ağaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ağaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01/04/2026

Martın Son Gününden

Badem ağacının çiçeklenmiş halini 14 Şubatta görüp fotoğraflamıştım. Onca zaman boyunca soğuktan, ayazdan geçen o çiçeklere hiçbir şey olmamış.

Erikler ne kadar çabuk büyümüş. "Mart kapıdan baktırır'' diye başlayan atasözümüzün hakkını veren dondurucu soğuklu Mart'a rağmen...

26/04/2024

Kuğulu Park'taki O Ağaç - 2

Ankara'da eskiden olduğu gibi Kızılay'da gezmek ya da alışveriş etmek pek mümkün değil artık. Buna bizzat şahit oldum. Bir kere son derece kalabalıktı ve insan manzaraları çok değişikti. 

Görüntü olarak en bariz özellik statü düşüklüğü, Arap kökenli insanların çoğunluğu. Görmek istediğime pişman oldum doğrusu. Atatürk Caddesi üzerinden karşı hatta geçtik hemen. 

Neyse ki Tunalı Hilmi Caddesi eskisi gibiydi. Orada biraz alışveriş ettikten sonra Kuğulu Park'ın girişi dikkatimi çekti. Tunalı Hilmi Bey'in heykeli vardı ön kısımda. İçeriyi de görme isteğiyle doldum o yüzden. Epey ileriden bakıldığında dahi Gökçek zamanının bakımsız parkından eser yoktu. Onca yıl sonra banklarda artık biraz oturup dinlenmek ve kuğuları seyretmek iyi gelecekti. 

İyi ki de öyle düşünmüşüm. Kuğulu Park'ta şahit olduğum hayatımın en ilginç anılarından birini aktarmak istiyorum şimdi buraya.

03/08/2023

Sera Etkisi - Küresel Isınma

Sera etkisi ve küresel ısınmanın tamamen insan kaynaklı olduğunu, her yıl bir önceki yıldan daha fazla artan aşırı sıcakları kendi ellerimizle yarattığımızı biliyordum da nem oranı yüksek ve de kavurucu ''Eyyam-ı bahur'' sıcaklarıyla birlikte bu terimlerin tam olarak neyi ifade ettiklerini, dünyanın adeta sonunu hazırladığımız o detayları fena halde merak ettim. Bununla da kalmayıp öğrendiklerimi en kısa haliyle buraya bırakmak gibi bir görev edindim.

Efendim, dünyamız güneşin gönderdiği ışınlardan çok, emilmeyen ışınlarının dünyadan yansımasıyla ısınıyor. Normal bir ısınma için de yansıyan güneş ışınlarının atmosferden geçiş yaparak uzaya geri gönderilmesi gerekiyor. Ancak, yansıyan ışınlar başta karbondioksit, metan ve su buharı olmak üzere atmosferdeki bazı gazlar tarafından tutulup uzaya salınmasına izin verilmiyor ve dünyamız normalden çok daha fazla ısınıyor. Dünya gündemindeki aşırı sıcakların en önemli maddesi olan ''Sera Etkisi'' eşittir; dünyadan yansıması gereken güneş ışınlarına atmosferde sayemizde oluşan gazlar tarafından el konulması, mevsimlerin eskisi gibi yaşanmayıp sıcaklığın artması, buzulların erimesi, bazı bölgelerde şiddeti ve tekrarı artan kasırgalar, seller, kuraklık ve çölleşme olayları, kıyı kesitlerinde toprak kayıpları... 

Küresel ısınma ise sera etkisi yüzünden atmosferdeki sıcaklığın her yıl artarak ısınması anlamındaki doğal bir süreç. İnsan etkileri sonucunda atmosfere gaz girdileri arttığından etkisi giderek çoğalmakta. Yeni bir araştırmayla dünyamız insan faaliyetleri nedeniyle bu hızda ısınmaya devam ederse, 2100'e kadar tüm buzullarının yüzde 68'ini kaybedeceği söyleniyor. Küresel ısınma gerek atmosferin gerekse okyanus suyu sıcaklıklarının artmasını tetiklerken buzulların her zamankinden daha hızlı erimesine yol açıyor. Bu da, yaklaşık 2 milyar insan için hayati önemdeki su kaynaklarının yok olması demek.

İzninizle ben burada edebiyatımızda geçen ''teşhis'' sanatı yoluyla dünyayı kişileştirmek istiyorum: Dünyayı hastalandırmışız resmen. Eski hali hiç yok! Öyle ki, ateşi 40 dereceden aşağı düşmüyor. Vücudunda olağan dışı aksamalar başladı. Yoksa...?

29/07/2023

Şaşırtıcı Bir Cumartesi

Orman yangınları bitti sanırken o kadar sıradanlaşmış ki meğer, bugün gökyüzünde motor gürültüleri çıkararak su taşıyan yangın söndürme helikopterine neredeyse hiç kimse başını kaldırıp bakmıyordu bile. 

Kim bilir neresi yanıyordu yine. O kadar şaşırdım ki. Neydi bu ağaçların kaderi? Bazı bölgelerimizde de kesilmek, yok edilmek için zorlanıyordu ağaçlar. Yaşlı kadınlar sarılıp her bir ağaca, bırakmak istemiyordu. 

Haftalardır ekranlarda binlerce, on binlerce ağacın ya yangınlarda yok oluşu ya da kökünden sökülerek yok edilmek istenişi haberleri var. Doğaya müdahale edip mevcut düzeni bozmanın birtakım bedelleri var. İnsanların topraklarına el koyulup rant uğruna yeşilden yoksun ruhsuz beton yığınları yaratılması bir yana, doğadan yıkıcı uyarılar gelmeye başladı. Deprem bilimciler kesin bir dille Marmara'da Karadeniz'e açılacak bir kanalın İstanbul depremine neden olacağı, tsunamilere de yol açacağı konusunda uyarılarda bulunuyor. Dünyadaki iklim değişimlerinin nedeninin amiyane tabirle doğanın düzenine çomak sokmaktan kaynaklı olduğu kesinleşti. Özellikle son 50 yıl içinde buzulların dahi çözülüp denizlere karışması, devasa fırtınalarda insanların araba ve evlerinin sürüklenip her şeyini kaybedişleri benzeri kâbustan beter olaylarla. Şimdilerde ağustosta buzul çağına geçiş yapacağımız şeklinde yoğun haberler, uyarılar var. Aman Allah korusun, uzak olsun böyle bir felaket dünyamızdan...

16/04/2023

Kırmızı Erik Ağacı (Prunus Nigra)

Genellikle baharın ilk habercisi çiçekleri bazen de yaprakları ve kabuğu için peyzaj çalışmalarında kullanılan ve hızla yayılan Prunus Nigra ağacının güzelliğine bakın. 

Çok kişi onun bir erik ağacı olduğunu bilmez. Mart ayında, yapraklar ortaya çıkmadan önce çıplak dalları ağacı bir pamuk şeker gibi kaplayan ve baharı doya doya yaşatan şahane pembe çiçeklerle donanır. O yüzden, marteniçka bilekliklerin dallarına asıldığı ağaç özelliği de kazanmaya başladı. 

Çiçekleri hızla, koyu mor saplara sahip olağan dışı mor yapraklar takip eder. Meyveleri yapraklarına uygun morumsu kırmızı renkte. Hafif ekşi olmakla birlikte genellikle oldukça sulu. Ağaç yaklaşık 6-8 metre yüksekliğe ulaşıyor. Parlak kabuğu koyu kahverengi, mor-kahverengi, genç dallar koyu kırmızı. Sonbaharın sonuna kadar renklerini koruyan koyu kırmızımsı kahverengi yaprakları oval ve yaklaşık 8 cm.
Dış mekân süslemelerinde, park ve bahçelerde tercih edilen ağaç çok yoğun pembe çiçek üretiyor. Yaklaşık 2,5 cm çapındaki çiçekler mart sonu ya da nisan ayında, yapraklardan biraz önce veya onunla eş zamanlı açmaya başlar. Sıra artık 2-3 cm büyüklüğünde koyu kırmızı meyvelere gelir. Sıcağa ve soğuğa dayanıklı olduğundan her yerde yetiştirilebilse de güneşi, verimli ve nemli toprağı çok seviyor. Üstelik çabuk büyüyor. 

02/07/2021

Kaldırım Genişletmek İçin Ağaç Kesmek

Şu gördüğünüz kaldırım var ya. Orada bulunan ağaçlar kimseyi rahatsız etmiyor biliyor musunuz? Tam tersine, üzerinde yürürken dünyanın en güzel duygularını yaşatıyor insana. O yüzden, ş
ehrin en sevdiğim kesitlerinden biridir bu yol.

Doğaya ve insanlığa dair eşsiz bir sunum var çünkü bu kaldırımda. Duyarlılık ve saygının adeta elle tutulur hale geldiği anıtsal görüntüler ve alınacak muazzam dersler var. Sıra dışı bir mutluluk ve keyif eşliğinde gelen tebessüm hali var her şeyden önce. Yerinden kıpırdatılmamış asırlık çamların altında ilerlerken emeği geçenlere sevgi, saygı ve minnet hissi var. 


Çevre düzenlemesi, yol yapımı ya da kaldırım genişletme gibi çalışmalar nedeniyle ağaç kıyımlarının olağan hale geldiği bir dönemden geçiyoruz malum. Bu bağlamda, geçen hafta Pelin Pembesi'nde okuduklarım beni de etkileyip üzdü. Zaman zaman bisikletiyle gezintiye çıkan Buket belediyenin çalışmalarından, çevre düzenlemesi adına yeni yürüyüş ve bisiklet yolları yapmasından oldukça memnundu. Ancak bu kez, yaşadığı küçük sahil beldesinin kumsalına yapılan son düzenlemenin hoşuna gitmediğinden bahsetmiş ve yaya kaldırımının, üzerindeki tüm ağaçlar kesildikten sonraki fotoğrafını koymuş bloguna. Bir ağaç kolay yetişmiyor. Kesmemek için farklı bir proje geliştirilemez miydi? Üzülmemek elde değil gerçekten:(

18/05/2021

Kırmızı Erik Ağacı

Akıldan geçen bir şeyin asla olmayacağı belirtileceği zaman ''Kırmızı kar yağınca!'' ya da ''Kırmızı kar yağdığı zaman!'' şeklinde kullanılan bir deyim vardır, hani. Hafiften komik ve biraz da alaycıdır.

Bu deyim, benzer durumlarda kullanılan ve yine inançsızlık belirten ''Çıkmaz ayın son perşembesi'' ile aynı kapıya çıkar.  Konunun yazıyla bağlantısına gireyim hemen. Çünkü kırmızı kar görmek kadar inanılmaz bir durum bence: Kırmızı erik ağacı diye bir ağaç var! 😵😲

Söyleseler inanmazdım; ama gözümle gördüm ve bir yaşıma daha girdim. Pandemi sayesinde boş zamanlar çoğalınca farkındalık artışı mı oldu nedir, her ay bir yaşıma daha giriyorum. Şimdi hemen toparlayıp olabildiğince kısa özetleyeyim.

17 günlük tam kapanmanın bitiminde yani dün, alışveriş için çarşıya çıktım. Onca zaman sonra dışarıya çıkamamanın yarattığı özlemden olsa gerek çevreye daha dikkatli baktığımı fark ettim. Farkındalığımın arttığını...

Birden, her yıl baharın başında çiçeklerine hayran kalıp fotoğraflarını çektiğim ağaçlar dikkatimi çekti. Aman Tanrım! Mart ayının ilk haftasında kırmızı-bordo yaprakların arasında göz dolduran o muhteşem bahar çiçekleri kırmızı eriklere dönüşmüş! Ve bunu ben ilk kez fark ediyorum. Üstelik bunun şaşkınlığını yaşayan bir tek ben değilim. Kime söylesem hayret ediyor.

Bu ağaç genellikle belediyeye ait alanlarda bulunuyor, baharın ilk çiçeklerini sergilediği için çevreyi inanılmaz güzelleştiriyordu. Demek ki çiçekler yaprak döktükten sonra bir daha da kimsenin dikkatini çekmiyormuş.

19/06/2020

AVM Yolu ve Ağaçlar

Biz nasıl ki evde durduğumuz için hareket kısıtlılığı nedeniyle bedensel rahatsızlıklara maruz kalıyorsak, uzun zamandır bulunduğu yerden kıpırdamayan otomobiller de en başta aküleri olmak üzere birtakım teknik sorunlar yaşıyor mutlaka. Bir hesapladım, bizimki 1 ayı çoktan devirmiş. Öyleyse ne yapmalı, kısa da olsa bir tur ayarlamalı. Şöyle şehir dışına doğru, AVM'ye gidip gelmeli mesela. İşleyen demir pas tutmaz sonuçta. Hep kendimizi düşünmeyelim değil mi? Araba da kendine gelsin.

Bir gün önce netten bakmıştım. AVM açılış saati 12.00 olarak görünüyordu. Henüz kalabalık olmadan, dün tam o saatte orada olmak üzere atladık arabaya. AVM'nin içinde sanal alışveriş yaptığım marketin şubesi vardı. Hem gitmişken alışverişi oradan yaparım diye düşündüm. Markete girdiğimizde ortam o kadar değişikti ki. Maske haricinde şeffaf koruyuculardan da takmışlardı tüm elemanlar. İçeride müşteri olarak sadece 3 kişiydik. Sosyal mesafeye falan gerek yoktu. Henüz açıldığı için mi yoksa hep mi öyle orasını bilemedim. Tuhaf geldi bana ortam. İçerisi serindi. Muhtemelen klimalar çalışıyordu. Kalabalığa açık ortamlardaki klimalar koronavirüs açısından tehlikeli değil miydi? Maskeye ve dezenfektan kullanmış ellerimize rağmen diken üstünde ve hızla market arabasına doldurduğumuz malzemelerle bir an önce çıktık oradan. Etraftaki kafeteryalar bir şeyler yiyip içen insanlarla doluydu. Çok üzgünüm; ama ben henüz buna hazır değilim. Kuş gribinin etkilerini halen üzerinden atamamış biri olarak ne zaman hazır olurum onu da bilmiyorum:(

Melia Azedarach (Farsçada 'özgür veya asil ağaç' anlamında) 
Kullandığım ilk görsel, geçtiğimiz mart ayında henüz COVID-19'un adını duymadığımız zamanlarda AVM'ye girmeden önce çektiğim bir fotoğraf. Yolun kenarında sıralı ağaçlardandı. Yapraklarını dökmüş bu ağacın sergilediği görsel şenlikten gözlerimi alamamıştım. Sanki geceyi ışıltılı bir hale sokmak için minik ampuller takılmış yapay ağaçlara benziyordu. İsmini de bir türlü öğrenememiştim. İşte o ağaç bu ağaç. Bakar mısınız 3 ay içinde uğradığı değişime?

Bir adı da hint leylağı olan ve dört mevsim ayrı sunum yapan ağacın bahar halini kaçırmışım. Meyvelerin çiçek halleri şahane kokuyormuş. Bu, yaz hali. Tesbih tanelerine benzeyen salkımlar halindeki meyveleri insanlar için zehirli ama kuşlar için değilmiş ve bu tanecikler yeşil papağanların en sevdiği yiyecekmiş. Ağacın yaprakları sonbaharda sarardığında ayrı bir görsel şenlik sergileniyormuş. Kışın yaprakları döküldüğünde ise adeta kuşlar yesin diye salkımlar bahara kadar üzerinde kalıyormuş. Böyle inanılmaz ve muhteşem bir döngüye sahip bu ağaç. Bir adı da tespih ağacı...

Marketten çıkardığımız alışveriş poşetlerini ve çantaları bagaja yerleştirip oradaki mağazalardan iki tanesine daha girdik. Biri kişisel bakım üzerine bir mağazaydı. İçerideki kızlarda da tıpkı marketteki elemanlar gibi maske üzeri şeffaf koruyucu vardı. Onca saat o şekilde durmak kim bilir ne kadar zordu. İçim acıdı kızlara bakarken. Elden bir şey gelmiyordu. En az 2 aydır evde işsiz güçsüz oturuyorlardı zaten. Burada bu şartlarda çalışmak zorundaydılar. Hepimiz içinde bulunduğumuz şartlara ve konuma göre şekil almıştık. Benim maskem seni, senin masken beni, maske + sosyal mesafe hepimizi koruyacaktı. Buna hepimiz, herkes büyük bir titizlikle dikkat ettiğinde başaracaktık! İçeride başka müşteri olmadığı için alışverişim 10 dakika bile sürmedi. Orada da klima var mıydı bilemedim. Tedirgindim açıkçası. Son olarak da şöyle bir göz atayım diye azıcık H&M'e girmeye karar verdim. Fakat tam istediğim gibi bir gömlek görmez miyim? Üstelik indirimdeydi. Almasam olmazdı. Lakin kasanın önünde sıra vardı. Benden önde 3 bayan daha. Sosyal mesafeye göre sıraya dizildik tabii. İçeride sık sık maskeler ve sosyal mesafe konusunda anons yapılıyordu. Zaten tek kişi bile kuralları ihlal etmeden yapıyordu alışverişini. Buna çok sevindim. Sevindim ama; aldığım gömlek yüzünden 10 dakika sıra beklemek hiç hoşuma gitmedi. Sırf bu yüzden çok kızdım kendime. Keşke almasaydım diye pişman oldum.

Purple Robe (Mor Kaftan) Kendisine bu ad uygun görülmüş bir peyzaj çiçeği
Mor çiçekli akasyanın güzelliği. Hayatımda ilk kez gördüm...

Beyaz çiçekli akasyanın (Robinia pseudoacacia) ıslahıyla elde edilmiş bir kültür varyetesi ve peyzaj bitkisi olarak caddeleri süslüyor. Hangisi diye sorarsanız bence beyaz olan daha zarif...

İşte böyle. Korona günlerinde çiçekli böcekli, endişeli, böyle de bir AVM maceram oldu.
Bir daha gider miyim? Hiç gerek yok bence...

Kalın sağlıkla


13/12/2019

Ağaç İnsan İda Yürüyüşte

İlk bakışta bir karnavaldaki geçit törenindeymiş gibi görünen ve ağacı betimleyen bu figürü geçtiğimiz pazar günü Çanakkale'de çektim.

Oysa doğa severler tarafından Kazdağları’nda gece gündüz demeden sürdürülen çadırlı nöbetin 136. günü düzenlenen yürüyüşten bir kare bu.

Kordon boyunca süren ve İskele Meydanı'nda sona eren yürüyüş ve akabinde yapılan basın açıklaması dahil, her aşamada kukla ağaç ‘İda’ da vardı. Yürüyüş boyunca doğa severleri yalnız bırakmayan bu ilginç ağaç adam ilgi odağıydı.

Altın madeni projesi ve ağaç kesimleriyle tepki çeken Alamos Gold ve ona eşlik eden yerli şirketin ruhsat yenileme süresi 13 Aralık’ta, yani bugün doluyor. İşte bu nedenle bir uyarı niteliğinde olan yürüyüş HeryerKazdağları ve Kazdağları İstanbul Dayanışması tarafından Kirazlı/Balaban mevkiindeki maden alanında başlatılmıştı ve Çanakkale merkezde ''Ruhsatsız Alamos Gold, Kirazlı’yı acilen terk et!'', ''Ormanlar, nehirler sermaye değiller'', ''Her yer Kazdağı, her yer direniş'' sloganlarıyla gerçekleşti. Yaşam savunucuları, altıncı şirketler gidene kadar Kazdağları’nı terk etmeyeceklerini, ekoloji mücadelesinin birlik olarak kazanılacağını ilan etti.

Kirazlı/Balaban’dan zincirlerinden kurtulup doğa severlerle birlikte İskele Meydanı'na kadar yürüyen “İda” yı insanın bir mıh gibi aklına kazımaması, Kazdağları’nın çığlığını haykırdığı şu cümlelerden etkilenmemesi mümkün mü?

14/10/2018

Kızılderili Portakalı (Maclura Pomifera)

Merhaba! Yağmurlu bir pazar günü, ilk kez bu kadar ara verdiğim ve tam 1,5 aydır yazmadığım blogun başına geçmeye karar verdim.

Onca süre sonunda anladım ki; insanın yazdıkça yazası geliyor, yazmadıkça, rutin düzeni bozulunca da canı tek kelam etmek istemiyor.

Bu aralar üst üste ziyaret ettiğim Troia Antik Kenti ve Troia Müzesi ile ilgili yazacaklarım var. Öncelikle ören yeri hakkında detaylı bilgilendirme yapıp ardından birkaç gün önce açılışı yapılan muhteşem Troia Müzesi'ne dair bir tanıtım yazısı hazırlayacağım. Her iki yazı da bol fotoğraf içerecek...

Yılın bu aylarında sonbaharda yaptığım doğa yürüyüşlerinden kesitler veriyordum. O halde bu yazı da yeni keşfedip araştırdıklarımla ilgili o tarz bir açılış yazısı olsun mu, olsun :)

Fotoğraftaki ağacı ve beni şaşkınlık içinde bırakan meyvelerini hayatımda ilk kez gördüm. Bir parkın içinde boyu en az 20 metre olan bu ağaçtan 15 tane kadar vardı. Altlarında ise yere düşen meyvelerini toplayan kadınlar. İçlerinde ismini bilen kimse yoktu. Neden topladıklarını sorduğumda ayaklarının ağrıdığını, ezip dizlerine bağlayacaklarını söylediler. Şaşkınlığım iki kez arttı tabii. İsmini bile bilmedikleri bir ağaçtan bu şekilde şifa beklemenin yanlış ve tehlikeli olduğu konusunda uyardım onları. Umarım vazgeçirmeyi başarmışımdır. En çok şaşırdığım ise; park görevlileri içinde dahi ağacın adını bilen olmamasıydı.

07/06/2018

Dünyanın En Küçük Elmaları (Malus Rudolph Crab Apple)

Elma çok sevilen bir meyve olduğu kadar rekor sayıda çeşidiyle de zirveye oturmuş bir meyve. Elma çeşidi deyince benim aklıma öncelikle sert kabuklu, kırmızı renkli, hem tatlı, hem kütür ve de bol sulu Amasya elması geliyor.

Hem elma demek kırmızı demek sanki. Parlak kırmızı Red Delicious (Starking Delicious) var ki, dünyada en çok tüketilen elma olarak geçiyor.
Yine tatlı bir elma olan düz sarı renkli, yumuşak dokulu Golden (Starking) türü var çok bilinen.

Sarı ile kırmızı renk bu iki türün melezlenmesi sonucu ortaya çıkmış, sert ve leziz bir tür olan Galatasaray formalı ''Gala'' var:) Ancak, benim için öncelik yeşil elmada. Tarçın eşliğinde bayılarak yediğim harika bir atıştırmalık olan Granny Smith sert dokusu, ekşimsi tat ve aromasının yanı sıra tok tutucu özelliğiyle tercih sebebim.😋

Say say bitmiyor, öyle değil mi? Dünya üzerinde 8 bine yakın elma türü olduğunu biliyor muydunuz peki? Her bir türün sadece rengiyle değil, lezzet ve aroma olarak da farklılıklar taşıdığını bir düşünsenize. Büyüklük ve biçim olarak da...

31/08/2017

İskeledeki Anıt Ağaç

Ali Baştopçu, Girit mübadili bir bahçıvandır...
Mübadeleden önce Girit Suda'da liman bahçesinde çalışmakta ve manolya ağaçları yetiştirmektedir. Mübadele başlayıp da 1923 yılında Ayvalık'a gelirken yanında hayatının bir parçası olan çok sevdiği manolya fidelerinden getirmeyi unutmaz. Onları Ayvalık'a diker.

Yıl 1933. Aradan 10 yıl geçmiş, Ali Baştopçu'nun kızı Fatma büyüyüp serpilmiş, gelinlik çağına gelmiştir.
Fatma Baştopçu, Ayvalık'tan Çanakkale'ye gelin gidecektir. Babası Ali Baştopçu damada çeyiz olarak üç adet manolya fidesi ve 1 adet Türk Bayrağı teslim ederken, fideleri Çanakkale'de o dönemin kendisi gibi Girit kökenli Belediye bahçıvanı İbrahim Çapkan'a diktirtmesini sıkı sıkı tembih eder.

Böylece mis kokulu, kocaman, karbeyaz çiçekler açacak olan manolya fideleri Fatma'yla birlikte Ayvalık'tan Çanakkale'ye doğru yola çıkar...

Damat fidanları Belediye bahçıvanına teslim ederken heyecanlıdır. Bahçıvan İbrahim Çapkan bu fidanlardan birini damadın evinin bulunduğu Fevzipaşa Mahallesi Büyük Camii Sokak'a, diğerini Cumhuriyet İlkokulu önünde bulunan kendi evinin bahçesine ve üçüncüsünü de eski Belediye binasının bahçesine diktirtir.

Bu üç fidandan yalnızca Belediye Binası bahçesine dikilen manolya tutar ve büyür.
Tarihe meydan okuyan ve hikâyesi hemen yanı başındaki tabelâdan okunabilen 84 yaşındaki bu görkemli manolya ağacı, mis kokular saçarak Çanakkale'ye gelen yüzlerce ziyaretçiyi gölgesinde konuk ediyor.

Bulunduğu yer eskiden Belediye Hizmet Binası'nın önü olan, günümüzde İskele Meydanı'nda bulunan ağaç, Çanakkale Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun 27.11.2004 tarih ve 440 sayılı kararıyla ''anıt ağaç'' olarak tescillenmiş. Yukarıdaki bilgiler ise; ağacın geçmişiyle ilgili sözlü kaynakları değerlendirmek üzere 23. 01.2010 tarihinde Ali Baştopçu'nun, kızı Fatma'dan olma torunu Zafer Tosun ile yapılan görüşmede anlatılanlar doğrultusunda derlenmiş.

25/04/2017

Erguvan Vakti

Nisan ayı sonlarında başlayıp mayıs başına kadar çiçek açan ve çiçeklenmesi yalnızca iki hafta süren erguvanlarla ilgili planlarım vardı. Özellikle de şuradaki yazıyı hazırladıktan sonra...

O tarihlere rastlayan bir İstanbul gezisi ayarlayıp Boğaz'ı baştan başa kapladığı söylenen erguvanları dünya gözüyle bir görebilmek. Bunu gerçekten de çok istiyordum. Okuduğum yazılar mayıs geldiğinde İstanbul'da yapılacak en güzel şeyin bir sandal kiralayıp Boğaz'ın maviliğinde süzülerek erguvan sefasına çıkmak olduğunu söylüyordu.

En güzel seyrin bu şekilde gerçekleştiğini, erguvanların Boğaz'ın iki yakasındaki yemyeşil koruların arasından eflatun renkleriyle pamuk şekeri gibi etrafa gülümsediklerini anlatıyor, bu eşsiz manzarayı kaçıranların bir yıl beklemek zorunda olduklarını hatırlatıyorlardı.

Erguvandan çok etkilenen ve onu yalnızca resimlerden tanıyan ben, öneriyi çok cazip bulup aklıma yerleştirmiştim. Bu isteğimi gerçekleştirip erguvanlara gidememedim henüz; ama onlar bana geldiler:)

Hafta sonu yürüyüşünde karşıma çıkan sürprize bakar mısınız?

09/03/2017

Mimozalar ve Kadınlar

Mimozanın bir çiçek adı olduğunu biliyordum; ama nasıl bir çiçek olduğunu öğrenmek bugüne kısmetmiş.
Bilirsiniz, bazı meyve ağaçlarının dışında mart ayı başında çiçek açmış fazla ağaç yoktur etrafta. Bugün geçtiğim yolda büyük salkımlar halinde açmış sarı çiçekleri olan ve tüm canlılığıyla parlayan ağaçlar dikkatimi çekti. Bu ağaçları daha önce de görmüşüm fakat hiç önemsememişim, ne garip! Fotoğrafını çekip Google Görseller'de aratınca sadece mimoza olduklarını değil, konuyla ilgili ne kadar cahil kaldığımı da öğrendim.

Mimoza; çiçekleri sarı, bazı türleri beyaz ya da menekşe rengi olabilen, yaprakları akasya yaprağına benzeyen baklagillerden bir süs bitkisi olarak geçiyor. İsmi hemen hemen tüm dünya dillerinde aynı. Örneğin, Arapça ve Rusçada ''mimoza'', Japonca ve İtalyancada ''mimosa''. Kökeni Latince ''taklit etmek'' anlamındaki ''mimus''tan geliyor. ''Mimosa''nın anlamı ise ''taklitçi''.

Peki ama bir bitkiye neden böyle bir isim verilsin?
Çünkü ona dokunulduğu zaman yapraklarını kapatıyor. Evet, böyle şaşırtıcı bir hareket sergiliyor. İşte bu yüzden hassas, alıngan ya da utangaç olduğunu onaylayıp ''mimoza'' adını vermiş ona pek çok ülke. Bizim dilimizdeki bir diğer adı ''küstüm çiçeği''. Dokunulduğu zaman yapraklarını katlayıp içeri çekmesi ve aşağı sarkıtması çiçek dilinde ''fazla alıngan'' anlamına geliyormuş.

Bu mimozaları birkaç saat önce çektim

Pek çoğumuz Kadınlar Günü başlangıcının Newyork'ta yaşanmış acı veren bir olaya dayandığını bilir. Bilmeyen ya da hatırlamak isteyenler konuyla ilgili ŞURADAKİ yazımı tıklayabilir. Oradan İtalyanlara bağlayacağız çünkü...

İtalyanlar Kadınlar Günü simgesi olarak mimozayı seçmişler, biliyor muydunuz?
Bunun nedeni kimilerine göre yanan fabrikanın görüntüsü mimoza ağacına benzetildiği için. Daha gerçekçi olan neden ise şu: 1925′de belediye seçimlerinde oy kullanmaya başlayan İtalyan kadınlar 1946′da ilk kez genel seçimlere katılırlar.
İtalyan Kadınlar Birliği (l'UDI) 1946 yılında (savaş sonrası) kadınları simgeleyecek bir çiçek arar. (Bkz.) Çünkü ilk kez Dünya Kadınlar Günü kutlayacaklardır. Mart ayı başında çiçek açmış sayılı bitki vardır. Dolayısıyla mimoza seçimi zorunluluktan kaynaklı biraz. Ayrıca savaş sonrası ekonomik kriz içinde olduklarından, mevsimi olduğu kadar fiyatı da uygun bir çiçektir mimoza.
Böylece mimoza İtalyanlar kadınlar için Dünya Kadınlar Günü sembolü olmuş. O tarihten beridir kadın ya da erkek,
birbirlerine 'dayanışma içinde' olduklarını göstermek amacıyla bu sarı çiçeklerden armağan ediyorlar.


''Mimoza'' sözcüğünün telaffuzu hep hoş gelmiştir kulağıma. Şarkıları, şiirleri de daha etkileyici kılar bana göre.
Öğrendiklerimden sonra çok daha farklı bir gözle bakmaya başladım ben bu çiçeğe.
Hassas, alıngan, utangaç mimozayı daha da çok sevdim...😊


Gif: commons.wikimedia.org (Tık Tık)


Görseller: Pinterest,
soundsblog.it, picchionews.it

* * *


EK - (11.03.2017)
Yukarıdaki yorumumda ertesi gün aynı yoldan geçip mimozaları test edeceğimi yazmıştım. Şimdi gelsin test sonuçları:)
Evet, yapraklarına dokunulduğunda bir hareketlenme yaşanıyor gerçekten de. Geniş bir şekilde açık olan
yapraklar bile içe doğru kapanmaya başlıyor. Ağaçtaki yapraklar epey büyük
olmasına rağmen bir tarafı diğer tarafına doğru bitişti neredeyse.

MİM sözcüğünün TDK'daki anlamlarından biri de şu:
''Bir oyuncunun herhangi bir davranış veya duyguyu yüz ve vücut hareketleriyle anlattığı oyun türü''
Heh işte. Mimozanın asıl bağlantısı buradan bence. Resmen vücuduyla kırılganlık, alınganlık taklit ediyor. Şaşılası...

Tespitlerimden biri de sarı mimozaların asla net fotoğrafı çekilemiyor. Ne kadar uğraşsam nafileydi yine.
İnternette de sarı renkte net bir mimoza fotosuna rastlayamıyorsunuz. Menekşe rengi olanlar net.

E, o zaman ne yapmalı? Evdeki minik vazoya koymak üzere küçük bir dal koparmalı. Bu cümleyi duyup da kızma sakın okur. Baharda çiçeklenmiş meyve ağacı dallarını kırıp evinin değişik köşelerinde poz poz resim çeken garip
yaratıkları hatırla. Bunun adı mimoza. Meyve vermez ve de sık budanması gereken bir ağaç. Ok?
Ihlamura yakın çekici bir kokusu var. Küçücük bir dal bile odayı kısa sürede harika bir kokuyla sarmaladı. Bu arada aklıma koyu renk bir fon önünde fotoğraflarsam çiçekler belki netleşir, fikri düştü. Epey netleştiler gerçekten de.


Hava parçalı bulutluydu. Ancak gördüğünüz gibi diğer çiçekler rengi sarı olsa bile sorunsuz görüntü verdiler.
Ah mimoza. Hassas, alıngan, kırılgan mimoza... 😊🙏


Kalın sağlıcakla

* * *

29/02/2016

Doğa İle Bütünleşmek

Gökyüzü ve denizin mavinin tonlarıyla dans edişini izlemek ne büyük bir hazdır. Peki doğadaki uyanışın, dağların, tepelerin, vadilerin ve de ağaçların yeşilin tonlarıyla gerçekleşen eşsiz kombinasyonuna ne demeli?

Aç kollarını aç şimdi. Gökyüzüne uzat.
Tertemiz, mis gibi hava ile doldur ciğerlerini...
Ve ilk çağlarda hisset kendini...

İnsanın yaşamını sürdürebilmesi için yalnızca yiyecek, giyecek ve barınak yeterliydi.
Oysa geliştirilen tüm teknolojiler sayesinde dünya, doğası ve iklimleri dahil, ne kadar da kirli...
Sil aklından, sil bunları şimdi!
Bak, karşında uçsuz bucaksız, masalsı bir dünya var şu an. Bulutları okuduğun masallardaki karakterlere benzet haydi! Tıpkı çocukluğundaki gibi...
Şu kocaman bulutun üzerinde beliren Sinderella mesela...
Ya arkasında kaval çalan külahlı genç adam?
Fareli Köyün Kavalcısı olabilir mi?
Haydi şimdi yaratıcılıkta sınır tanıma. Kurgula... Bak, bulut kümelerini neye benzetirsen o oluyor yine.
Üstelik gitgide daha netleşiyor. Harika!!! Yönetmen sensin, devam et...
Geceleyin gökyüzünde ışıl ışıl parıldayan yıldızların büyüsünü ve onlara göz kırpmayı da unutma!

Ruhun nasıl da arınıyor dikkat ettin mi? Kalbindeki çizikler birer birer yok oluyor...
Doğa, en zor anlarda yaşama sevinci enjekte ediyor insana.
Göz ardı ettiklerin geliyor aklına ve ''İyi ki'' ile başlayan cümleler kurabildiğini farkediyorsun.
Farkındalık ve anı yaşamak...
Aslında yaşamın ta kendisi. Bakmayı ve görmeyi bilen gözler gerek yalnızca. Çünkü yaşamla gelen her yeni gün, yepyeni bir sihir ve iyisiyle kötüsüyle benzersiz bir öğreti...






07/04/2014

Erguvan Ağacı (Judas Tree)

Erguvan benim için; telaffuz ederken bile insana mutluluk veren ve pembe salkımlar halinde harikulade çiçekler açan o güzeller güzeli ağacını gözümün önüne getiren, hoş bir sözcüktür.

Türkçeye ''ergavan'' ya da ''ürcuvan'' olarak da kullanıldığı Fars dilinden geçmiş olan ''erguvan'' sözcüğü, rengiyle ilgili anlam taşımaktadır.
Bu sözcük nerede ne zaman geçse, hatta herhangi bir yerde erguvan ağacına rastladığımda bile, pek çok kişi gibi edebiyatımıza çok yakışan bir ağaç ve de sözcük olduğunu düşündürür bana (Bu en azından benim için öyle).

Ardından, eski zaman baharlarında kendine özgü pembe-mor rengiyle İstanbul Boğazı'nı olduğu gibi kapladığı, şair ve yazarlarımıza nasıl da esin kaynağı olduğu gelir aklıma ve gülümsetir. İster istemez Ömer Hayyam'ın rubailerine, Sadi'nin, Nedim'in beyitlerine esrik anlamlar yüklemiş özel bir çiçek olduğunu da düşünmeden edemem tabii.

Erguvanla ilgili yaşadığım(ız) bu hoş duygular Batı dilleri için geçerli değil maalesef.
Nedeni de bu ağaca verdikleri adla alâkalı. Onlar bu ağacın adını duyunca bizim gibi mutluluk veren, naif duygularla değil, tam tersine, yansıttığı kötü çağrışımlarla doluyor, belki de sırf bu yüzden kötü hissediyorlar.
İngilizcede ''Judas tree'', Fransızcada ''arbre de Judée'', Almancada ise ''Judasbaum'' olarak adı geçiyor çünkü.
Hepsinin anlamı da ''Judas'ın Ağacı''...

Peki kimmiş bu Judas bir hatırlayalım:
İsa'yı ele veren, kötü ruhlu havarilerinden biri olan Yahuda (Judas).
Böyle bir hainlik yaptığı için pişmanlıktan ölecek hale gelmiş ve kendini asarak cezalandırmış.
İşte erguvan ağacı tam da bu noktada devreye giriyor ki;
Judas kendini bir erguvan ağacına asmış.
Ve rivayete göre böyle alçak bir adamın dallarından sallanmasını içine sindiremeyen erguvanın o zamana kadar beyaz olan çiçekleri ''utancından renk değiştirip'' o günden sonra (kırmızı-mor arası) pembe renkte açmaya başlamış.
Ne kadar ilginç değil mi?
''Judas'' kelimesi kullandığın dilde bugün bile ''hain ve kötü adam'' anlamında iken, sen kalk bu ağaca ''Judas'ın Ağacı'' de!
Kötü ruhluluktan, hainlikten, alçaklıktan başka akla bir şey getirmediği kesin!
İnsan bu adı ağzına aldığında hem insanlıktan hem erguvandan soğur gerçekten de.

İyi ki bizde öyle değilmiş, iyi ki Farsçadan girmiş dilimize...
Onlarda utancın, bizde ise aşkın, coşkunun, neşenin rengi olmuş.

Şimdilerde erguvan mevsimi başlamak üzere.
Nisan ayı sonları ile mayıs başlarında yalnızca birkaç haftalığına çiçekler açacak olan muhteşem erguvanların biraz olsun tadını çıkarma vakti. Tabii büyük şehirlerde rastlayabilmek artık ne kadar mümkün, orası ayrı...

Hayyam'ın, Sabahattin Eyüboğlu tarafından Türkçeye çevrilen dörtlüklerinden birinde erguvan

Bu kadeh bir bedendir, cana gebe!
Bir yasemindir, erguvana gebe!
Hayır; yanlış; ne odur şarap ne bu:
Bir sudur, bir su ki yangına gebe!
Ömer Hayyam

Bâkî'nin erguvanı, yağmur damlalarıyla ıslanıp inci ve yakutla bezeli bir ağaca dönüşmüş

Dür ü yâkût ile bir nahl-i murassa sandum
Ergûvan üzre dökülmüş katerât-î emtâr
Bâkî

Nef'î'nin erguvanı yasemenlerle kucaklaşıyor

Yine çıktı beyaza nakş-ı her serv-i gül endâmın
Sarıldı yâsemen şâh-ı nihâl-i erguvân üzre
Nef’î


Görseller http://tr.wikipedia.org/wiki/Erguvan ve http://my.telegraph.co.uk

23/03/2014

Ali Kıran Baş Kesen

Hem Türk hem İslam kültüründe ormanlara ve ağaçlara ne çok önem verilmiş. Canlı bir ağacı kesmekle insan öldürmenin eşdeğer olduğunu anlatan ''Dal kıran baş keser,'' ya da ''Yaş kesen baş keser,'' atasözlerimizi bir düşünün.

Fatih Sultan Mehmet de "Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim!" diye gürlememiş miydi?
Koskoca bir padişahın ağzından kanun hükmünde çıkmıştı bu sözler! Öfke içinde haykırdığı cümlesiyle, ağaçlardan küçük bir dal bile kesmenin yasak olduğunu, uymayanın kesin canıyla ödeyeceğini daha en başında kulaklara küpe diye takmıştı.

Takmıştı ki kimse elini ağaçlara sürmeye cesaret edemesin. Çünkü biliyordu ki dal kesmekle işe başlayan eller gövdeyi de mutlaka kesecek, o ağacı, tüm ağaçları, ormanları yok edecek!

Şimdi... Bugünlerde fazlasıyla haşır neşir olduğumuz ''Ali kıran baş kesen'' deyiminin kökenine bir inelim mi?
Bakalım nasıl bir sürprizle karşılaşacağız?

Aklına ne eserse, canı ne isterse yapan acımasız zalimler için kullanılan bu deyiminin kökeninde Kerbela olaylarının yattığı, Ali Kıran'ın; Hasan ile Hüseyin'in ve Ali'nin katillerini simgelediği, dolayısıyla ''zorbalığın sembolü'' olduğu söyleniyor. Deyim aynı zamanda külhanbeyi ve kabadayı ağzında ''bıçkın ve acımasız serserileri'' anlatmak için kullanılıyor.

Külhanbeyi ne demek peki?
Tam olarak bilgilenmek için Sadri Sema'nın ''Eski İstanbul'dan Hatıralar'' adlı kitabına bir göz atalım:

''Eski günlerde, eski İstanbul`un birçok semtlerinde, hatta caddelerinde, sokaklarında çalımlarından geçilmeyen birtakım mahlûklar vardı. Bunlara, kopuk, külhanbeyi, tosun, kabadayı, bıçkın, ene gibi adlar verilirdi. Ve bunların çoğu ne yaptıklarını bilmez, nereye gittiklerini fark etmez birer serseriydi. Birer çamur, birer çirkef...''

Hah işte... Zorbalıkla iş yürüten bu çamur ve çirkeflere ''Ali kıran baş kesen'' deniyormuş.

"Dal kıran baş keser," atasözü zaman içinde ''Ali kıran baş kesen'' deyimiyle bütünleşmiş.
Çünkü ağaç dikme geleneği şöyle dursun, ağaç kıyımlarına başlanmış.

Ali kıran baş kesen kabadayılar ağaçların da gözünün yaşına hiç bakmamış...


Fotoğraf: Sharad Aksar

22/10/2013

Yürüyen Köşk'ün Öyküsü

Yalova'da bulunan Yürüyen Köşk'ün Ulu Önderimiz Atatürk'ün talimatıyla; çatısına değen bir çınar dalının kesilip ağacın zarar görmemesi için, temelinden kazılarak 4.8 metre doğuya kaydırılmasının mucizevi öyküsü...

Bu köşk aynı zamanda; sırf AVM yapmak uğruna Gezi Parkı'nda bulunan ağaçların kesilmek istenmesiyle çığ gibi büyüyerek tüm ülkeye dalga dalga yayılan protestolar ve tepkilerdeki ruhun asıl kaynağı, ODTÜ Ormanları'nda daha dün gece habersizce katledilen ağaçların yerine, ellerinde fidanlarla yenilerini dikme mücadelesi veren gençlikteki ruhun özüdür.

Öykü, Atamız tarafından yıllar önce dikkat çekilen ve tüm insanlığın hafızasına kazınan mesajın nasıl özümsendiğinin, çevrecilik ruhunun zerrelerimize nasıl işlediğinin, bu uğurda gerçekleşen direnişlerin belgesidir. Doğayla barış içinde yaşamanın, ağacın ve yeşilin öneminin vurgulandığı öyküde, Ulu Önderimiz tarafından ''anıtlaştırılarak'' verilmiş bu mesajı iyi algılamamız, gelecek kuşaklara iyi aktarmamız, bu ruhun ''her şeyden önce bir insanlık borcu'' olduğu bilincini sonsuza kadar taşımamız dileğiyle...



''Dal Kesilmeyecek. Köşk Yürüyecek...'' K. Atatürk

YÜRÜYEN KÖŞK'ÜN ÖYKÜSÜ

Atatürk, 21 Ağustos 1929 tarihinde İstanbul'dan Bursa'ya gitmek üzere Ertuğrul Yatı ile yola çıkar. Yalova açıklarından geçerken gözüne çarpan çınardan çok etkilenerek sahile çıkar. Çınarın altında bir süre dinlendikten sonra bu ulu ağacın yanına, küçük bir ev yapılmasını ister. Çok kısa bir sürede, yalnızca 22 günde ahşap iki katlı bir eve ekli betonarme bir toplantı bölümü inşa edilerek 12 Eylül 1928'de kullanıma hazır hale getirilir.
Bundan tam bir yıl sonra, 1930'da, Atatürk'e çınarın dallarından birinin köşkün çatısına değdiği ve kesilmesi gerektiği bildirilir. Bu öneriye karşı çıkan Atatürk, ağacın dalının kesilmesindense, köşkün ileri taşınması talimatını verir. 8 Ağustos 1930 tarihinde, İstanbul Belediyesi Fen
İşleri İdaresi'nden mimarlar ve mühendisler gözetiminde, ustalar ve işçilerle köşkün taşınması işlemine başlanır. Bu işlem için önce bina seviyesindeki toprak büyük bir dikkatle kazılarak temel seviyesine inilir.
Daha sonra İstanbul'dan getirilen tramvay rayları, santim santim binanın temelleri altına yerleştirilerek; bina rayların üzerine oturtulur. Önce, toplantı salonu olarak kullanılan betonarme bölüm, daha sonrasındaysa ahşap yapı, 3 gün içerisinde tam 4 metre 80 santim doğuya kaydırılır. Atatürk'ün bizzat nezaret ettiği çalışmalar tamamlandığında; hem yapı yıkılmaktan, hem de çınar kesilmekten kurtulur. Bu tarihten sonra yapı; "Yürüyen Köşk" olarak anılmaya başlar.


Yürüyen Köşk, görkemli yapı olmamasına karşın, son derece sade ama zarif mimarisiyle özellikli bir binadır. Ancak, onu özel ve anlamlı kılan verdiği mesajdır. Atatürk, çevre bilincinin henüz oluşmadığı zamanlarda, büyük öngörüsüyle doğa ile barış içinde yaşamanın önemini vurgulamış ve bunu Yürüyen Köşk ile anıtlaştırmıştır.

YAPISAL ÖZELLİKLER
Yürüyen Köşk, görkemli bir yapı olmamasına karşın, son derece sade ama zarif mimarisiyle özellikli bir binadır. Binanın üstü Marsilya kiremitle örtülü, oturtma çatılı, cepheler ahşap kaplamalıdır. Kat arasında profilli kat silmesi ve değişik süslemeli tahtalarla kaplanmıştır. Pencereler ve pencere kepenkleri klasik yapılı katlanır kapaklıdır.
Kat döşemeleri girişi kara mozaik ve mermerdir. Üst kat ise normal ahşap döşemelidir. Duvarlar, bağdadi üzeri, horasan harçlı sıvalı ve sıvanın üstü boyalıdır. Ancak, onu özel ve anlamlı kılan verdiği mesajdır. Atatürk, çevre bilincinin henüz oluşmadığı zamanlarda, büyük öngörüsüyle doğa ile barış içinde yaşamanın önemini vurgulamış ve bunu Yürüyen Köşk ile anıtlaştırmıştır.

RESTORASYON TARİHÇESİ
Atatürk'ün vefatından bir yıl önce, tüm mal varlığıyla birlikte millete bağışladığı Yürüyen Köşk, uzun bir süre Tarım Bakanlığı bünyesinde yer alır, zaman içinde gözden uzak kalır ve yıpranır. 1998 yılında Çevre Bakanlığı Yürüyen Köşk'ün restore edilmesine öncülük ederek, bu son derece kıymetli yapıyı yeniden canlandırır. Bina 2006 yılında bir restorasyon daha görür.

2013 yılında Yalova Belediyesi, Kocaeli Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu'nun 05.06.2013 tarih ve 2017 nolu kararına uygun olarak restorasyon çalışmalarını gerçekleştirerek, yapının şimdiye kadar gördüğü en kapsamlı restorasyona imza atar. Uzun zaman beyaza boyalı olan köşk, özgün rengi olan kestane rengine çevrilir ve tüm yapısal elemanlar büyük bir titizlikle elden geçirilir.
Yürüyen Köşk, Atatürk'ün Yalova'yı ilk ziyaret ettiği tarih olan 19 Ağustos’ta yeniden ziyarete açılarak, Yalova Belediyesi'nin önderliğinde yeniden milletiyle buluşur.

TALE OF THE MOVING VILLA

Atatürk starts off from Istanbul for going to Bursa on 21 August 1929 by the yacht Ertugrul.
While passing bye the coasts of Yalova. He comes ashore to see the plane tree that catches his eyes.
After he has taken a rest for a while under the tree,
he decided to ask for a small house to be built near this huge tree.
Within a very short time, within only 22 days a two storey frame house and an attached reinforced concrete
meeting half are built and operationalized on 12 September 1929.
After a year, Atatürk is informed that one of the branches of the plane tree
touching the villa so it is supposed to be cut down.
Atatürk who strickly objekts to this suggestion,
instructs the workers to move the villa forward instead of cuting the branch.
On 8 August 1930 builders and workers start the moving works under the supervision of architects and engineers from the Directorate of Technical Works of Istanbul Municipality.
For this operation, first of all the earth layer at the level of the building is gingerly dug
and lowered to the fondation. Afterwards the tramway rails
that have been brought from Istanbul are placed under the foundation of the building centimeter bye centimeter and then the building is are skidded eastwardly exactly 4 meters 80 centimeters.
After the works that are personally watched by Atatürk has been completed
the building is evaded from being demolished and the tree is evaded from beeing cut.
As of that day the building has begun to be referred as ''Moving Villa''.
Althought the Moving Villa emphasis on living in peace with the natur,
and monumentalized the idea by use of the ''Moving Villa''.


''Tabiata Saygı, Aklın Vicdanıdır...''


Mustafa Kemal ATATÜRK