aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04/08/2026

Cezayir Menekşesi: Rousseau, Elizabeth Taylor Gözleri ve Gölgelerin Asaleti

Üç ay kadar önce, mayıs ayı başlarında bir gündü. İskele Meydanı'na kestirme bir yoldan çıkmak üzere şehrin parklarından birinin içinden geçerken aynı zamanda bitkileri incelemeye alıyor, sıradan peyzaj düzenlemelerinin, ağaçların, yeşilliklerin arasında pür dikkat ilerliyordum.
Gözüme aniden eşsiz bir pırlanta gibi çarpan büyüleyici bir çiçeğin önünde kalakaldım. Buğulu bir mor-mavi tonunda, öyle canlı, öyle derin ve eşsiz bir görünümdeydi ki, başından dakikalarca ayrılamadım. Hani sinema tarihinin unutulmaz efsanesi Elizabeth Taylor’ın dünyaca ünlü o nadide menekşe gözleri vardır ya; işte bu çiçek de tam olarak o asil bakışlarla toprağın üzerinden bana bakıyordu.

Heyecanla hemen telefonuma sarılıp, o büyüleyici canlılığı kaybetmemek için peş peşe iki poz çektim. Meğer o anki heyecandan başka bir açıdan çekmeyi bile akıl edememiş, neredeyse birbirinin aynı iki kareyle kalakalmışım! Ama olsun varsın; o fotoğraflara şimdi ne zaman baksam, yine de parktaki o ilk büyülenme anını, o saf heyecanı aynen görebiliyorum.
Eve dönüp bu güzelliğin adını araştırdığımda karşıma Cezayir Menekşesi (Vinca minor) çıktı. Botanikte bu çiçeğin yaz kış yaprak dökmediğini, en zorlu gölgelere ve ağaç altlarına bile meydan okuyarak toprağı asil bir halı gibi kapladığını öğrendim.

26/04/2024

Kuğulu Park'taki O Ağaç - 2

Ankara'da eskiden olduğu gibi Kızılay'da gezmek ya da alışveriş etmek pek mümkün değil artık. Buna bizzat şahit oldum. Bir kere son derece kalabalıktı ve insan manzaraları çok değişikti. 

Görüntü olarak en bariz özellik statü düşüklüğü, Arap kökenli insanların çoğunluğu. Görmek istediğime pişman oldum doğrusu. Atatürk Caddesi üzerinden karşı hatta geçtik hemen. 

Neyse ki Tunalı Hilmi Caddesi eskisi gibiydi. Orada biraz alışveriş ettikten sonra Kuğulu Park'ın girişi dikkatimi çekti. Tunalı Hilmi Bey'in heykeli vardı ön kısımda. İçeriyi de görme isteğiyle doldum o yüzden. Epey ileriden bakıldığında dahi Gökçek zamanının bakımsız parkından eser yoktu. Onca yıl sonra banklarda artık biraz oturup dinlenmek ve kuğuları seyretmek iyi gelecekti. 

İyi ki de öyle düşünmüşüm. Kuğulu Park'ta şahit olduğum hayatımın en ilginç anılarından birini aktarmak istiyorum şimdi buraya.

21/10/2019

Krizantemin Hikâyesi

Kışın başlangıcında bile neşe, sevinç ve güzellik olabileceği mesajını veren kasımpatıların kasım ayına doğru hızla çoğaldığı zamanlar...

Bu noktada, dil bilimcilerimizin ona en uygun adı bulduklarını düşünmeden edemiyor insan. Kasım ayında ''pat'' diye ortaya çıkan çiçek: Kasımpatı:)

Oysa kasımpatının (Chrysanthemum) bilimsel adı araştırıldığında daha şaşırtıcı bir sonuç çıkıyor ortaya. Yunanca ön ek olan "chrys" altın (orijinal rengi), "anthemum" çiçek anlamında: Krizantem, altın (renkli) çiçek

Dolgun bir papatya izlenimi veren bu güzel çiçeğe dünyanın her yerinde çok çeşitli anlamlar yüklenmiş. Asya'da yaşamı ve yeniden doğuşu işaret ederken, Avrupa'da sempati ifadesi olmuş. Amerikalar ise krizantemi saygı ve onuru betimleyen çiçek olarak görüyor. Krizantemin rengi, ardındaki anlamı da etkileyebiliyor tabii. Misal; birinden kırmızı bir krizantem alırsanız bu durum ''sevgi''yi sembolize ediyor. Sarı krizantem ''ihmal edilmiş sevgi veya üzüntü'' göstergesi olarak algılanırken, beyaz krizantem ''sonsuz aşk ve sadakat'' sembolü olarak görülebiliyor. Genel olarak bakıldığında ise krizantemlerin mutluluğu, uzun ömürlü sevgiyi ve neşeyi temsil ettiğine inanılıyor.
M.Ö. 15. yüzyıla dayanan bir geçmişe sahip olan krizantem mitolojisinde çok sayıda hikâye ve sembolizm var.
Aslında hikâyelerden biri oldukça ilgimi çektiği için fotoğraflar eşliğinde burada paylaşmaya karar verdim.

''Je T'aime, Je T'aime'' diye bağıran bir aşk hikâyesi bu. Krizantemin hikâyesi...
Fransa'daki köylerden birinde Crisan adında yakışıklı mı yakışıklı bir genç yaşarmış. Fakir bir genç olan Crisan, köyün en zengin adamının yanında çalışırken, kaçınılmaz son gerçekleşmiş ve adamın güzeller güzeli kızına âşık olmuş.

24/08/2019

Assos, Tarih, Aşk, Felsefe

Çanakkale'nin Ayvacık İlçesi, Behram Köyü sınırları içindeki Assos Antik Kenti'ndeyiz.

Antik Çağ'da Troas diye adlandırılan, günümüzde adı Behramkale olan Assos'ta ilk yerleşim kayıtları MÖ 200'e dayanıyor. Tam karşısındaki Midilli Adası'dan (Lesbos) gelen insanların katılımıyla bir Yunan koloni şehri olan antik kent, Perslerin, Lidyalıların işgali altında yaşamış bir süre. Daha sonra da Athena birliğine katılmış.

Assos'a en son altı yıl önce gelmiştim. Bu üçüncü ziyaretim; ancak içimde yine bariz bir heyecan! Nedenini biliyorum. Antik kentin en yüksek noktasında bulunan Athena Tapınağı'ndan önünüze serilen eşsiz manzara! Demiştim ki:

''Binlerce yıldır yıkılmadan ayakta kalabilmiş sütunların arasından göz kırpan bu doyumsuz manzara, iddia ediyorum ki başka hiçbir antik kentte, hatta dünyanın hiçbir yerinde rastlayamayacağınız kadar doyumsuz!'' Bu sözlerimi bir kez daha yineliyorum. Burada olmak kelimenin tam manasıyla ''doyumsuz'' bir haz! Burası aynı zamanda Edremit Körfezi'nin en uç noktası. Ege Denizi'ne hakim konumuyla masalsı, eşsiz bir güzelliğe sahip olan Assos'un beni en çok etkileyen yanı; yukarıdan, Edremit Körfezi'nin en uç noktasından Midilli Adası'nı seyretmek. Volkanik kayaçlar üzerine kurulu antik kentte uçsuz bucaksız, dingin ve masmavi bir deniz eşliğinde seyredilen manzara tabloları kıskandıracak kadar güzel.

Büyüleyici... Tarih, doğa, kültür ve denizle harmanlanmış böylesi bir ortamda yüzyıllar öncesine kolaylıkla ışınlanabilir insan. Bir Lidyalı, Pers ya da Romalı ruhuna bürünüp hiç bıkmadan saatlerce kalabilir. Yahut kendini o dönemlerde yaşayan bir tanrı veya tanrıça gibi hissederek güneşin batışını seyredebilir.

24/11/2016

Thisbe ve Pyramus'un Aşkı

Karadut ağacının bir zamanlar kar gibi beyaz olan meyvelerinin ansızın renk değiştirmesinin Yunan Mitolojisindeki hikâyesini yazmak istedim bugün. Shakespeare'in ''A Midsummer Nights Dream'' adlı oyununda da isimleri geçen gencecik iki sevgilinin pek de bilinmeyen, etkileyici ve acı dolu hikâyesini...

Thisbe, Kraliçe Semiramis'in ülkesi Babil'in en güzel kızı, Pyramus ise en yakışıklı delikanlısıydı. İki genç komşuydular aynı zamanda. Oturdukları evler birbirine bitişikti. Öyle ki, duvarlardan biri diğerinin de duvarıydı.

Gençlerin birlikte geçen çocuklukları zamanla aşka dönüştü. Evlenmek istediler. Ancak bitişik duvarlarının aksine birbirine oldukça uzak olan aileleri buna izin vermedi. Thisbe ve Pyramus ne kadar yalvarsa da boşunaydı. Konuşmalarına, görüşmelerine de yasak koyuldu. Hep denir ya ''Aşk engel tanımaz'', Pyramus ile Thisbe bu duruma çare ararken evlerini birleştiren duvardaki çatlakta varlığını başka kimsenin bilmediği bir delik keşfettiler. İki sevgili geceleri o delikten konuşmaya başladılar. Karanlıkta dudaklarını deliğe yanaştırıp birbirlerine öpücükler gönderiyor, şafak olup günün ilk ışıkları çimenlerin üzerindeki çiy tanelerini kurutuncaya kadar birbirlerine aşk sözcükleri fısıldıyorlardı.

Bir gece ''Bu duvar dünyanın en acımasız şeyi,'' diye fısıldadı Pyramus.
''Nasıl olur da bizi ayrı tutabilir?''
Thisbe; "Bu çatlağa minnet borçluyuz sevgilim. Sevgi dolu sözler göndermemiz için bize izin veriyor," diye fısıldadı. Pyramus; ''Doğru,'' dedi, usulca...
İki sevgili tıpkı diğer gecelerde olduğu gibi o gece de duvardaki çatlağın önünde birbirlerine aşk dolu sözcükler fısıldadı.

Bir gece tekrar bir araya geldiklerinde Pyramus derin bir özlemle; ''Thisbe, artık dayanamıyorum!'' dedi ve yaptığı planı anlatmaya başladı. Böyle bir gecede kaçıp Ninos'un mezarı yanındaki dut ağacının altında buluşacaklardı.

O gün güneş kaybolup ortalığa karanlık indiğinde Thisbe ayak parmaklarının ucuna basarak sessizce evden ayrıldı. Mezarın bulunduğu yere geldi. Pyramus henüz ortalarda yoktu. Sevgilisini beklemeye koyulan genç kız ansızın bir kükreme sesi duydu. Arkasını döndüğünde ay ışığı altında dişi bir aslanın durmakta olduğunu gördü. Ağzından kanlar damlayan aslan belli ki karnını az önce doyurmuş ve mezarın yanındaki kaynaktan su içmeye gelmişti. Thisbe hemen kaçtı oradan. İçi boş bir kayanın içine saklandı. Korkudan titreyerek, nefesini tutarak sessizce bekliyordu. Ancak, kaçarken sırtındaki pelerini düşürmüştü. Aslan pelerinin başına gelip kanlı ağzıyla parçaladı onu. Ve ormana geri döndü.

Bir müddet sonra Pyramus göründü. Yerde Thisbe'nin kanlar içindeki pelerini vardı. Delikanlının yüreği ister istemez şüpheyle doldu. Etrafa bakınıp yerde aslana ait ayak izlerini görünce şüphesi aniden derin bir üzüntüye, anlatılmaz bir acıya dönüştü. Kendinde buldu suçu. Oraya daha önce gelip sevgilisini tehlikelerden koruyamamıştı. Pelerini eline alıp: ''Seni ben öldürdüm,'' dedi. Kılıcını çekip dut ağacının yanına gitti. ''Sen de benim kanımı içeceksin şimdi,'' dedikten sonra olanca gücüyle kılıcı göğsüne sapladı. Ağaçtaki dutlar Pyramus'tan fışkıran kanla kızıla boyandı.

Aslandan korkup kaçtığı kayalıktan çıkan Thisbe, Pyramus'u bekletmemek için mezarın başına gitti yeniden. Fakat beyaz dut ağacı yerine kara bir dut ağacı vardı orada. Altında kanlar içinde yatan Pyramus'u görünce sevgilisinin kollarına atıldı. Derin bir keder içinde ağlayarak dudaklarından öptü onu. ''Ben geldim, Pyramus. Bak, ben Thisbe!'' dedi hıçkırarak. Sevgilisinin sesini duyan Pyramus büyük bir güçlükle gözlerini açtı. Thisbe'ye son bir kez baktı ve oracıkta öldü.

Thisbe Pyramus'un kılıcını çekip aldı eline. "Benim için öldürdün kendini. Ama ben de cesurum ve aşkla doluyum. Bizi ancak ölüm ayırabilirdi; oysa şimdi o birleştirecek!" dedi ve üzeri Pyramus'un henüz kurumamış kanıyla kaplı kılıcı göğsüne saplayarak o da öldürdü kendini.

Aileleri ve tanrılar acıdılar iki sevgiliye. Anne ve babaları ölülerini yakıp küllerini bir kaba koydular.
Tüm yaşananlara şahit olan tanrılar ise Pyramus'un kanını meyvesine, Thisbe'nin gözyaşlarını
yaprağına verip bu büyük aşkı karadut ağacıyla ölümsüz kıldılar.

* * *

Çocukluğumun geçtiği evin bahçesinde tepesinden inmediğim kocaman bir karadut ağacı vardı.
Bilir misiniz, karadut ağacı meyvesinin lekesi yalnızca yaprağı ile silindiğinde çıkar.
Thisbe'nin gözyaşlarıyla...😑😑😴


Görseller: en.wikipedia.org / prezi.com

21/11/2015

Çeşme Aşk Festivali

''Kasım'da aşk başkadır'' derler hani. Tam isabet. 21-22 Kasım'da Çeşme'de ''Aşk Festivali'' var. Çeşme Belediye Başkanı ülkemizin ve dünyanın en büyük ihtiyacının hoşgörü, sevgi ve aşk olduğunu ifade ederek böyle bir festival düzenlemekten mutlu olduklarını söylemiş ve bu duyguları yeniden canlandırmayı umduklarını belirtmiş.

Bence çok isabetli bir karar alınmış. Hep mi gerilim yaşayacak bu millet, yeter! Ne kadar da yorgun, yılgın ve bezginiz hepimiz.

Özellikle bu sıralar ihtiyaç vardı böyle bir şeye. Doping etkisi olsun biraz. Şiir dinletileri, konserler, karikatürist performansı, dans ve film gösterileriyle dolu dolu bir festival gerçekleşiyor şu an Çeşme'de...
Ülkemizde bir ilk olma özelliği taşıyan festival, Çeşme'nin Dalyan yöresinde yaşanan gerçek bir aşktan esinlenilerek düzenlenmiş. Hikâyesi beni öyle çok etkiledi ve yaşanan platonik aşk öyle hüzünlü ki...

Nezir Kaya'nın hikâyesi Ege'de yaşayan pek çok insan gibi göç ile başlıyor. Kaya ailesi zor şartlar altında gerçekleşen ve Selanik'ten Çeşme'ye uzanan bir yolculuk sonrası şimdiki adı Dalyan olan Köste'ye yerleşiyor. Tuttuğunu koparan yağız bir Anadolu delikanlısı olan Nezir, sarışın, boylu poslu, cüsseli bir genç. Gücü kuvveti de bir hayli yerinde. Ancak, çocukken geçirdiği bir rahatsızlık onu sağır ve dilsiz bırakmış.

Sessiz sakin hayatında kendi yaptığı küçük kayığıyla balık avlayarak ekmeğini kazanan Nezir Kaya, bir taraftan da meraklı bakışlara aldırmadan ilginç işlerle uğraşmaktadır. Tıpkı Hazerfan gibi büyük bir uçurtma yapıp Köste'nin üzerinde uçtuğu, evinin altında 10 metre uzunluğunda, kendi yapmış olduğu bir tekne bulunduğu kulaktan kulağa yayılmaktadır.

Günlerden bir gün Rum güzeli Tinika, Sakız Adası'ndan Köste'ye ziyarete gelir.
Ve... Tinika'ya görür görmez vurulan Nezir kara sevdaya tutulur...

O günden sonra gözleri sürekli Tinika'nın yaşadığı Sakız Adası'ndadır, gönlü ferman dinlemez artık. Tinika için alev alev yanıp tutuşmaktadır. Onu görmek için sadece taş ve çamur kullanarak tam üç kez farklı yüksekliklerde kule inşa eder tek başına. İlk iki kuleyi harçsız yaptığı ve yeterince yüksek olup Tinika'yı göremediği için yıkar. Yalnızca geceleri çalışarak yaptığı son kule 30 metre yüksekliğinde 4 metre enindedir. Tepesine çıktığında onca mesafeden sevdiğini göremeyecek olduğunu bilse de onun yaşadığı adayı görebilmek uğruna devasa bir kule yaparak gökyüzüne meydan okumuştur Nezir. Kuleye çıkıp sevdiği kadının bulunduğu Sakız Adası'nı uzun uzun seyreder durur.

Denize meydan okur sonra... Tinika'ya ulaşmak, onu görmek ister. 25 tenekeyi birleştirerek yaptığı kayığa çuvaldan uçurtmalar yapıp yelken olarak takar ve Sakız Adası'na ulaşır gerçekten. Defalarca gider hem de. Her defasında farklı türden kayıklar yaparak gider. Yunan polisi çıkar karşısına. Engelli oluşu nedeniyle olan biteni anlatamayınca, bir de pasaportu olmayınca casus zannedilip tutuklanır. Dayak atarlar Nezir'e, işkence ederler. Annesi kaymakamlığa "kayıp" başvurusu yapar bu arada. ''Sakız Adası'nda casus yakalandığı'' haberi de halk arasında kısa sürede yayılınca Dalyan'a gidip gelen Yunanlılar Nezir'i tanır ve gerçek ortaya çıkar. Böylece "bir daha gelmemesi" şartıyla serbest bırakılır.

Onca dayak ve işkence kâr etmiş midir peki? Yine gider, defalarca gider. Her seferinde geri gönderirler Nezir'i; ama o asla pes etmez. Ta ki kendisine armağan edilen bisikletle evine giderken geçirdiği kaza sonrası yaşama gözlerini kapayana dek.

Nezir Kaya 1935- 1980 yılları arasında yaşamış Dalyan'da.
Aradan yüzyıllar geçmemiş belki. Ancak, nasıl ki Kerem Aslı için dağları deldi, Mecnun Leyla için çölleri aştıysa,
Nezir de hem gökyüzüne hem denize işte böyle inanılmaz biçimde meydan okumuş Tinika'sı için...
Ardında dillere destan bir aşk hikâyesi bırakmış...


Nezir'in yaptığı ve ne yazık ki 1992 yılında görevde olan olan
Belediye Başkanı tarafından yıktırılan kule

03/12/2014

Kızıl Yengeçlerin Muhteşem Aşk Göçü

Şu sıralar, yeryüzünde yaşanan en ilginç, en inanılmaz doğa olaylarından birinin zamanı yine. Her yıl Aralık-Ocak ayları arasında yinelenen olay, Batı Pasifik’te yer alan ve 400 kilometrekareye yakın yüzölçümüyle dünyanın en büyük mercan adası olan Kiribati’de gerçekleşiyor.

Christmas Island (Noel Adası) diye bilinen bu ada, sessiz sakin, küçük bir ada. Ancak, her yıl Kasım sonlarına doğru başlayan mucizevi bir doğa olayıyla olağanüstü bir hareketlenme yaşıyor.
Çünkü yılın büyük bir kısmını ormanda geçirmiş olan kızıl yengeçler tek bir noktadan adeta ''Git eşini bul!'' komutu almışcasına ve aynı anda ormandan okyanusa doğru üreme amaçlı bir göç hareketi başlatıyor.
Milyonlarca kırmızı yengeçin geçtiği göç yolunun üzerinde bulunan ve bir anda kızıla boyanıp adeta kırmızı bir halı ile kaplanan adada hayat ve trafik duruyor...
Yengeç neslinin devamı adına tüm adada senkron bir şekilde gerçekleşen ve her yıl aynı zaman diliminde, aşkı bulmak adına nefes nefese gerçekleşen bir maratona benzeyen bu harekete ''Aşk Göçü'' adı da veriliyor.




Kızıl yengeçlerin kıpkırmızı, devasa bir dalga halinde sahile ulaştığı aşama, gökyüzünden bakıldığında harikulade bir görüntü oluşturuyor. Maviyle kırmızının dalga dalga birbirine karıştığı bu an’ı izleyenler kelimenin tam manasıyla ''büyüleniyor''.
Bu hareket, Ay’ın aşamaları ile senkronize ilerleyen üreme amaçlı bu göç, yaklaşık 115 milyon yengeçin toplu hareketinden oluşuyor. Yumurtalar ise dişi kızıl yengeç tarafından gel-git hareketlerine göre bırakılıyor.
Adanın 340 gününü sığınarak geçirdikleri kaya kovuklarından çıkan ve eşlerini bulmak için okyanus sahillerine koşan yengeçler, nerede yaşarlarsa yaşasınlar ezbere bildikleri bu yolu buluyor, eşlerini seçiyor ve yumurtalarını okyanusa bıraktıktan sonra, doğaya karşı üstlendikleri görevi yerine getirmiş olmanın rahatlığıyla, sessizce ve hiç şaşırmadan geldikleri yoldan yaşadıkları kovuğa geri dönüyorlar...


Kızıl yengeçlerin Büyük Göçler belgeselinde de işlenen bu inanılmaz göçü sırasında adada birtakım önlemler alınıyor ve yollar kapanıyor. Örneğin çevreye kamu duyuru panoları asılıyor. Hatta yerel radyoda yengeç hareketlerinin güncellemeleri veriliyor. Buna rağmen yengeçlerin yüzde 15’i yollarda arabaların altında ezilerek hayatını kaybediyor.

Bu muhteşem görsel şenlik, şahit olunan bu eşsiz göç, doğacılar, vahşi yaşam fotoğrafçıları ve belgesel yapımcıları tarafından büyük bir fırsat olarak görülüyor ve bu tarihlerde bölgeye binlerce turist akın ediyor.
Ve tabii ki an’ı ölümsüzleştirmek isteyenler tarafından on binlerce kare fotoğraf çekiliyor.

*   *   *



Görseller:: Pinterest

12/11/2014

Atatürk, Dimitrina, La Vie Est Breve

1913 yılı Kasımı'nda Sofya'ya askeri ataşe olarak atanan Mustafa Kemal, Bulgar ordusunun ünlü generali, Savunma Bakanı Stylian Kovaçeva'nın 20 yaşındaki kızı Dimitrina Kovaçeva'yla (Miti) bir baloda karşılaşır.
Yabancı diplomatlar, İsviçre'de eğitim görmüş, üç dil bilen, piyano çalan ve dans pistlerinde paylaşılamayan güzel Miti’ye ''Balkan Gülü'' adını takmıştır. Mustafa Kemal baloda Miti’yi dansa kaldırır.
O gece Strauss’un ''Güzel Mavi Tuna'' valsi eşliğinde sabaha kadar dans ederler. Sofya'yı sarsacak aşk'ın ilk kıvılcımları başlamıştır.

Miti ve Mustafa Kemal sık sık görüşür, birlikte buz pateni yaparlar. Ancak, ilişkileri 1914 Sofyası’na esrarengiz, mutlu ve umutsuz bir aşk çıkmazı olarak damgasını vuracak, Bulgar sarayından gelen baskılar ve general baba Kovaçeva’nın ''kızının Osmanlı'daki yaşama uyum sağlayamayacağı'' gerekçesi yüzünden görüşmeleri sona erecektir. Mustafa Kemal İstanbul'a döner. Babası Miti’yi derhal bir mühendisle nişanlar. Fakat Sofya’nın en güzel kızı Dimitrina, son nefesine kadar Mustafa Kemal’i sevecektir.

14/04/2012

John Lennon-Yoko Ono Aşkı

''Efsanevi Aşklar'' diye bir seriye başlasam aklıma ilk gelecek olan ''John Lennon-Yoko Ono'' çiftidir kesinlikle.
Onlar ki gerek görüntüleri gerekse yaşadıkları ilişkinin detaylarıyla milyarlarca insanın beynine adeta kazındılar ve kazınmaya devam ediyorlar.
O yüzden; birileri bana ''Yoko Ono'nun bir resmini çiz,'' dese, elime kağıt kalem alır, kısa bir sürede hiç zorlanmadan aynısını çizebilirim. Siyah elbiseler içinde, kısa boylu, sıradan görüntülü, hatta çirkin diyebileceğimiz bu Japon kadının, günlerce taranmamış hissi veren o upuzun siyah saçlarından başlarım öncelikle. Gözlerine kocaman bir güneş gözlüğü kondurmam da gerekebilir. Ama net olarak bildiğim bir şey varsa; çizeceğim kadın kesinlikle gülümsemeyecektir.

Yoko Ono, aristokrat bir Japon ailenin Amerika'ya üniversite okumaya gelmiş kızı. Dünyanın bugüne kadar gelmiş geçmiş en iyi grubu olarak bilinen efsanevi Beatles'ın kurucusu ve aynı zamanda solisti olan John Lennon, kendinden yedi yaş büyük bu kadına nasıl âşık oldu? ''Hazreti İsa’dan daha popüleriz,'' deyip İsa'ya kafa tutarken kilisenin ayaklanması, muhafazakarların ateş püskürmesi bile umurunda değilken nasıl oldu da bırakın Yoko'ya kafa tutmayı, sırf onun kalbinde taht kurabilmek için müzik çizgisini değiştirip Beatles'ı dağıttı?

Lennon onu beyninin ya da ruhunun neresine oturttu da böylesine gösterişsiz bir kadın 20. yüzyılın en efsanevi ve de trajik aşkında rol aldı? Nasıl oldu da bu kadar sıradan bir kadının dünya barışı için ürettiği acayip projeler uğruna olağanüstü yeteneklerini bir yana itip savaş karşıtı filmler, şarkılar yaptı, bildiriler okudu, onunla birlik olup Vietnam savaşını protesto amaçlı yığınla çıplak fotoğraf çektirebildi??

Bu soruların yanıtını arayacak olursanız;
''Aşkın bir erkekte yarattığı en büyük zaaf kadını tarafından onaylanmak arzusudur,'' cümlesiyle karşılaşacaksınız.

Öyle miydi gerçekten?

Yoksa erken yaşta kaybettiği annesine özleminin bir yansıması mıydı Yoko? Ya da hepimizin hayatında bir şekilde yer eden ''anne onayı'' ihtiyacının ondaki karşılığı mıydı?

Dünyadaki Beatles fanatiklerinden hiçbirinin sevmediği ve adını ''Japon Cadısı'' koyduğu Yoko Ono uğruna, Kraliçe’nin Beatles üyelerine verdiği şeref madalyasını -İngiltere’nin dış politikasını protesto amacıyla- iade edecek kadar mı büyüktü ona olan aşkı?

Yaşananlara tüm dünya tepki içindeydi...
Ta ki 8 Aralık 1980 tarihinde, akli dengesi bozuk bir Beatles hayranı Yoko'yu durdurma amacıyla gelip, onun gözünün önünde beş el ateş açarak henüz 40 yaşındaki Lennon'un hayatına son verene kadar...

Sean Lennon... Bu efsanevi aşkın meyvesi. 1975 New York doğumlu. O da tıpkı babası gibi müzisyen, şarkıcı, söz yazarı.

Peki ya, aşk hayatında da babasına benziyor mu..?
"Any girl who is interested must simply be born female and between the ages of 18 and 45. They must have an IQ above 130 and they must be honest. They must not have any clinical, psychological disorders... and a kind heart. clearly beautiful - I am completely alone and i am completely miserable."
Özetlersek; "18-45 yaşları arasında, dişi olarak doğmuş, IQ'su 130 ve üstü olan bir sevgili istiyorum. Dürüst olsun, psikolojisi bozuk olmasın; güzel bir kalbi olsun. -Elbette ki iç güzelliği daha önemli- Çok yalnızım ve çok berbat durumdayım."

Görsel: Wikipedia

* * *


* * *


17 Ağustos 2013 Cumartesi (EK)

Konuyla ilgili rastladığım, o günlere ait gazete kupürü




26/12/2011

Aşkın Gücü

Karikatür; hepimizin bildiği gibi, ele alınan her türden konunun komik ya da iğneleyici olması bakımından abartılarak ve hatta çarpıtılarak çizilmiş resim biçimidir. Ve bence hayatın gerçeklerini en güzel şekilde yansıtma yoludur.

Uzun bir süredir takipçisi olduğum KOMİKLİKLERİM adlı blogunda değme çizerlere taş çıkartan karikatürlerini keyifle izlediğim, Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencisi Onur GÜRLEYEN, derslerinden ve sınavlarından vakit bulabildiği oranda usta çizimleriyle Zeugma'ya eşlik edecek.

Yoğun bir sınav döneminde olan Onur, başlangıç aşaması için, hazırda bekleyen son karikatürünü Zeugma'ya gönderdi. Dolayısıyla görsel ve konu Onur'dan, görüş ilave etmek bizden...
Ferhat'a Şirin için dağları deldirecek kadar abartı güçte bir duygu olmadığını bilsek de, aşkın eski çağlardan beri duyduğumuz o efsanevi şekline rastlayan var mı aramızda?

Sahi nedir ''aşkın gücü''?
Var mıdır böyle bir güç?
Karikatür çok mu abartılmış ya da çarpıtılmış sizce?
Bence kocaman bir HAYIR !

Aşk artık olsa olsa menfaatler uğruna; para, şöhret, ünvan ya da parlak bir gelecek adına sergilenen çabaların ortak adı oldu. Özellikle de medyatik isimler tarafından ortalık yerde ve ucuz bir şekilde çarçur edilen zavallı bir duygu!

Şimdilerde ''Osman'ın Gücü'' her türden...


* * * *

SEVGİ, BARIŞ VE HUZUR DOLU BİR YIL OLMASI DİLEĞİYLE, YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN!



BİLGİ: Onur,yukarıda bahsettiğim ''derslerinden ve sınavlarından vakit bulabildiği oranda'' sözcüklerindeki o kısıtlı vakti, kapılarını kendine ardına kadar açmış bulunan UYKUSUZ ve PENGUEN dergileri için hazırladığı çizimlere harcamaktadır. Yolu açık, başarıları daim olsun :)


07/10/2011

Kuğulu Park'taki O Ağaç

Bir dönem çok yaygın olarak benimsenmiş ve uygulamaya konmuş, aşık olmanın olmazsa olmazı, ağaçlara çizilen kalpler vardır hani. Gördüğüm zaman içimin cız ettiği, vandallıkla ilgisi olduğuna kesin gözüyle baktığım, affedilmez bir davranış biçimi...

Bana göre özellikle de eski Türk filmleri aracılığıyla hiç düşünülmeden nesilden nesile aktarılmış bir öğretidir bu. Yoksa durduk yerde kaç kişinin aklına gelir ki? O ağaca hiç acımadan, içinde isimler ya da baş harfler bulunan derin kalpler çizilmiş, ucundan oklar çıkartılmış, onun da bir canlı olduğu, bıçaklanıp yara aldığı akla bile getirilmemiştir.

Aşıklardan en çok da erkek olanın, aşkını ölümsüzleştirmek ya da geleceğe taşımak adına yaptığı iz bırakma eylemi olup, yüreği pır pır atarken elini tutmaya bile çekindiği sevgilisi üzerinde varlığıyla ve kelimeleriyle sağlayamadığı etkiyi bu yolla gerçekleştirmek istemesinden kaynaklanmıştır kesinlikle.
''İlk aşk''ın yüzünde görülecek ufacık bir tebessüm ve yaşanacak heyecan yüzünden ağacın
canının yanacağı düşünülememiştir.

Ama gelin görün ki Kuğulu Park'ta öyle bir ağaç gördüm ki aldığı yaralara, canının yanmasına hiç aldırmadan yapılanları affetmiş. Yazılan isimleri, çizilen kalpleri bağrında büyüterek gökyüzüne taşımış ve ışıl ışıl parlıyor.
Geçen onca yıla meydan okuyarak...

Ne dersiniz, Murat Seda'nın ilk göz ağrısı mıydı sizce?
Ayrı ayrı şehirlerden üniversite okumaya mı gelmişlerdi?
Aşklarının tanığı bu ağacı yıllar sonra gelip görebilmişler midir?
Önünde diz çöküp ağlamışlar mıdır?
Peki ya birlikte midirler şimdi?
Bu soruların yanıtlarını oradaki kuğular biliyor bence...
Yanıbaşlarına kadar gittikleri güvercinlere fısıldıyorlar...
Güvercinler de serçelere. O ağacın gölgesinde...

05/08/2011

Burçin Bildik ve Sonsuz Aşk

Akşamın alacakaranlığı çökmek üzereyken, her zamanki gibi rutin bir alışkanlıkla açılmış televizyondan haberlere, ülkenin üç aşağı beş yukarı hiç değişmeyen ve iç daraltan gündemine ara ara göz atmaktaydım.

Ve yaşamım boyunca asla unutamayacağım o sarsıcı görüntüler başladı...

Ayakta durmakta zorlanan genç bir adam, uzatılan mikrofonlara zorlukla konuşuyordu. Biraz dikkat edildiğinde tanıdık bir yüzdü bu.
Bir firmanın neşe saçan reklamlarıyla son dönemlerde sıkça ekranlarda görmeye alıştığımız oyuncu Burçin Bildik idi.
Bu kez bir cenaze törenindeydi.
''O şimdi gelinlik giydi, beyazlar içinde. Bir yola çıkıyor. Ben de damatlıklarımı giydim, ona eşlik ediyorum,'' derken hıçkırıklara boğuluyordu.

Aniden gelen bir ölümle eşini kaybetmişti Burçin...
Taş kesilmiştim... Gördüklerimin her saniyesi silinmez izler bırakarak zihnime kazınıyor ve sessizce akan gözyaşlarımla ona eşlik ediyordum.
Eşini çok büyük bir tutkuyla sevdiği öylesine belliydi ki...
Ve ölüm ne kadar acımasız ve soğuk olursa olsun ondan koparabildiği yalnızca bedeniydi.
Aralarındaki o sonsuz aşkı asla alamayacaktı...

21/01/2011

Dolmuş Parası

Önünden sürekli geçtiğim ve daha yolun başındayken incelemeye aldığım üç katlı, özel bir kız öğrenci yurdu burası.

Anayoldan dar bir sokakla sapılıyor ve ben garip bir duyguyla her seferinde bu yolu tercih ediyorum. Görüş alanıma girer girmez işte yine tamamen binaya odaklanmış durumdayım.

Bahçesinden, her birinde yazdan kalma, lacivert rengi hafif solmuş şemsiyeler bulunan oval masalar halen kaldırılmamış.
İyi havalarda o masalarda bir şeyler atıştırıp çay içen, sohbet eden genç kızların neşeli kahkahaları çınlamıyor artık bahçede. Havluya sarılmış saçlarıyla balkonlarda çamaşır asan kimse de yok.

Kilometrelerce uzaklardan, evinden, ailesinden kopup gelmiş genç kızların yaşadığı bu mekan, pencerelerden taşıp her yanını çevreleyen, hatta neredeyse elle tutulup gözle görülür hale gelmiş ve sanki içinde kendi öğrenciliğimi de gördüğüm yoğun bir özlem tabakasıyla kaplı.

Binanın bahçe duvarının köşesinde yurtta kalan kız arkadaşını bekleyen ve zaman zaman saatine bakan bir delikanlı gözüme takılıyor. Çok sık gördüğüm sahnelerden biri bu. Ve akabinde yurdun ana kapısında son derece güzel bir genç kız beliriyor. Bu arada iyice yaklaşmış durumdayım...

Yüzünde belirmeye başlamış utangaç tebessümlerle merdivenlerden hızla inen genç kız göz kamaştırıcı güzellikte. Koşar adımlarla kendini bekleyen delikanlıya doğru ilerliyor. Birbirlerine sevgiyle sarılırken hiç ayrılmak istemiyor gibi bir halleri var. Bahar tazeliğindeki parfüm kokuları ortalığı sarmış durumda. Bu kokuyu o an, gençliğin, masumiyetin, sevgiliye olan özlemin yoğunlaşıp dalga dalga yayılan hali olarak algılıyorum. Yüzüme gülücükler yerleşiyor...

El ele tutuşuyorlar. Onlar önde ben arkada ilerliyoruz...

01/02/2010

Sevgililer Gününe Dair

Ne çok özel gün var değil mi?
Şimdiden hazırlıklı olun ve sakın unutmayın o halde. Sevgililer Günü çok yakın. Gerçi unutmanız ne mümkün? Eğer büyük bir şehirde yaşıyorsanız mağazalar ve vitrinler ışıklı neonlarla bas bas bağırmaya, beyninize kazımaya başlamıştır bile.

Özel günlerle hediye kavramı asla birbirinden ayrılmaz çünkü.
İşin temelinde ''aşk'' varsa pasta çok daha büyük, sektör çok daha vurucudur üstelik...

Hepimizin bildiği gibi birilerinin birtakım olaylara göre belirlediği tarihlerden biridir 14 Şubat. Aziz Valentine' in ölümü anısına sevginin hediye olarak sunumu ve günümüze kadar korkunç bir alışveriş çılgınlığına dönüşerek gelmesi olayıdır. Bana soracak olursanız kavgaların ve küskünlüklerin tavan yapabileceği riskler taşıyan bir gündür. Sevginizi gösterebilmeniz için ''ne kadar çok para o kadar büyük sevgi'' zihniyetiyle para harcamanızı şart koşan, kapitalizm gereği ortaya çıkmış bir pazarlama stratejisidir.

Tüm beklentileri bu yönde olan kadınlar gördüm. Acıyarak baktım onlara. Aldığı hediyeye göre mutlu olan kadınlar. Bununla da yetinmeyip hediyelerini birbirine anlatıp övünen ve ''Benimki beni daha çok seviyor'' zihniyetinde, sevildiğine bu şekilde inanan zavallı yaratıklar...

Ve ''Allahım! Bugün 14 Şubat. Henüz ne alacağımı düşünmedim. Karım beni mahveder! '' diyen kocalar...

Sizin için sevgi ya da aşk Sevgililer Günü'nde alınacak bir hediye demekse ve üstelik o hediyenin maddi değeriyle orantılıysa vay halinize..
Sevgiyi ifade etmenin yolu hediye almaktan ya da vermekten mi geçer?
Şart mıdır tarihini birilerinin belirlediği özel günler için tüketim çılgınlıklarının bir parçası olmak?
Sevgi senede tek bir gün yaşanabilecek, ağırlık verilecek kadar ucuz bir olay değildir, günü olmamalıdır. Aşk zamansız bir duygudur, daimidir, çok özeldir. Taraflar birbirlerine sevgi dolu kalplerini, daha ötesi ömürlerini hediye etmişlerdir.

Siz de alınacak tek taş bir yüzüğün hayalini kuranlardan ya da hediyenin maddi değerine göre şekil değiştirenlerden misiniz?
Eğer öyleyse çok yazık.
Neden mi?
Çünkü sevgide ölçüt paraysa mutluluk parayla satın alınabiliyor demektir...

Aşk ve ticari amaç kadar birbirine zıt düşen bir acayiplikte sistemin bir parçası olmayın...
Sevginizi zamansız ve özel yaşayın...

19/08/2009

Büyülü Gen (Aşk)

Genç bir insan denince akla gelebilecek ilk şey ''aşk'' tır sanırım. Günümüz gençlerinin de bu duyguya uzak kalmadan yaşadıkları her haliyle belli.
Ama nasıl yaşamak?  Neye benzeyen bir duygu bu?

Pek çoğunuzun da bildiği ve gözlemlediği üzere, günübirlik bir olay, bir alışkanlıkmışcasına acımadan tüketilen, şaşılası bir hale girmiş aşk.
Bir üniversiteye çok yakın bir noktada oturmakta olduğumdan, yıllardır bulunduğum her yerde çok sayıda üniversiteli görüyorum. Demek istiyorum ki gençlerin günlük hayatları aşkları dahilinde sürekli gözümün önünde.

Aşk bir ihtiyaç sanıldığı için ya da bir özentiden kaynaklanır olmuş artık, ne dersiniz? Çünkü aşka benzer bir tarafı kalmamış gibi duruyor.

Karşı cinsi kendine yakın hissedip, ondan hoşlanmakla başlayan ve onsuz yapamamaya kadar ilerleyen çok yakıcı bir duygudur aşk. Onu düşünmeden uyuyamadığın, sabahları gözünü açtığın ilk andan itibaren yine aklında ve hayalinde onunla uyandığın, kalp atışlarına, nefes alışlarına kadar seni tamamen değiştirip çarpan büyülü bir duygu.
Aşkı tarif etmeye kalkışmak bile başlıbaşına bir hata aslında. Okuduğunuz ünlü aşk romanlarını ve şiirlerini düşünün. Kelime kelime işlenmiş insanın yüreğini titreten o sihirli aşk sözcüklerini.
Hiç dikkat ettiniz mi, görebiliyor musunuz artık o eski aşklardan çevrenizde? Bırakın dokunmayı, sevdiğinin bir bakışıyla eriyip bitilen o destansı aşklar nerede artık ?

Yürekleri aşk için yanıp tutuşan bu nadide insanlar, gerçek aşkı yaşayanlar elbette ki var, ama sayıları ne kadar?

Gençlerin çoğu elinde bir televizyon kumandası varmışcasına anında sıkılıp ''Bu kanal olmazsa şu kanal'' diye gezinmek için ucuz bir ''eğlence olayı'' haline getirmiş sanki aşkı. Şimdilerdeki adı da ''elektriklenme'' sanırım..
Birkaç günlük bu elektriklenme uçup gidiyor ve yeni arayışlarla o zaping olayı devreye giriyor hemen. Üstelik büyük bir zevkle ve modaymışcasına gerçekleştiriliyor bu. Tıpkı fast food tarzı bir hızda, çağla gelen bir alışkanlıkmışcasına..

Yoksa hücrelerimizdeki o ''büyülü gen'' yok olmak üzere mi?


29/06/2009

Aşk Mı Bu, Emin Misin?

Bu ara aşkla ilgili yazılar yoğunlukta. Bahsedilen konular hep aynı. Sanki sözleşmiş gibi şimdi yanında olmayan sevgiliye olan özleminden bahseden, birtakım pişmanlıklardan oluşan son derece üzücü ve duygusal satırlar okuyorum. Kimi kötü bir ruhsal durum içinde olduğunu yazıyor, kimi unutamayacağını.
Kimi beddualar okuyor...

Hep mi yanlış insanlara aşık olunuyor, ne dersiniz?
Bence kafaların içinde "doğru insan" diye bir kavram oluşuyor önce. Bu kavram belli kalıplardan meydana gelen bir görüntü gibi. Kişi hayatının erkeğini / kadınını arıyor oluşturduğu kalıplara uygun. Bulduğunu sanıyor ilk etapta ve ilişki başlıyor. Kısa bir süre içinde de kaçınılmaz bir şekilde oradan buradan fire vermeye başlıyor.

Aşkla ilgili en büyük yanılgılardan biri yaşamın bazı dönemlerinde sevgiye, şefkate, ilgiye çok büyük bir özlem duyan kişinin bunları sunan karşı cinsten birine aşık olduğunu sanmasıdır bence. Aslında onu çok beğenmektir ve etkilenmektir olay.. Ancak eğer bu ilk heyecanın peşi sıra karşılıklı güven, şefkat, anlayış, saygı ve dostluktan oluşan bir karışım konabilirse, aşk sevgiye dönüşür ve işte o zaman bu sevgi bir ömür boyu kesintisiz devam edebilir.

Bakın ''AŞK'' ' ın biyolojik tanımı yapılırken aşık olunan süreçte kanda ''Phenyiethylamin'' adlı aşk hormonu bulunduğundan bahsediliyor. Ancak zaman içinde bu hormonun seviyesi düşüyor, ilişkinin ileri aşamalarında aşk, kimyasal etkisini kaybediyor ve bir sonraki aşka kadar tarihe karışıyormuş. Bakın dikkat edin : '' Bir sonraki aşk''

İmkansızlıklar bambaşka bir tat mı katıyor aşkın içine? Bu bir gerçek ve galiba garip bir haz veriyor. ''Aşk acısı'' denen şey seve seve çekiliyor bu yüzden. Ve bu gönüllerdeki tutkuyu daha beter tetikliyor.
Sizce düzenli ve tutkulu bir şekilde devam edebilmiş bir aşk var mıdır yeryüzünde? Varsa bile ne kadar sürmüştür?

Bırak ahlamayı,vahlamayı,üzülmeyi,unutamamayı..Olmuyormuş ki sürmemiş. Zorlamanın anlamı yok. Aşk Her Şeyi Affeder Mi? diye parça vardı bir aralar.. Affetmez bana kalırsa..
Bir an önce unut ve yeni bir aşka yelken aç. Ne dersin?


01/06/2009

İlk Aşk


Sokağın ortasında bir genç kız ürkek adımlarla ileriyor. Dikkat çekecek kadar ürkek.. Henüz yaşı küçük. Genç kızlığa yeni adım atmış..
Sağına soluna bakınıyor durmadan. Günlerden Pazar..
Korku dolu sanki.. Ben penceredeyim ve aramızdaki mesafe uzak. Ama yanaklarının kızarmış olduğunu görebiliyorum. Çok tedirgin..
Bir şey mi kaybetti diye tüm dikkatim onda..

Okulun bahçesine giriyor ürkekliğini hiç bozmadan. Hemen yan tarafa yönelip bahçe duvarına yaslanıyor. Saatine bakmaya başlıyor durmadan. Ben de saate bakarken yakalıyorum kendimi, nedensiz..
Birkaç dakikaya kalmadan aynı yaşlarda bir oğlan geliyor. O da delikanlılığa yeni geçmiş, çok belli. En fazla 14' ünde.
Hemen kızın yanına gidiyor. El sıkışıyorlar önce. Sonra yavaş yavaş ilerleyerek biraz ilerideki banka oturuyorlar, yanyana ama biraz mesafe bırakarak..

Yüzüme bir tebessüm yerleşiyor.. Kısa metrajlı bir film izliyor gibiyim..

Aradan beş dakika geçmeden oğlan kızla iyice bitişik konuma geçiyor. Kızda başını önüne eğip utanma durumları.. Oğlan aşağıya eğilip kızın yüzünü görmeye çabalıyor, kız omuzlarını silkeliyor. Sonra birden kolunu çekip elini tutuyor kızın. Kız hızla geri çekiyor elini. Biraz bekliyorlar. Kızın başı hala önde. Ne çabuk küsüştüler diye şaşıyorum gülümseyerek.
Oğlan tekrar kızın elini tutuyor, kız yeniden geri çekiyor elini, ama bu kez yavaşça. Ve üçüncü deneme geliyor ardından..
Kızda artık itiraz yok. El eleler işte sonunda :)

Mevsimle birlikte aşk uyanıyor ve bu gencecik kalplerde de filizlenip hayata geçiyor. Ve ben bu bilindik başlangıcın her anına şahit oluyorum.

Yüzümdeki tebessüm hiç eksilmeden...

29/11/2008

Genç Aşıklar

Yaşadığımız hayat olumsuzluklarla öylesine dolup taşmış ki insan bazen boğulacak gibi oluyor, hiçbir şeyden tat tuz alamıyor. Zaten insan hayatında, gördüğü zaman onu mutlu eden, tebessüme yol açan çok az şey vardır. 
Düşünürsek şayet, kararmış yüreğimizde güller açmasına neden olan, bizi sıcacık hislerle dolduran, ''Hadi say!'' denince sayabileceklerimiz ne kadar da azdır sahi.

Ben gönlümün güzellerini buldum. Kısa bir süre önce gerçekleşti bu. İki gencecik aşık bunlar. Önceleri balkonda ya da pencerede olduğum zamanlar dikkatimi çekiyorlardı. ''Yaşları ne kadar da küçük bunların!'' diye epey şaşırıyordum. Onlar adına aşk için oldukça erken olduğunu düşünüyordum, ne yalan söyleyeyim.
Boyları aynı hizada, son derece modern ve yaşlarına özgü giyinmiş sevimli mi sevimli iki genç aşık. 

Sürekli el ele geziyorlar ve kızın diğer elinde tasmasıyla bir köpek var her daim. 
Yani diyebilirim ki bunlar çok sempatik bir üçlü :)
İşi gücü bırakıp yüzümde gülücüklerle bunlara bakıyordum ben. 

İnanılmaz şirin bir tablo oluşturuyorlardı çünkü.

Gençlerin genellikle yanında sevgilisi var diye sergiledikleri o taşkın hareketlerden hiçbir zaman yapmıyorlardı benim sevgili favori çiftim, miniklerim :) Son derece masum ve sevimliydiler.
Asla ve asla birbirlerinden ayrı görmedim onları. 

Her seferinde sessiz, sakin, masum ve el eleydiler. 
Köpekleriyle... Şahaneydiler :)

Geçen gün markete giderken yakından görme fırsatım oldu bu ufaklıkları. Meğerse sadece boyları ufakmış. 

Ben bunları 15-16 yaşlarında farzederken en az yirmi yaşında oldukları kesindi, çok şaşırdım gerçekten.. 
Çevredeki dairelerden birinde oturuyorlardı ama hangisinde? 
Zaten beni ilgilendirmiyordu nerede oturdukları. 
Ama üniversite öğrencisi oldukları da kesindi.
Diğer mahalle sakinlerinin bunları gördüklerinde adım gibi emin olduğum ''Beraber yaşıyorlar'' şeklindeki dedikodu rüzgarlarına kendimi kaptırmam ya da böyle bir şey duyduğumda kulak asmam, prim vermem ise mümkün değildi. İster beraber yaşasınlar ister ayrı. Bunların aileleri yok mu, reşit değiller mi? 

Namus bekçiliklerini yapmak bize mi düşüyor?

Normalde seni beni gördüğünde selam bile vermekten aciz insan müsveddeleri bu tür terbiyesizlik ve dedikoduların peşinde koşmuyor mu, insanlığımdan utanıyorum gerçekten.
O anda onların o tertemiz aşkı, beni gördüklerinde ne kadar da masum tebessüm ettikleri, birbirimizden anında aldığımız o müthiş elektrik ilgilendiriyordu beni. İçimi bahar çiçekleriyle doldurdular sanki. Hatta meşhur köpek korkum depreşip köpeklerinden bile korkmamıştım.

Şimdi sokakta, markette, durakta sürekli bir karşılaşma halindeyiz. Kelime konuşmamamıza rağmen gözlerimiz konuşuyor sadece, karşılıklı gülümsüyoruz. Birbirimizi seviyoruz.
Onları her gördüğümde bariz bir sevinçle doluyor içim, sanki ruhum rahatlıyor. Her seferinde içimde bahar çiçekleri açmışcasına mutlu oluyorum...
Çünkü tertemiz bir aşk onlarınki...
Evet,onlar benim favori aşıklarım. Sessiz, sevimli, sevecen, güleryüzlü..
Çok ama çok tatlı ve masumlar...

05/10/2008

Aşk Nedir?

''Mutluluk'' ve ''Umut''ile ilgili yazılardan sonra yine insana mahsus duygulardan ve en yoğun biçimde yaşananı olan ''Aşk'' tan bahsedeceğim bu kez.

Duygusallığın, kalbe yerleşmiş bir sevdanın vazgeçilmeze dönüştüğü, geceyi gündüze kattığı bir olgu. Yeryüzü süregeldiğinden beri var olduğundan emin olabileceğimiz, iki kalp arasına sıkışmış, tarifi kişiden kişiye değişen hislerin yoğun biçemde kişiyi etkisi altına almasıdır, diyebiliriz aşk için.
Ve sanıyorum hissetmeyen bir yürek yoktur onu. Az ya da çok, sonu hüzün ya da mutlulukla bitsin, yani her ne olursa olsun, hiç olmayacak bir anda iki yüreğin arasına sıkışıp kalıveren bir duygudur o.

''İki yürek'' derken, ''karşılıksız aşk '' diye de bir şey var ne yazık ki...
Dünyadaki en yüce duygudur ama aşk bence. Kimi zaman körü körüne bir bağlanıştır. ''Sevgili''nin yokluğunun verdiği hiç geçmeyen bir sızı, hücrelerin tamamına yerleşmiş bir sarhoşluğa, kimi zamansa saatin kaç olduğunu bilip de aldırmamaya benzeyen... 


Dilimizdeki en sihirli kelimedir o’nun ismi. Sevdiğimiz, gecemiz, gündüzümüz ve her şeyimizin sebebi oluvermiştir aniden.

En güzel yıllarımız onunla birlikte geçmiş gibidir. Yaşama sevincimiz, gördüğümüz rüyayı sabah uyandığımızda yaşıyor gibi olmaktır. Böylesine yoğun hissedilen ve iki kişiyi ilgilendiren bir duygunun sonsuza kadar sürememesi, problemsiz ve pürüzsüz ilerleyememesi de en az onun varlığı kadar gerçek midir?

En ünlü filmlerin, romanların, şarkıların ve şiirlerin bilindik konusu olmuştur bu yüzden. Ve ''aşk'' kelimesi ''ayrılık'' ile özdeşleşmiştir sanki. Dikkat ettiniz mi hiç, tarihteki en ünlü aşklar ayrılıklarla bitimlenmiştir. Ve ne gariptir ki hep ayrılıkla biten aşklar merak edilmiş, dilden dile dolanıp günümüze kadar ulaşmıştır. Sorunsuz ve mutlulukla biten bir aşktan kime ne? Evet, galiba gerçek aşk, birtakım acılardan, pürüzlerden, ayrılıklardan, belki ihanetlerden geçmiş olmalı ki çağlar boyu yaşasın. Bu da böylesi inanılmaz bir gerçektir bana göre...

Ayrılık ve aşk... Sanki ”Aşkın Kanunu”...

Bir gün olup da, yüreğinizin derinlerinde bir yerde bir şeyler yavaş yavaş kanıyorsa, heyecanla çarpan yüreğinizi kızgın bir hançer dağlamaya ve derinden sızlatmaya başlamışsa; acıların en büyüğü oluyor o yaşanan. Sevgilinin tatlı bir tebessümü ya da sözüyle göklerde uçup yıldızları kucaklıyor gibiyken, gördüğünüz o rüya sadece bir kabus oluyor artık geceyi gündüze karıştıran.

Aşkı başlı başına bir filme benzetebiliriz. Başrollerinde iki kişinin rol aldığı ve konusu delicesine yaşanan bir sevda olan bir film. Sonu mutlulukla bitiyorsa problem yok...

İki seven ömürlerinin sonuna kadar birlikte oluyor zaten...
Peki ya yine ''ayrılık'' ile bitimlenmişse? 

O zaman da yaşananlar bir film gibi geride kalıyor ve bir daha silinmemek üzere kalplerin en derin köşesine kazınıyor acıyla.

Aşk başladığında ''Motor!'' veya ''Sahne!'' denmiyor belki. Ama bir zamanlar birbirini delicesine seven iki kalp, ayrılırken iki ayrı kapıdan selam bile vermeden çekilip 
sahneyi terk ediyor.
Perdeler hüzünle iniyor. Sahne bir biçimde kararıyor...
Ve film sona eriyor...

* * * * *

Not: Bu yazımı okuyup yorum yapan sevgili godsyndrome yapmış olduğu iki yorumuna rağmen net anlayamadığımı belirtmem üzerine blogunda konuyla ilgili çok güzel bir yazı yazmış. Kendisine teşekkür ediyor ve okumanızı öneriyorum:)


25/08/2008

Güzel Helen ve Truva Atı'nın Hikayesi

Bir kadın düşünün.
Dünyanın en güzel kadını bu...

Yunan mitolojisinde, Homeros'un İlyada Destanı'nda ''Sparta kraliçesi ve Menelaus'un karısı'' olarak yer alan bu güzel kadının adı Helen.

Destana göre güzel Helen, Troia yani TRUVA Savaşı'na neden oluyor. 10 yıl kadar süren evliliğini bırakıp Truva Prensi Paris ile kaçıyor çünkü.

Bunun üzerine kocası Menelaus, tarihteki en büyük Yunan ordusu ile Agamemnon komutasında efsanelere konu olacak savaş için Truva'ya gidiyor. Ayrıca bütün Yunan krallarına haberci göndererek Helen’in kurtarılması için yardım istiyor.

Akhalılar, Truvalılar ile tam 10 yıl boyunca savaşıyor.
Savaşlarda bir sonuç elde edilemeyince, Truva'yı ancak bir savaş hilesiyle alabileceklerini düşünüp, savaşı bırakıp, evlerine dönecekleri izlenimi yaratıyor ve büyük bir tahta at yaparak Truvalılar’a hediye olarak sunmaya karar veriyorlar.
Zafer sarhoşu Truvalılar, bu hediyeyi kabul ediyor, hatta kutlamalara bile başlıyorlar. Gece olup herkes uyuduğunda da, tahta atın içine gizlenen Akhalı askerler dışarı çıkıp şehrin kapılarını açarak Akhalılar’ın şehri ele geçirmesini sağlıyor.
Ve zafer onların oluyor...

Hiç aklımıza gelir miydi bu atın dünyanın en güzel kadını Helen için, daha doğrusu çok büyük bir aşk için on yıl süren savaşları sona erdiren bir sebep olduğu?

Troy filminde Helen




Çanakkale'nin en merkezi caddesinde iki yıldır sergilenmekte olan bu at ünlü aktör Brad Pitt’in başrolünü oynadığı
''Troy'' filminde kullanıldıktan sonra 2004 yılında bu şehre getirtildi.

İşin ilginç yanı; bu savaşı sembolize eden ve sergilenen Truva atının herkesin bilmediği başka bir yönü daha var:
''Troy'' filminde kullanıldıktan sonra Çanakkale’ye getirtilen fiberglastan yapılmış bu atın montajı için Almanya’dan da özel bir ekip geldi. Montaj ekibinde yer alanlardan biri de Alman Mühendis Erik Ludwig idi.
Çalışmalar sırasında Ludwig, bu ekibe ve kendisine tercümanlık eden Semra Beder ile tanışıp arkadaş oldu. Zaman geçtikçe montaj sırasındaki arkadaşlıkları büyük bir aşka dönüşen çift, 13 Temmuz 2005 tarihinde evlendi ve şu an Çanakkale'de yaşıyor. Alman Mühendis Erik Ludwig;
-''Düşünün ki binlerce yıl önce bir savaş olacak. Truva Atı bu savaşın kaderini değiştirecek. Daha sonra savaşı konu alan bir film çevrilecek. Bu filmde kullanılan at sergilenmek üzere Çanakkale’ye getirilecek. Biz birbirimizle tanışacağız ve evlenerek mutlu olacağız. Truva Atı'nın savaşı değiştirdiği gibi bizim de kaderimizi değiştirmesi çok ilginç,'' diyerek halen atamadığı şaşkınlığını dile getiriyor.

Gerçekten çok ilginç... Nereden nereye?
Böyle büyük bir aşkın ve savaşın filmi çekiliyor. Bunu sembolize eden bir at var ve
bu atın montajı sırasında dünyanın bir ucundan öbür ucuna uzanan bir aşk daha gerçekleşiyor.
Ey aşk, sen nelere kadirsin!