Bugün Ümitköy Semt Pazarı'nda alışveriş yaparken Çankaya'nın yeni Belediye Başkanı Av. Hüseyin Can Güner ile karşılaşmak büyük sürpriz oldu benim için. 😇 Seçim sona ermesine rağmen bazıları gibi ''köprüyü geçene kadar'' tavrı geliştirmemişti. Halktan kopmamış oluşu, alışveriş eden vatandaşlarla güler yüzle sohbet ederek, hal hatır sorarak kaynaşması, esnafın sorunlarını not aldırması sevgi ve sevinçle karşılanıyordu.
semt pazarı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
semt pazarı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13/04/2024
04/03/2015
Semt Pazarlarına Ne Oldu?
Uzun zamandır semt pazarından alışveriş yapmamıştım. Diyebilirim ki gözüm gönlüm açıldı.
Baharın başlangıç ayı olarak geçen Mart her ne kadar ''Kazma kürek yaktırır,'' diye bilinse de bahar esintileri taşıyor, baharın geldiğini, döngünün devam ettiğini gösteriyor gerçekten de.
Tazecik baklalar çıkmışsa eğer baharın başladığını anlarım ben. Üst üste yığılmış enginarları gördüğümde ona keza. Üstelik dileyene suyun içinde enginar çanağı olarak da satılmaya başlamıştı. Balkabağı satanlar tezgâhlarına ''Elveda'' yazan etiketler koymuştu.
Bunların hepsi ''Kış bitti artık!'' demekti...
Ancak, bir zamanlar halkın büyük çoğunluğu tarafından tercih edilen ve haftanın hangi günü kuruluyorsa dört gözle beklenen semt pazarları artık ilgi çekmemeye başlamış.
O kadar az sayıda insan vardı ki içinde!
Çok değil, en fazla on yıl öncesine gittiğimizde, çevre köylerde yaşayanlar tarafından yetiştirilen bahçe ürünü taptaze meyve ve sebzelerin sabahın erken saatlerinde adeta kapışıldığı pazar yerleri birdenbire itibarını yitirdi gerçekten. Sebeplerini hepimizin bildiği bu durumu irdelediğimizde üzülmemek mümkün mü?
Pazarda her şey nasıl da taptaze ve ışıl ışıl
Bir gelenek daha göz göre göre yok olup gidiyor. Hem de koskocaman, hayatî bir gelenek...
En büyük etken; gelişen çağla birlikte süpermarket manav reyonlarının devreye girmesi elbette. Bu reyonlar pazarlara göre oldukça avantajlı gelmeye başladı insanlara. Ürünü adeta elinin altında hissettiriyordu. Ne gerekiyorsa istediği gün ve saatte alma şansına erişmişti. Dilediği miktarda alma ve eliyle seçme imkânı da cabasıydı. Misal; yalnızca 200 gr çilek ya da 3 adet domates alabiliyordu. Bir haftalık toplu alışveriş yapma zorunluluğundan, o da yetmezmiş gibi onca yükü taşıma sıkıntısından kurtulmuştu. Büyük sermayelerin rekabet özelliği taşımalarından dolayı fiyatlar da genel anlamda düşüktü. Kredi kartı kolaylığı ve marketin servis imkânına ne demeliydi?
Kabakları testere ile parçaladıklarını biliyordum da, dış kabukların salatalık soyacağı ile alındığını yeni öğrendim :)
Semt pazarlarındaki durum da eskisi gibi değil artık. Üreticilerin çoğunluğu direkt olarak köyünden kalkıp gelenlerden oluşmuyor. Pazar parsellenmiş durumda ve fiyatlar eskisi gibi uygun değil. Özetle; pazar yeri esnafı tüccarın elinde diyebiliriz. Çünkü satılacak ürün halden geçmeden ne şehre ne pazara girebiliyor. Bu da durmadan el değiştiren ürüne ilave fiyatlar eklenmesi ve pahalanması demek oluyor. Neden gitsin o zaman insanlar pazara?
Göz ardı edilemeyecek bir şey var ki, semt pazarlarındaki tazecik, rengârenk, göz alıcı sebze ve meyvelerle market reyonlarında satışa sunulanların kalite ve tazelik olarak asla kıyaslanamayacağı...
Baharın başlangıç ayı olarak geçen Mart her ne kadar ''Kazma kürek yaktırır,'' diye bilinse de bahar esintileri taşıyor, baharın geldiğini, döngünün devam ettiğini gösteriyor gerçekten de.
Tazecik baklalar çıkmışsa eğer baharın başladığını anlarım ben. Üst üste yığılmış enginarları gördüğümde ona keza. Üstelik dileyene suyun içinde enginar çanağı olarak da satılmaya başlamıştı. Balkabağı satanlar tezgâhlarına ''Elveda'' yazan etiketler koymuştu.
Bunların hepsi ''Kış bitti artık!'' demekti...
Ancak, bir zamanlar halkın büyük çoğunluğu tarafından tercih edilen ve haftanın hangi günü kuruluyorsa dört gözle beklenen semt pazarları artık ilgi çekmemeye başlamış.
O kadar az sayıda insan vardı ki içinde!
Çok değil, en fazla on yıl öncesine gittiğimizde, çevre köylerde yaşayanlar tarafından yetiştirilen bahçe ürünü taptaze meyve ve sebzelerin sabahın erken saatlerinde adeta kapışıldığı pazar yerleri birdenbire itibarını yitirdi gerçekten. Sebeplerini hepimizin bildiği bu durumu irdelediğimizde üzülmemek mümkün mü?
Bir gelenek daha göz göre göre yok olup gidiyor. Hem de koskocaman, hayatî bir gelenek...
En büyük etken; gelişen çağla birlikte süpermarket manav reyonlarının devreye girmesi elbette. Bu reyonlar pazarlara göre oldukça avantajlı gelmeye başladı insanlara. Ürünü adeta elinin altında hissettiriyordu. Ne gerekiyorsa istediği gün ve saatte alma şansına erişmişti. Dilediği miktarda alma ve eliyle seçme imkânı da cabasıydı. Misal; yalnızca 200 gr çilek ya da 3 adet domates alabiliyordu. Bir haftalık toplu alışveriş yapma zorunluluğundan, o da yetmezmiş gibi onca yükü taşıma sıkıntısından kurtulmuştu. Büyük sermayelerin rekabet özelliği taşımalarından dolayı fiyatlar da genel anlamda düşüktü. Kredi kartı kolaylığı ve marketin servis imkânına ne demeliydi?
Kabakları testere ile parçaladıklarını biliyordum da, dış kabukların salatalık soyacağı ile alındığını yeni öğrendim :)Semt pazarlarındaki durum da eskisi gibi değil artık. Üreticilerin çoğunluğu direkt olarak köyünden kalkıp gelenlerden oluşmuyor. Pazar parsellenmiş durumda ve fiyatlar eskisi gibi uygun değil. Özetle; pazar yeri esnafı tüccarın elinde diyebiliriz. Çünkü satılacak ürün halden geçmeden ne şehre ne pazara girebiliyor. Bu da durmadan el değiştiren ürüne ilave fiyatlar eklenmesi ve pahalanması demek oluyor. Neden gitsin o zaman insanlar pazara?
Göz ardı edilemeyecek bir şey var ki, semt pazarlarındaki tazecik, rengârenk, göz alıcı sebze ve meyvelerle market reyonlarında satışa sunulanların kalite ve tazelik olarak asla kıyaslanamayacağı...
05/11/2014
Bol Lifli, Şifa Deposu Sebze: Alabaş (Kohlrabi)
Farkındalık mı yoksa dikkat etmekle ilgilidir mi desem, belki de bakmak ile görmek arasındaki farkın ta kendisidir. Sürekli gördüğün bir şeydir hani.
Göz aşinalığın vardır; ama ne işe yaradığını bilmez, bir o kadar da önemsemez, ilgilenmezsin.
Son zamanlarda pazarda ya da manav tezgâhlarında sıkça gördüğüm, ancak ''Bir tür turp, hatta GDO’lu turptur,'' diye önemsemediğim o sebzeyle olan ilginç tanışma hikâyem ve sonrasında yaptığım araştırma sonuçlarıdır...
Tezgâhını, son yağmurların bereketiyle yemyeşil olmuş, kocaman, gür yapraklı terelerle, rokalarla, maydanozlarla donatıp minicik, şık bir bahçeye dönüştürmüş olan pazarcı, aralara renk renk turplar, havuçlar, şalgamlar serpiştirmişti. En uç köşeye oval, beyaz bir tabak koymuş, içine de o turplardan birkaç tanesini dilimlemiş, az miktarda şalgam dilimi de ekleyip renk ve desen oluşturmuştu. Pazarcının bile zevklisi ve iş bileni vardı. Tam bu esnada ''Alabaşa geell!!'' diye bağırdı.
'''Hangisi alabaş?'' dedim.
Elindeki ince, uzun bıçağı hemen tabaktaki dilimlerden birine batırdı ve bana doğru uzattı. Ardından, bir dilim de kendi ağzına attı. Aman Tanrım! O ne güzel bir lezzetti. Görüntüsü turpu andırıyordu; ama tadı asla benzemiyordu. Koy önüne tepeleme bir tabak, meyve niyetine anında biterdi.
''Adını duymuştum; ama ilk kez tadıyorum. Çok güzelmiş,'' dedim. ''İkram etmeseydim öyle de kalacaktın, değil mi?'' diye gülümsedi adam. ''Evet, aynen,'' dedim. ''Reklamların önemi yadsınamaz tabii,'' diye küçük bir de şaka ekleyip 1 kg tartmasını söyledim… Ancak o kadar kısa bir sürede tükettik ki keşke daha fazla alsaymışım. Bundan sonrası için sürekli alacağım, evden hiç eksik etmeyeceğim yüzde yüz garantilendi çünkü. Özellikle de internetten araştırıp öğrendiğim şaşırtıcı bilgilerden sonra.
Türkiye’de yeni tanınmaya başlamış olan alabaş, yurt dışında özellikle Almanya’da "kohlrabi" adıyla bilinen ve çok tüketilen bir sebze. Eflatun ve açık yeşil iki rengi bulunan, hem yumrusu hem yaprakları yenen bu mucize sebze ile ilgili öğrendiklerimi hemen sıralamaya başlıyorum:
•Vitamin ve mineral bakımından çok zengin bir sebze olan alabaş, oldukça lifli bir yapıya sahip. Yüksek miktarda A, B1, B2, B3, B6, C vitamininin yanı sıra, kalsiyum, demir, potasyum ve fosfor içeriyor.
•Turpgiller ailesine ait diğer sebzeler olan lahana, brokoli, karnabahar, Brüksel lahanası gibi çok güçlü bir antioksidan. Kansere karşı koruyucu özelliği var. Akciğer ve kalınbağırsak gibi kanser türlerine yakalanma riskini en aza indiriyor.
•Tansiyonu dengede tutuyor, yüksek tansiyona iyi geliyor.
•Sinir sistemi hastalıklarını tedavi edici özelliği var.
•Böbrek taşı, katarakt ve felç oluşumunu azaltıyor. Böbrek ve safra kesesinde oluşan taşların düşmesine yardım ediyor.
•Yüksek oranda demir içerdiği için kansızlığa iyi geliyor.
•Suyu öksürük ve bronşit için 1 numara.
•Nefes darlığı ve astıma iyi geliyor.
•Kalp ve dolaşım hastalıklarına karşı koruyucu.
•Bol lifli ve kalorisi çok düşük olduğu için zayıflamaya yardım ediyor.
•Emzikli kadınların sütünü artırıyor.
Eğer siz de halen tanışmayanlardanız bence en kısa zamanda tanışın ve alabaşı öğünlerinizden eksik etmeyin.
Sevgiyle...
Göz aşinalığın vardır; ama ne işe yaradığını bilmez, bir o kadar da önemsemez, ilgilenmezsin.
Son zamanlarda pazarda ya da manav tezgâhlarında sıkça gördüğüm, ancak ''Bir tür turp, hatta GDO’lu turptur,'' diye önemsemediğim o sebzeyle olan ilginç tanışma hikâyem ve sonrasında yaptığım araştırma sonuçlarıdır...
Tezgâhını, son yağmurların bereketiyle yemyeşil olmuş, kocaman, gür yapraklı terelerle, rokalarla, maydanozlarla donatıp minicik, şık bir bahçeye dönüştürmüş olan pazarcı, aralara renk renk turplar, havuçlar, şalgamlar serpiştirmişti. En uç köşeye oval, beyaz bir tabak koymuş, içine de o turplardan birkaç tanesini dilimlemiş, az miktarda şalgam dilimi de ekleyip renk ve desen oluşturmuştu. Pazarcının bile zevklisi ve iş bileni vardı. Tam bu esnada ''Alabaşa geell!!'' diye bağırdı.
'''Hangisi alabaş?'' dedim.
Elindeki ince, uzun bıçağı hemen tabaktaki dilimlerden birine batırdı ve bana doğru uzattı. Ardından, bir dilim de kendi ağzına attı. Aman Tanrım! O ne güzel bir lezzetti. Görüntüsü turpu andırıyordu; ama tadı asla benzemiyordu. Koy önüne tepeleme bir tabak, meyve niyetine anında biterdi.
''Adını duymuştum; ama ilk kez tadıyorum. Çok güzelmiş,'' dedim. ''İkram etmeseydim öyle de kalacaktın, değil mi?'' diye gülümsedi adam. ''Evet, aynen,'' dedim. ''Reklamların önemi yadsınamaz tabii,'' diye küçük bir de şaka ekleyip 1 kg tartmasını söyledim… Ancak o kadar kısa bir sürede tükettik ki keşke daha fazla alsaymışım. Bundan sonrası için sürekli alacağım, evden hiç eksik etmeyeceğim yüzde yüz garantilendi çünkü. Özellikle de internetten araştırıp öğrendiğim şaşırtıcı bilgilerden sonra.
Türkiye’de yeni tanınmaya başlamış olan alabaş, yurt dışında özellikle Almanya’da "kohlrabi" adıyla bilinen ve çok tüketilen bir sebze. Eflatun ve açık yeşil iki rengi bulunan, hem yumrusu hem yaprakları yenen bu mucize sebze ile ilgili öğrendiklerimi hemen sıralamaya başlıyorum:
•Vitamin ve mineral bakımından çok zengin bir sebze olan alabaş, oldukça lifli bir yapıya sahip. Yüksek miktarda A, B1, B2, B3, B6, C vitamininin yanı sıra, kalsiyum, demir, potasyum ve fosfor içeriyor.
•Turpgiller ailesine ait diğer sebzeler olan lahana, brokoli, karnabahar, Brüksel lahanası gibi çok güçlü bir antioksidan. Kansere karşı koruyucu özelliği var. Akciğer ve kalınbağırsak gibi kanser türlerine yakalanma riskini en aza indiriyor.
•Tansiyonu dengede tutuyor, yüksek tansiyona iyi geliyor.
•Sinir sistemi hastalıklarını tedavi edici özelliği var.
•Böbrek taşı, katarakt ve felç oluşumunu azaltıyor. Böbrek ve safra kesesinde oluşan taşların düşmesine yardım ediyor.
•Yüksek oranda demir içerdiği için kansızlığa iyi geliyor.
•Suyu öksürük ve bronşit için 1 numara.
•Nefes darlığı ve astıma iyi geliyor.
•Kalp ve dolaşım hastalıklarına karşı koruyucu.
•Bol lifli ve kalorisi çok düşük olduğu için zayıflamaya yardım ediyor.
•Emzikli kadınların sütünü artırıyor.
Eğer siz de halen tanışmayanlardanız bence en kısa zamanda tanışın ve alabaşı öğünlerinizden eksik etmeyin.
Sevgiyle...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






