empati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
empati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14/12/2014

Kurabiye Hırsızı

Kadının biri gece havaalanında bekliyordu. Uçuş saatine epeyce vakit vardı. Havaalanındaki shop’tan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp kendisine oturacak bir yer buldu.
Kitabına fazlasıyla adapte olmuştu; ama yine de ne kadar görmezden gelirse gelsin, yan tarafında oturan adamın, aralarında duran paketten olabildiğince cüretkâr biçimde birer ikişer kurabiye aldığını görüyordu. Kadın bir yandan kitabını okuyup, bir yandan kurabiyesini kıtırdatıyor, bu cesur kurabiye hırsızı kurabiyeleri yavaş yavaş eksiltirken gözünü saatten ayırmıyordu. Vakit ilerledikçe daha fazla sinirlenmekteydi.

Kendi kendine,''Eğer kibar bir insan olmasaydım, bu adamın gözünü morartırdım şimdi!'' diye düşünüyordu.
Kadın kurabiyeye her uzanışında adam da elini uzatıyordu. En sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca kadın bunu nasıl yaptığına şaşırdı. Adam, yüzünde gülücük ve asabi bir gülüşle son kurabiyeyi aldı ve ikiye böldü. Kurabiyenin yarısını ağzına atıp, öteki yarısını kadına verdi. Kadın kurabiyeyi adamın elinden kaparcasına aldı.
''Ne kadar cüretkâr ve kaba bir adam. Neden hiç minnettarlık göstermedi?'' diye düşündü.
Uçağın kalkacağı anons edilince rahat bir iç çekti kadın. Eşyalarını toplayıp çıkış kapısına yürüdü.
''Kurabiye hırsızına'' dönüp bakmadı. Uçağa binip rahat koltuğuna oturdu ve bitmek üzere olan kitabına uzandı.
Çantasına elini uzatınca bir sürprizle karşılaştı:

22/05/2014

Psikopati: Vicdansızlar

Acıyla, öfkeyle, isyanla, gözyaşlarıyla dolu bir hafta geçti aradan.
İçinizde doğru dürüst uyku uyuyabilen var mı?
Eskisi gibi acıkabilen, iştahla yemek yiyebilen?
Hiç sanmıyorum!
Koskoca bir ateş düştü, yangın yerine çevirdi yüreklerimizi!

Ya kafamızdaki deli sorular?
Yalnızca karınlarını doyurabilmek ve gecekondudan hallice bir ev sahibi olabilmek uğruna dünyanın en ağır işinde bu kadar düşük ücretle çalışan, yetmezmiş gibi sorumsuzluk ve ihmaller silsilesi yüzünden can veren onca insan, perişan aileler,
o garibanlar bir saniye olsun çıkmadılar aklımdan. Eminim ki sizlerin de öyle...
Kalbimiz hep Soma'daydı, halen orada...
''Bir daha böyle acılar yaşanmasın,'' deyip sayfayı çevirmek kolay mı?
Yaşanan acıların peşinden savrulması klişeleşmiş bu tür cümlelerin bir dilek olarak kalmasını istemiyorum artık.
Hep öyle oldu çünkü ve olmaya devam edecek!
Çalışma şartları, güvenlik önlemleri adına kalıcı çözümler üretilmeli.
O işçilere hak ettikleri ücret verilmeli, aldıkları üç kuruş maaş kesinlikle yeniden düzenlenmeli.
Yetkililer bunun teminatını mutlak surette verebilmeli!
Bir haftadır bu ve benzer sorular çalkalanıp duruyor kafamda.

Üzerine; tekmelenenler, tokatlananlar, iş göremez raporu verilmiş ''tekmeleyenler''...
Yumruklanan insanların korku dağları arasında bocalayıp üç kez değiştirdiği beyan....
En çok da Üstün Gökmen'in ''Kimsenin, taziye evinde iki tokat atma hakkı yoktur!'' sözleri çınlıyor kulaklarımda.
Üst üste ekleniyor hepsi. Düşünüyorum. Durmadan düşünüyorum...
Normal değil tüm bunlar. Nedeni ne olabilir?
Empati ve vicdan yoksunluğu ile bütünleşiyor hepsi...
Ve...
Kafamda dolananlar psikiyatride adı geçen bir terimle buluşuyor sonunda:
PSİKOPATİ!!
Bir zamanlar tüm akıl hastalıkları için kullanılmakta olan bu terim,
günümüzde empati ve vicdan eksikliği ile karakterize edilmiş bir kişilik bozukluğunun adı.
Sözel zekası yüksek olabilen ancak genellikle “duygusal zeka”dan yoksun, insanların duygularıyla oynayarak onları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmakta uzman olan psikopatlar, toplumda yüzde 3 gibi bir oranda yer alıyorlar maalesef.

30/05/2012

Ön Yargıdan Uzak Dur!

İnsan olup da daha önceden görüp tanımadığı bir olgu karşısında ön yargıya düşmeyeni var mıdır?

Ön yargı öncelikle; gözümüze ulaşanlarla,
örneğin kişilerin giyim-kuşamları, jest ve mimikleri, olaylar karşısında verdikleri tepkilere ait görüntülerle bağlantılıdır...

Algıladığımız görüntüyle birlikte beynimizde birtakım imgeler oluşmaya başlar ve o anda elimizde olmadan, koşullanmış bir duygusal tutum içine gireriz.
Bu esnada gördüklerimizle ilgili yargılar zihnimize ince katmanlı bir inanç olarak resmolmaktadır.

Genelde beğenmediğimiz yönleri öne çıkardığımız, ancak beğenilerimizin de yer alabileceği, kesin hüküm vermekle vermemek arasındaki o ince çizgide oluşan inancın doğruluğundan emin olmak ya da olmamak... Nerede duracağına iyi karar vermek...
İşte bütün mesele bu!
Gerçek olup olmadığı bilmememize, elimizde herhangi bir kanıt olmamasına rağmen peşin hükme varmışsak ÖN YARGIdır adı. Dolayısıyla; olasılık bildiren bir yargıdan ya da tahminden bahsetmiyoruz.

Ön yargı için
''Olumlusu da olmakla birlikte genelde olumsuz ve eleştirel yaklaşımlarımızı kapsayan ve çoğunlukla yanılgıyla biten bir duygu'' diyebiliriz o halde.

Tesadüfen karşılaştığımız bir kişiden, yapılan bir sürprizden, gördüğümüz bir yenilikten, yaşadığımız bir deneyimden alınacak keyfi engelleyecek bir kusur, bir paranoya haline de girebilir kolaylıkla. Hayatı zehir edebilir.

O nedenle her koşulda zor da olsa geliştirmeye çabaladığımız bir güven duygusu barınmalı içimizde. Acımasızca yargılamak yerine anlamaya, dinlemeye çalışmak, nedenleri bilmek, olumlamaya yatkın olmak.
Özellikle de; başkalarının ön yargılarına asla itibar etmemek!

Peki ya, ön yargılarımız yargısız infaza dönüşürse..?

Ormandaki kulübesinde yalnız yaşayan, kocası yeni ölmüş hamile bir kadın, odun toplamaya gittiği günlerden birinde yaralı bir gelincik görür. Acıyıp evine getirir ve beslemeye başlar.
Gelincik öyle evcilleşir ki, kadınla bütünleşip yanından hiç ayrılmaz hale girer.

Bir-iki ay sonra doğum yapar kadın...
Tek başına yaşam mücadelesi vermek ve bebeğine bakmak zorundadır.

Aradan günler geçer. Kadın kısa bir süreliğine, kulübenin biraz ilerisine odun toplamaya çıkar.
Gelincik ve bebek evdedir...
Bir müddet sonra eve dönen kadın, bir bakar ki gelincik kapının önünde ve ağzı kanlar içindedir.
Aklı başından gider kadının. Gelinciğin bebeğini yediğini düşünerek çıldırmış bir biçimde odunlardan
birini alır ve onu hemen oracıkta kanlar içinde yere serip öldürür.

Tam o esnada içeriden bebeğin sesi duyulur. Koşarak odaya yönelen kadın beşiğin içinde gülümseyen bebeğini görür. Yanı başında ise parçalanarak öldürülmüş, kanlar içinde, kocaman bir yılan vardır...


Ön yargılardan ve yargısız infazlardan arınmış, aydınlık bir dünya diliyorum...
Sevgiyle...


03/01/2012

Hayat Bazen Kabustur!

Toplumun her kesiminde rastladığımız, insanlara hayatı zehir etmeye endekslenmiş insan müsveddeleri vardır hani. Sanki uğursuz bir el böylesi tipleri itinayla kodlamış ve eşit aralıklarla aramıza serpiştirmiştir.

Nereden türemişlerdir, eylemlerini nasıl bir ruh haliyle gerçekleştirirler henüz çözebilmiş değilim; ama anladığım tek şey sayıları küçümsenmeyecek derecede çoktur ve yeryüzü var olduğundan beri süregelmektedirler.

O uğursuz el, empati duygusu nedir yanından bile geçememiş bu insanların beynine bir virüs şırınga etmiş gibidir. Zerkedilen virüs bunlara durmadan şöyle der:
-''Boş ver, ne derlerse desinler. Sana ve hayatına kimse karışamaz! İstediğin gibi yaşa, istediğin gibi davran. Dünyada senden başka kimse yok! ''

Çok uzağa gitmeye gerek yok, oturduğunuz ev mesela. Apartman dairesi veya müstakil konut, hiç farketmiyor.
Alt katta, üst katta ya da yan taraflarınızda bu türden bir insan yaşıyorsa olay bitmiştir. Hatta yandığınızın resmidir.
Ve o hayat, hayat olmaktan çıkmıştır...
Artık her türlü programınızı ona göre ayarlamak zorundasınızdır.
Yaşam tarzınız neredeyse onunki ile bir gitmeye başlamıştır. Onun izin verdiği ölçüdedir.
Birazcık insaflıysa rahat edersiniz; ama nafile. ''Rahat etmek'' deyimini tamamen çıkarın siz lügatinizden.

Söz gelimi; azıcık balkona çıkmışsınızdır. Aniden bir halı sarkar önünüze. Görüş alanınızın yarısını kapladığı yetmez gibi, altta insan mı var, çamaşır mı asılı demeden güm güm dövülmeye başlanır. Toza mı yanarsınız, çıkan o medeniyetsizlik alameti iğrenç sese mi? Yumuşak bir ses tonuyla gerçekleştirdiğiniz en nazik ricalarınız bile kulak arkası edildiğinden, çaresizlik içinde toplanır, girersiniz içeri.
İpler hep onun elindedir. Uyarmaktan bıkmış, hayatınızdan bezmişsinizdir...

Yatış kalkış saatleriniz mi? O ayarlar. Uyku süreniz onun izin verdiği ölçüdedir.
Dinlediği tür müzikten siz de hoşlanmak zorundasınızdır, çünkü kulaklarınıza ne tıkarsanız tıkayın, seçtiği o ''eşsiz'' müziğin içeri girmesini engelleyemezsiniz.

İnsanoğlu bugüne kadar bir sürü icat geliştirdi, kaç yıl önce aya çıkıldı, görüntülü telefona kadar bir sürü icat var.
Ama neden kulaktan içeri ses geçirmeyeni yok içlerinde. Neden? Neden..?
Mümkün mü değil böyle bir şeyi icat edebilmek, yoksa bilim adamları da mı duyarsız bu konuya?
Ama bence buna çok ihtiyaç var. Lütfen birileri el atsın, rica ediyorum!

Bundan beş-altı yıl kadar önce büyük bir alışveriş merkezinde görmüştüm. Evet evet. Yanlış görmüyordum. ''Slikon Kulak Tıpası'' yazıyordu. Sevinçten deli olacaktım. Sonunda aradığımı bulmuştum. Oradaki yetkililere gerçekten ses geçirip geçirmediğini sorup, heyecanla onay istediğimi hatırlıyorum. Asla ses geçirmediğini söylediklerini. Eve gelip bir an önce denemek istediğimi...
Kabuslarımın hiç değilse sesle ilgili olan kısımları sona erecekti çünkü. İş göreceğe benziyordu.
Sonuç mu? Tabii ki hüsran. Sadece banyoda ya da denizde, havuzda yüzerken kulağa su kaçmasını engelliyormuş meğer. Hayatım böyle kabusken kulağıma su kaçsaydı keşke! İsterse şelaleler aksaydı, hiç mühim değildi. Başkalarının çıkardığı seslerden, gürültülerden bıktım usandım ben!
Çok fazla usandım!

Irk olarak çok çok eski geçmişimize bir göz atarsak; aslında göçebe bir toplum olduğumuzu, yerleşik hayata sonradan geçtiğimizi görüyoruz. Ve ben kent yaşamını dikkatle gözlemlediğimde göçebe özelliğimize ilişkin bazı detayların hâlâ kaybolmadığını görüyorum...
Örnek mi? Bir ara beyaz koyun postlarından yapılma aksesuarlar, bazı araçların göğüslüklerinde veya arka camlarının önünde kullanılırdı. Eski Türk filmlerinde falan görmüşsünüzdür mutlaka. Yaylalarda atın üzerinde dolaşan atalarımız, eyer yerine ne kullanıyorlarmış, dikkat ettiniz mi? İşte bu postları !

Başka bir örnek: Deniz kenarındaki kentlere bakın. Bizim halkımız daha çok nerelere yerleşmiş?
Çoğunlukla yüksek kesimlere, dağ yamaçlarına. Yani "su"dan oldukça uzak noktalara...
Oysa aynı çağlarda diğer ırklar hep deniz kenarlarını tercih etmiş, suyla, denizcilikle, ticaretle ve denizaşırı toplumlarla ilişkilerini geliştirmeye çabalamışlar.

Büyük kentlerde, evlerin bahçelerinde tavuk, koyun vb canlıları -ekonomik beklentiler hariç- beslemeye devam etme, lüks sitelerin bahçelerinde salça vb kaynatma isteği sizce nereden kaynaklanmaktadır?
Genlerimizin derinliklerinde kalmış göçebe kültürünün kalıntısı olabilir mi?
Ya da su ve kanalizasyon altyapısı "olmasa da olur" düşüncesiyle yer seçerek yeni yerleşimler kurmak ve bu tür zorunlu kentsel altyapılara "sonradan yapılsa da olur" mantığıyla izin vermek sizce hangi rahatlığın eseri olabilir?

Çok çok eskilerde, yaylalarda, ovalarda; suya, hijyene, yola, ize, mevcut doğa koşullarında gereksinim duymadan yaşamış bir ırkın genlerinden hâlâ izler taşıyan bu insanlar umursamazca halısını dövmüş, gece yarısı müzik açmış, yüksek sesle konuşmuş, yere tükürmüş, sizi, beni, uygarlığı rahatsız etmiş, çok mu?

26/07/2009

Pusuda

Hepimiz gerek sosyal hayatta gerekse iş hayatımız nedeniyle insanlarla ister istemez iç içeyiz. Dolayısıyla çeşitli karakterlerde insan tanımaktayız. Bu insanlardan bazıları öncelikle aileden geldiğine kesin olduğuna inandığım güzel huylarla donatmıştır kendilerini. İyi gününüzde, kötü gününüzde yanınızdadırlar. Her zaman gerçek bir dost olduklarını kanıtlarlar size.

Yeri gelir en yakın akrabanızdan bile yakın olurlar. Onlarla bir arada olmaktan hiç sıkılmaz, hayatı her yönüyle güzel algılarsınız. Hep tebessüm halinde ve huzurla dolusunuzdur. İsteseniz de pesimist olamazsınız. Çünkü edinimleriyle sizi sürekli mutlu kılarlar. Görgülü, bilgili, alçakgönüllü ve naziktirler. En belirgin özellikleri de empatiye önem vermeleridir. Size sürekli güven ve umut aşılarlar, yardımseverdirler, çalışkan ve paylaşımcıdırlar. Kıskançlık nedir bilmezler. Her zaman sadık bir dostturlar.
Buna benzer sayısız erdemle taçlandırmışlardır kendilerini. Sözün özü varlıkları yaşam kaynağınızdır.

Bir de hayatın kaçınılmaz gerçeği; sinsi türden insanlar vardır.
Gözleri aslında hep sizin üzerinizde olan ama ilgilenmiyormuş, bir şeyden haberi yokmuş gibi davranan insanlar..
İşin özünde etrafınızda olup bitenlerle öylesine çok ilgilidirler ki sürekli pusudadırlar. Genelde sinsice planlanmış bir amaç doğrultusunda timsahvari hareketler sergilerler. Zeki olduklarını sanmaları en bariz özellikleridir. Çünkü farkedilmediklerini zannederler. Kıskançlık, samimiyetsizlik, ikiyüzlülük, yalancılık, sahtekarlık, ispiyonculuk gibi özelliklerle donatmışlardır zavallı bünyelerini. Asıl amaçları da sizi çökertmektir.
Toparlayacak olursak; insanlara karşı nefretle doludurlar. Hatta bazen kendi kendilerinden bile nefret ettikleri inancındayım..

Bana sorarsanız bu nitelikleri taşıyan insanlara şans tanınmasından yanayım. Şahsen birkaç tanesi üzerinde başarılı olduğumu söyleyebilirim. Nasıl mı ?
İzledikleri yanlış yolu görmezlikten gelip doğru yolu bulana kadar sabrederek. Amaçlarına ulaşamadıklarında eninde sonunda sizin istediğiniz yönde hareket etmeye başlıyorlar çünkü.

20/05/2009

Nazik Olmak

Çevremde rastladığım inanılmaz örneklerle her geçen gün daha çok anlamını yitirip kaybolduğunu düşündüğüm bir kavram var.
''Nezaket'' ...
Başkalarına karşı saygıyla, incelikle ve nazik davranma olayı..
Tamam, gündelik hayatta, o kaosun içinde bir sürü problem yaşıyor, sinirli oluyoruz genellikle ya da vaktimiz çok kısıtlı. Ama bu bir özür değil.
Örneğin nezaketin temel kuralı olduğu halde ''Lütfen'' kelimesini kaç kişi ne sıklıkla kullanıyor, hiç dikkat ettiniz mi? Kaba saba, bencil bir toplum olup çıkmışız. Otobüslerde şu klasik kendiliğinden büyüklere yer verilmesi olayına falan girmeyeceğim zaten. Nerdee? Çok eskilerde kaldı o...

İnsanların birbirlerine olan kemikleşmiş duyarsızlıkları benim içimi burkan. Tanıdığımız bir insana bir ''Günaydın!'' ya da ''Merhaba!'' demek bu kadar mı zor? Küçücük bir teşekkür ya da özür dilemekle ne kaybederiz?

Birazcık empati kurabilmek çok önemli burada. Ama ona bile vakti yok çoğu kimsenin. Bir bencilliktir, bananeci'liktir gidiyor.

Ekolojiyi düşünürsek, o da özünde bir nezaket olayı...
Güneşlendiğimiz kumsal ya da piknik yaptığımız alanda bıraktığımız her türlü kalıntımızı sağa sola savurmadan toparlanıp gitmemiz ve herkesin bu şekilde davranması nezaket değil midir?
Nezaket özünde çok da yormayan minik detaylardan oluşuyor ve insanları ne kadar saydığımızın bir göstergesi.
Bunu söyler söylemez cep telefonlarını gereken yerlerde kapalı tutmak geldi aklıma hemen. Artık çok can sıkıcı bir hal aldı bu mesele. Olur olmaz her yerde peş peşe telefon sesi duymak, örneğin çok ciddi bir toplantıda ortamın bozulduğuna şahit olmak hiç hoş bir duygu değil.

Bir çocuğa bile son derece nazik olmak gerekir. Onunla yaşı küçük olduğu için anlamaz gerekçesiyle baştan savma konuşmak ne kadar yanlış.. Nezaket; değer vermek, gerekirse karşımızdakinin yaşına ve seviyesine inmektir. Öyleyse bunu fiziksel olarak da gerçekleştirmeli, hatta eğilerek çocukla aynı boyda ve göz göze konuşmaya çalışmalıyız.
Evet bunu yapmalıyız...
Ve daha benim şu an aklıma gelmeyen bir sürü örnek sıralayabiliriz. Hiç de zor olmayan şeyler..
O yüzden daha da kötüye giden bu gidişat için önlem almaya gerek var bence. Hem de acilen.
Aksi takdirde toplumdan başka her şeye benzeriz...

Unutmayalım, taekwondo bile nezaketle başlar, nezaketle biter...