle değil mi?

EK:
AVM'lere girişteki alışveriş arabalarına, çocuklu aileler için dizayn edilmiş şu modelden bir miktar dahil edilebilir örneğin. Ve kullanmayanları ikaz etmek gibi basit bir kural uygulanabilir. Bu çok mu zor?


Görsel buradan, buradan ve buradan

* * *

NOT:
KONUYLA İLGİLİ HER ŞAŞILASI SAHNEYİ BU KISMA İLAVE ETMELİYİM.
DAHA SONRA BİRLEŞTİRİP FİRMA ADLARIYLA YENİ YAZI YAPACAĞIM.

Mart 2016
Fotoğrafları sonradan ekliyorum. 

Üstte, üçüncü görseldeki kadın bu. İki parçacık alışverişi biten ve ödeme yapan kadın.
Kızı için araba çekmeyi asla ihmal etmeyen ve ödemesi bittiği halde çocuğu halen arabadan indirmeyen kadın!!
Tek kişi bile uyarmıyor. Pesss!!!

Ya karı kocalara ne demeli? Market değil çocuk parkına geldiler tabii her zamanki gibi.
Çocuk o arabaya binmeden asla olmaz! İki çocuk varsa ikisi birden!
Ohhhh ne rahat!!! Yuhh!!!




Garanti Bankası'nın 2016 yılında bir türlü vazgeçemediği ''Garanti Bonus Amerikan Express'' ve de ''Garanti Bonus Ramazan'' reklamlarındaki market arabasına oturtulmuş kocaman çocuk temasına da Pess!!

* * *

Bu koskocaman kız çocuğu (son karede boyuna dikkat) iki kadınla birlikte markete geldi. Kadınların ikisi birden çocuğu arabaya yerleştirmek için epey bir çaba sarfettiler. Üstelik alışverişe başlamadan hemen önce. Çocuğun ayaklarına dikkat. Aldıklarını yan kısımlardaki boşluklara koyuyorlardı. Çığlık atmamak için zor tuttum kendimi! Baktılar olmuyor indirdiler kızı. Zannetmeyin ki biri uyardı. Arabada yer kalmadı çünkü. CarrefourSA 2017-Nisan

Nisan 2018 (Kipa)

En alttaki ''Gerçekler'' başlıklı yorumcunun söylemini bile aşmış durum. Kazık kadar olmuş sapasağlam iki kız!!
Annenin rahatlığına bakın! Yazıklar olsun senin gibi anneye! Temmuz 2018 (Kipa)


Pes artık ya, pesss! Un paketlerinin hemen yanında dikiliyor. O terliklerle tuvalete girmediği ne malum, değil mi? Orada dikilmesi şart mıydı? Yere inse olmaz mı? Hem annesi yorulmuştur. Kızıyla yer değiştirseler artık. Bu şartlarda gayet normal ne de olsa! Yo yoo.. Yakında anneleri de binecek o arabalara. Buna iyice inandım artık! (Eylül 2019 Migros)

*   *   *