13/12/2025
Karahindiba Üfleyen Peri Kızları
20/12/2023
Mucizevi Keçe İğneleme Tekniği
01/05/2021
Louvre Müzesi'nin Havalı Heykelleri
17 günlük tam kapanmanın ilk hafta sonunda sıkıcı bir günü biraz tebessümle renklendirmeye çalışalım mı? İçimizdeki kasvet dağılsın azıcık.
Peki ne olmuş da giyinmeye karar vermiş, üstelik bu denli havalı olmuşlar? Asırlar ötesinden günümüze muhteşem bir uyumla ışınlanmışlar adeta. Nasıl da yakışmış her birine üzerindeki giysiler.
Fransız fotoğraf sanatçısı Léo Caillard ve yine bir Fransız olan sanat yönetmeni Alexis Persani ortaklığında gerçekleşmiş sıra dışı bir çalışma bu. Bir tür photoshop. Çalışmanın kahramanları ise Louvre'un Antik Yunan heykelleri.
Caillard öncelikle arkadaşlarına heykellerle aynı pozu verdirmiş. Onları fotoğraflarken üzerlerinde tişörtler, şortlar, güneş gözlükleri, kot gömlekler, yenilikçi (hipster) tarzda daha pek çok kıyafet ve aksesuar var tabii. Sonrası için sanat yönetmeni Persani devreye girip photoshop ile üst üste atış yaparak düzenlediği ''Street Stone” çalışmasıyla yeteneğini ortaya çıkarmış ve heykelleri muhteşem biçimde giydirmiş.
Bu arada Caillard, çalışmalarını ”Hipsters in Stone” başlığı ile kendi web sitesinde yayımlamış. İkili, bu çalışmanın amacının toplumun geçirdiği büyük değişimi vurgulamak ve daha da değişeceğini göstermek olduğunu belirtmiş.
''Bir kitabı kapağına göre değerlendirmemek gerektiği konusunda ne derlerse desinler, yine de vazgeçmiyoruz'' cümlesi yer almış sitede. İki sanatçı, orijinal heykel sanatlarının yaratılmasından bu yana toplumun yüzyıllar boyunca geçirdiği büyük bir kültürel değişimi sergilemiş olduklarını da söylemişler.
27/09/2016
Tarık Akan'ın Oğlu Olmak
Tarık Akan.
Türk sinemasının tartışmasız en yakışıklısı, yediden yetmişe tüm gönüllerde taht kuranı, silinmez izler bırakanı...
Kimsenin kolay kolay elde edemeyeceği yaldızlı şöhretinin keyfini çıkarmakla asla işi olmadı onun. Adı hiçbir zaman sansasyonlara karışmadı. Tam tersine; toplumsal mesajlar veren filmlere yöneldi. Gerçek hayattaki duruşu da bu bağlamdaydı.
Eğitime önem veriyordu. Yaşamı insanlık ve demokrasi adına mücadele içinde geçti. Yakın çevresindekiler onun için ''tanıdıkları en güzel kalpli insan olduğunu, kendisiyle kavga etmek ya da tartışmak için özel bir beceri gerektiğini'' söylüyordu.
O, TARIK AKAN'dı... Çok büyük bir boşluk bıraktı ardında.
Ve tarifi mümkün olmayan ince bir sızı...
Böylesi güzel bir insan çocuklarına da büyük bir sevgiyle bağlıydı elbette. Aksi düşünülemezdi. Büyük oğlu Barış Üregül boyu posu, yemyeşil gözleri ve yakışıklılığıyla babasına ne kadar benziyor değil mi? Yalnızca fizik olarak mı? Duruşu, metaneti, konuşmaları, babası hakkında basına verdiği beyanlar? Bırakın olgunluğu, insanlıktan nasibini alamamış densiz bir amca ve yarattığı şaibelere edebiyle verdiği yanıtlar? Nasıl kaliteli, nasıl özel ve imrenilesi bir evlatsın sen Barış?
Sen kimin oğlusun Barış? Ruhunun güzelliğine, olgunluğuna, sabrına hayran kalmamak mümkün mü?
Kapasitesi ne kadar büyük olursa olsun her bardağı taşıran bir son damla mutlaka vardır, demişimdir hep.
Düşünün... Din adına hayatında en ufak bir eleştirel kelime sarfetmemiş babanız ölüyor. Ve ardından ''dinsiz, ateist, cehennemlik'' tartışmaları bitmek tükenmek bilmiyor. ''Vurun kahpeye!'' diyorlar durmadan. Ama durmadan...
Dinimizde ölenin ardından konuşulmaz. Ama onlar acınızı yaşamaya bile fırsat vermiyorlar!
Buna can mı dayanır??!
Okumayan kalmasın. Buyrun, ''tıklayın!''
Bir insanı yaftalamak için dini seçen, dini alet eden, hiç mi hiç utanmadan o dinin bir taraflarını değiştirmeye kalkan kuş beyinli edepsizler ve yandaşları! Ne kadar iğrençsiniz, gördünüz mü?
26/10/2015
Raviş: Güzel Kadın
Elektron, atom ve galaksi hareketlerinden tutun da kalbimizin, hatta vücudumuzdaki kan dolaşımının sesine kadar büyütülen tüm seslerde müziğin varlık alemiyle doğrudan ilişkisi olduğu gözlemleniyor. Kuş sesi ve yağmur sesindeki huzura, suyun çağıldayan, rüzgârın uğuldayan melodisine ne demeli? Gümbür gümbür şimşek sesi, yıldırım sesi, ROCK SESİ!
Müziğin insan ruhuna terapi etkisi olduğunu, yüzyıllar boyunca bazı sıkıntılarda tedavi yöntemi olarak kullanıldığını biliyoruz.
Raviş, yaptıkları müziği ''pop rock/alternatif'' olarak tanımlayan yepyeni bir grubun adı. Kurucusu daha önce farklı gruplarda albümler yapmış, aynı zamanda Zeugma Rock Grubu şarkılarının da yazarı ve bestecisi olan deneyimli bir müzik adamı: Turgut Raviş
RAVİŞ, ''her zamanki gibi kendine ait besteleriyle'' müzik hayatına yeni bir yol çizme kararı alan Turgut Raviş tarafından bestelerini yayınlayacağı yeni bir albüm yapmak üzere proje amaçlı kurulmuş.
Bu aşamada vokalist Burak Tütüncü ile tanışıp projesine dahil olma teklifine olumlu yanıt alınca da RAVİŞ'in son kadrosu oluşmuş. Grup üyeleri müziği hayatlarının vazgeçilmez bir parçası olarak görüyorlar.
Evet, ilk albümleri “Güzel Kadın” söz ve müzikleri Turgut Raviş’e ait iki besteden oluşan bir single projesi. Albümün yakında yayınlanacak olan ilk klip çalışması ''Güzel Kadın'' isimli parça için yapılmış. İlk albümlerinde aralarındaki müzik sinerjisinin gücünü fark eden grup üyeleri kendilerine ait besteleri devam albümlerinde piyasaya sürme düşüncesindeler.
Dört ay gibi bir sürede aranje, kayıt, edit, mix, mastering aşamaları tamamlanmış olan ve tüm dijital platformlarda 16 Ekim 2015 tarihinde DMS etiketi ile yerini alan, çiçeği burnunda bu single projesi geliyor şimdi karşınıza:
Ben parçalardan hangisini beğeneceğimi şaşırdım gerçekten.
Her ikisi de birbirinden güzel. Her ikisi de buram buram yetenek ve kalite kokuyor.
Sesinize, sözünüze, emeğinize sağlık RAVİŞ!
Yolunuz açık olsun...
http://www.twitter.com/ravismuzik
http://www.facebook.com/ravismuzik
http://www.instagram.com/ravismuzik
19/10/2015
Hiperrealist Ressam Mustafa Yüce
Sırada bu kez güzel sanatlar alanında bir yetenek var.
Fotorealizm'in (fotogerçekçilik) ilk kez 1960'larda Amerika'da ortaya çıkan hiperrealizm (aşırı gerçekçilik) akımından kaynaklı bir resim sanatı olduğundan burada bahsetmiş, konuyla ilgili yabancı ressamlara ve resimlerine yer vermiştim.
Bugün hiperrealist/fotorealist bir Türk ressama yer vermek istiyorum ki bu alanda yaptığı resimler yabancı hiperrealist ressamlara fark atacak nitelikte.
Öyle ki, gerçeğinden daha gerçek, canlıymış, nefes alıyormuş, tuvalden fırlayacakmış kadar gerçekler...
Mustafa Yüce, soft pastel tekniği kullanarak boyutları 246-172 cm ile 190-160 cm arasında değişen büyük ebatta resimler yapan olağanüstü başarılı bir fotorealist ressam. Ve genellikle yaşlı insan yüzleri resmediyor. Bunun nedeni açıklarken cümlesine ''Ellerimizden tutan bir ele her şeyden çok ihtiyacımız var' diyen bu melek yüzlü insanlar...'' diye başlaması ne kadar duygu yüklü. Yaşlı insanların yüzlerindeki her çizgide, saçlarındaki her beyazda gerçek bir sanat eseri yattığını söylemesi de... Geçtiğimiz yıl Aralık ayında Ankara Tüm Sanat Galerileri Derneği’nin (TÜSGAD) düzenlemiş olduğu ve ülkemizde ilk kez bu teknikle yapılmış tabloların yer aldığı sergide büyük ilgi gören eserler ona aitti ve serginin en çok ziyaret edilen bölümü oldu.
2001 yılında Uludağ Üniversitesi Resim Bölümü’nden mezun olan, 2008'den bu yana İzmir Kemalpaşa Ümran Baradan Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi'nde Görsel Sanatlar Öğretmenliği yapan Mustafa Yüce, 2011 yılından beri soft pastel tekniğiyle dev resimler yapıyor ve çoğunlukla yaşlı insan yüzleri resmediyor.
Başarısının tesadüf olmadığını, azimle çalışmanın başarıyı getirdiğini, artı; sanat camiasında yer edinme gibi bir amacının olmadığını söyleyen Yüce, "Gerçek sanatın insan ve toplum olduğuna inanarak, hiçbir süsleme ve dekoratife girmeden, kararla ve azimle gerçeği yansıtmak olduğunu düşünüyorum,” diye eklemiş. Böyle bir tevazuya hayran kalmamak mümkün değil...
Yüce'nin 'Old Man and Farewell' adlı eseri Mayıs ayında Tayvan'ın başkenti Taipei'de düzenlenen ve Asya kıtasının en büyük organizasyonlarından biri olan 'Art Revolution Tapei 2015' adlı sergide üst düzey bir koleksiyoner tarafından 27 bin 500 dolara satın alınarak Asya'nın en pahalı eseri olmuştu. Üç gün süren ve 72 ülkeden yaklaşık 250 sanatçının katıldığı sergi on binlerce kişi tarafından ziyaret edildi ve en büyük ilgiyi Mustafa Yüce'nin soft pastel tekniğiyle çizdiği yaşlı insan yüzleri çekti.
Mustafa Yüce'nin bir yıla yakın bir süre üzerinde çalıştığı 240x150 cm ebadında, soft pastel tekniğindeki ''Naif Ressam Hüseyin Yüce Portresi'' şu an İzmir'de Adnan Saygun Sanat Merkezi'ndeki sergide gösterimde. Kendisi gibi Kütahya doğumlu olan dünyaca ünlü ressam Hüseyin Yüce'yi geçen yıl ziyaret ettiğinde 'evinin müzeye dönüştürüleceğini ve böyle bir eserin oraya çok yakışacağını' söylemesi üzerine çalışmaya başladığını belirttiği bu portreyi Hüseyin Yüce ne yazık ki görememiş.
Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde, ana teması '40 Yaş Altı 40 Sanatçı' olarak hedeflenen sergide resim, heykel, seramik, dijital sanatlar, tekstil enstalasyon gibi disiplinler arası karma eserler sergileniyor. Sergi, 07-28 Ekim 2015 tarihleri arasında açık kalacak.
Mustafa Yüce, 19 Aralık 2015 tarihinde Ankara’da ikincisi düzenlenecek olan TÜSGAD sergisine bu kez sosyolojik olayları ele almış olduğu "İzler" serisinin ilk etabıyla, bir sürpriz yaparak çıkacağını duyurdu.
Yüce'nin başarısının artarak sürmesi dileğiyle, sanatseverlerin ve ilgilenenlerin bilgisine sunarım efendim...
Aydınlık bir geleceğe en kısa zamanda kavuşmak ümidiyle...
02/06/2015
Barış Petekleri
Kesinlikle içlerinde Atamız'ın ''Onlar bizim evlatlarımız olmuşlardır!'' söylemindeki sevgi-merhamet-hoşgörü üçlemini barındırdığına inandığım ve halen savaşmakta olan dünyaya atfedilmiş pırıl pırıl nice barış mesajı...
İşte Barışın Kenti Çanakkale’nin merkezinde bulunan Halk Bahçesi’nde, yemyeşil ağaçlar arasında dikkati çeken, son derece anlamlı, çok renkli ve ahenkli bir çalışma.
Konusu ne mi? Elbette ki ''BARIŞ''.
Söz konusu olan bu kez bal petekleri konseptinden yola çıkılarak oluşturulmuş bir açık hava sergisi.
Çalışma; karma bir sergi, ancak kalıcı olması nedeniyle aynı zamanda bir anıt...
Ressam Gülsen Zengin'in projelendirip küratörlüğünü yaptığı ve Çanakkale Belediyesi'nin destek verdiği "Barış Petekleri" adlı çalışma, dünya genelinde yapılan çağrılar doğrultusunda katılan 24 ülke ile Türkiye'nin çeşitli kentlerinden başvuran akademisyenler ve profesyonel sanatçılara ait toplam 656 eserin kapsadığı bir anıtsal sergi konumunda.
Sergiye katılan sanatçılar dünya barışı adına örgütlenme yoluyla ve ürettikleriyle 40x40 cm ebadındaki peteklere, tıpkı birer arı gibi dokunup can vermiş, kolektif olmaya dayalı bu anlayışla farkındalık yaratmanın, barışın sağlanması kadar muhafaza edilmesinin ve sürekli kılınmasının da ne denli önemli olduğunu ortaya koymuşlar.
Anıtsal sergide sanatçılara ait ülke bayrakları ile Atatürk'ün "Yurtta Dünyada Barış" söylemine de yer verilmiş.
Hiçbir şekilde ders alınamamış bir dram olan Irak gerçeğinden sonra sınırlarımızdan içeri girmiş olan Suriye ateşi…
Gitgide şiddetlenerek Orta Çağ’ı bile gölgede bırakan savaşların akıl almaz vahşetlerle devam ettiği gerçeği…
En ilkel kabilelerin bile aklından geçmemiş zulümler, kıyımlar eşliğinde kadınlar, çocuklar, yaşlılar katlediliyor!
Ağızlardan salyalar saçılarak uçurulan kellelerin görüntüleri tüm dünyaya yayılırken insanlık can çekişiyor...
Zaman oturduğu yerde barış dileyerek çözüm umma zamanı değil.
''Bana dokunmayan yılan bin yaşasın,'' ya da ''Nasıl olsa birileri düzeltir,'' safsatası hiç değil...
''Yeni binyılın savaşlarının getireceği evrensel yok oluşu dikkate alarak
barışı bir düş olmaktan çıkarmayı başarmak zorundayız.'' -Ü.Yaşar Gözüm-
29/08/2014
Sürrealist Yönetmen Tan Tolga Demirci İle Söyleşi
Dolayısıyla azınlıkta kalan eğitimli insanlar tarafından benimsenip takip edilen ve ''estetik ya da klasik anlamda değer taşıyan'' sinema, opera, bale, resim, heykel, edebiyat, müzik gibi sanat dallarıyla alâkası olmayan, içi boş, sığ bir kültür.
Bir nevi ''egemenlik altına alınma süreci'' de diyebiliriz.
Bu süreç esnasında ''yok etme - yeni kimlikler doğurma'' gibi özellikler de sergiliyor tabii. Ve sürü psikolojisiyle peşine düşmüş, özgün yanlarını da yok etmeye gönüllü kuklalardan oluşan büyük çoğunluğun dizginlerini elinde tutarak, tam gaz yol almaya devam ediyor.
Bugün, ''popüler kültür'' denen bu ucuz tüketim kültürünün dışında kalmayı başarmış, çok değerli ve sıra dışı bir konuğum
var (ki sıra dışılığını, söyleşi yapma teklifime nazik bir şekilde onay vererek ve beni inanılmaz derecede onore ederek de kanıtlamıştır).
Konuğumuz; 1975 İstanbul doğumlu, 1996 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sinema Televizyon Bölümü'nden mezun, ülkemizin övünç kaynaklarından, çok başarılı ve ünlü bir sürrealist yönetmen: Tan Tolga Demirci
‘Korku Sinemasının Psikanalizi’ adlı bitirme tezi 2006 yılında kitap olarak basılan, Kadir Has Üniversitesi’nde tamamladığı ‘Dünya Sinemasında Sürrealizmin İzleri’ isimli yüksek lisans tezi MA (master of arts) derecesi almış olan Demirci, halen Kadir Has Üniversitesi'nde dersler veren, öğrencilerinin gözbebeği bir öğretim görevlisi...
''Türk Sineması'nın en çok kısa film yöneten ve en çok ödül alan yönetmeni'' rekorunu uzun yıllardır elinde tutan Tan Tolga Demirci, metinlerini kendi seslendiren, dolayısıyla sinemayı tam olarak özümseyip ''kendi sinemasını yaratmış'' sınırlı sayıdaki isimden, ülkemizin yüz akı olmuş değerlerinden biri...
Sürrealizmle ilgili bilgilenme çalışmalarım esnasında en çok dikkatimi çeken şu tabir oldu:
''Sanatçıları dahi, takipçileri zeki olan akım...''
İşte buna tüm kalbimle katılıyorum. Ne demek istediğimi anlamak ve onaylamak için Tolga Bey'in blogunu okumanız bile yeterli. O nedenle, kendisi için oluşturacağım sorular beni zorlamadı desem yalan olur. Entelektüel birikimi müthiş bir adam var karşınızda. İçinde bulunduğu alan, benimsediği akım olan sürrealizm ona keza. İşte bu nedenle hazırladığım soruların çok daha kapsamlı, hatta akademik /bilimsel değerde olmasını ne çok isterdim.
Neyse ki sorularımın alacağım yanıtlarla değer kazanacağını biliyor ve bunun rahatlığı ile başlıyorum:
Blogunuzdan büyük bir ilgiyle ve epeyce yazı okudum. Özellikle; gördüğünüz rüyalar ile ilgili seriniz çok dikkat çekici. İlk soru seçimim bu seriden olacak. Çünkü onları okurken zihnime yerleşen buydu.
Rüyalarınız, her birinden ayrı birer film senaryosu çıkacak kadar detaylı ve çarpıcı. Öyle ki, dilerseniz hepsinden kısa metrajlı birer film çıkarılabilir. Okuduğumuz bu rüyalar en dikkat çekici olanlar mı yoksa gördüğünüz rüyaların genellikle hepsi mi böyle?
Gördüğüm rüyaları beş ayrı içerik dahilinde sınıflandırıyorum. Bunlardan ilki, nesnel gerçekliği birebir taklit eden ve 'sıkıcı' ya da 'travmatik' olarak adlandırdığım rüyalar. İkincisi, birbirinden hayli kopuk fragmanlar halinde kendini teşhir eden rüyalar. Üçüncüsü, gündelik gerçeklikte yaşıyor olduğunuz cinsellik, susamak ya da en basitinden işemek gibi gereksinmeleri karşılayan rüyalar. Dördüncüsü, içinde mutlak anlamda kendimin olmadığı ve fakat kısmen, örneğin yalnızca bir 'bakış' olarak izlediğim, bir 'kulak' olarak duyduğum, bir 'burun' olarak kokladığım ve bir 'ten' olarak dokunduğum rüyalar. Beşincisi ise tıpkı bir film gibi başından sonuna dek kendine has bir tutarlılığı ya da tutarsızlığı olan ve kesintiye uğramaksızın kendini tüm ayrıntısıyla teşhir eden rüyalar... Soruda sözünü ettiğiniz rüyaların bu son maddeyi temsil ettiğini söylemeliyim. Ve evet, bu rüyalar filme çekilseydi eğer, o ülke sinemasında beklenmedik bir devrim yaşanabilirdi!
Sürrealizm nedir? ''Sürrealist olunmaz, sürrealist doğulur,'' diye bir tez üretsem onay verir misiniz?
Sürrealizmin ne olduğuna dair tanımı, aynı zamanda sürrealizmin mucidi olan André Breton'un kaleminden yapmanın çok daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Kendisi sürrealizmi 'mutlak psişik otomatizm' olarak tanımlıyor. Aynı zamanda hareketin ana göstereni olan bu tanım, hiç şüphe yok ki otomatizmin ne olduğu sorusuna götürüyor bizi. Bilincin işlevlerinden kaynaklı herhangi bir akli ve mantıki sansürden muaf olarak üretme biçimidir otomatizm. 1919 yılında Breton ve Soupault tarafından kaleme alınan ‘Les Champs Magnétiques’ metni, ilk otomatik metin örneği. Dadaizmin tarihsel süreci içerisinde gerçekleşen bu keşif, 1924 yılından sonra Breton'un manifestosuyla birlikte 'sürrealist yazma' tekniğinin vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Bununla birlikte otomatizmin, yazınsal otomatizm, resimsel otomatizm ve biraz da benim zorlama tabirimle 'bedensel otomatizm' olmak üzere üç ayrı uygulama alanı olduğunu ifade edebiliriz. Böylesi bir kuramsal zenginlik içerisinde sürrealist olmanın -doğmanın değil- çok ciddi ve zahmetli bir düşünsel pratik içerdiğini söylemek zorundayım. Bastırılan kısmi dürtüsel enerjinin oluşturduğu 'bilinçdışı temsil'i, her ne kadar sürrealistler karşı da olsa estetize etme sürecinde ciddi bir varoluşsal yıkım yaşandığını ve eğer bilinç işlevlerinizin bir 'yedeği' yoksa bu yıkımın sizi, hiç de üretimin hizmetinde olmayan bir deliliğe sürükleyebileceğini eklemek isterim.
British alfabesiyle yola çıkılan ve 28 harfin mini öyküsüyle bütünleşen, kısa metrajlı, harika bir düşsel film.
''Alfabetik Düşler''i adadığınız André Breton idolünüz müdür? Bu doğruysa, en baskın nedeni nedir?
André Breton, kendimi dışarıdan izlememe olanak sağlayan ve bu noktada çılgın bir virüs gibi zihnimi işgal eden ahlâki bir referans oldu hep. Bir hedef için harekete geçtiğimde, bir durum üzerine karar verdiğimde ya da varoluş nedenimin sağlamasını yaptığımda rüzgarını hissettiğim nostaljik bir figür oldu. Ne var ki insanın içinde ileriye, yalnızca ileriye atılarak kendi özgürlüğünü sonsuza dek meşru kılmaya yönelik doğuştan gelen bir 'eyleme koyma' özlemi var. Breton'u aşabilmek meselesi, ancak bu özleme devrimci ve gelecekçi bir özellik kazandırabilmekle mümkün. Son birkaç yıldır bu pratiğin içinde olduğumu söylemekten kaçınmayacağım.
Ünlü bir roman sinema filmine aktarıldı diyelim. Okunduğunda ayrı film olarak izlendiğinde ayrı intibalar bırakıyor. Senaryolarınızı filmleştirdiğinizde biliçaltınızdaki o yansımayı tam olarak görebiliyor musunuz?
Giderek sinemadan uzaklaşmama en önemli neden, yaşamın cevherindeki 'gerçek' ile filmsel 'gerçeklik' arasındaki kaçınılmaz kopukluk oldu. Nasıl ki yüksek çözünürlüklü bir medyayı daha düşük çözünürlüklü bir başka medyaya aktarırken görüntü ya da ses kalitesinde belli oranlar dahilinde bir düşme ile karşılaşıyorsanız, 'bilinçdışı yansıma' dediğiniz 'o şey'i de filmleştirirken benzer bir düşüş ve gerçeklik kaybıyla karşılaşıyorsunuz. Tam da bu yüzden, ikisi de nesnel gerçekliğin dışında dahi olsa, rüyadaki 'kendilik' ile filmde yaratılan 'karakter' arasında uzlaşmaz bir 'algı' uçurumu var. Her ne kadar Breton sinemayı gördüğümüz rüyalara en yakın üretim disiplini olarak kabul etmiş olsa da sinema salonunda uyumayı film çekmeye tercih ettiğimi söyleyeceğim size.
Filmlerinizi izlerken kendinizi çocukluğunuza döndürüp an'ı yaşamayı başarabiliyor musunuz?
Çektiğim filmleri izlemek, yara kabuğundan yaranın kendisini görememek gibi içinden çıkılması olanaksız bir hüzün ve doymamışlık duygusu yaratıyor çoğu zaman. Çok sevdiğiniz ve uzun yıllar yaşadığınız bir evin aniden yıkıldığını düşünün. Enkaza baktığınızda sizi çıldırmaktan koruyan şey, o evin belleğinizde yaşayan bütünsel imgesidir. Birinden ayrıldığınızda da benzer bir durum yaşarsınız; ayrıldığınız kişinin sizde kalan imgesidir yataklara düşmenizi engelleyen. Eğer yıkık bir evse çocukluğum ve çoktandır ayrılmış olduğum 'o şey' ise, bu durumda çektiğim filmler de çocukluğumun zihinde kalan yansımasıdır. Bellek, geçmiş ve 'o an' arasındaki köprüyü ne kadar sağlam kuruyorsa, 'çocukluk' ve 'bir çocuk olarak film' arasındaki bağlantı da o kadar güçlü oluyor.
Filmlerinizde rol alacak oyuncuların seçimi size mi ait? Eğer öyleyse bilinçaltınızdaki figürlerle örtüşmeleri gibi öncelikli kıstaslarınız var mı?
Daha önce de söylediğim gibi 'bilinçdışı temsil' ve film arasında asla örtüşmeyen ve çakışması da mümkün olmayan bir mesafe var. Bunun en önemli nedeni, filmi hiç de size ait olmayan parçalara bölmek zorunda kalmanız. İşin içerisine onlarca insan giriyor; biri ışık kuruyor, diğeri kamerayla uğraşıyor, öteki makyaj yapıyor. Tüm bu hengamede ne için film çektiğinizi ya da daha önemlisi, sizi o filmi çekmeye iten içsel dinamikleri unutur hale geliyorsunuz. Oyuncular da bunun bir parçası oluyor ister istemez; yarattığınız anne figürü başka kadın figürlerine ufalanıyor. Yarattığınız baba figürü, hiç de size ait olmayan öteki figürlere karışıyor. Elinizde olmayan nedenlerle ortaya çıkan bu korkunç kaosa bir son vermek istiyorsunuz. Ancak ne yaparsanız yapın, filmi çeken siz değil, sonunda yine 'filmin kendisi' oluyor. Arzuya doğru yol alıp tam ona ulaşacakken birdenbire makaslar değişiyor ve farklı bir yolda sürüklenirken buluyorsunuz kendinizi. Gomeda'yı çekerken yaşadığım tam da buydu.
Gerçeküstücü olma hali güncel hayatınıza da zaman zaman karışıyor mu? Örneğin herhangi bir iş/olgu planladığınız anlarda, normal şartlardan dışarı taşan, istem dışı bir sürrealizm devreye girebiliyor mu?
Sürrealizm, birkaç zamandır hayatıma üretim disiplini olarak değil de daha çok sopa gösteren doyumsuz bir ahlak figürü olarak girmekte, yani en tehlikeli haliyle! Neden tehlikeli? Çünkü sürrealizm temelli ahlaki mazoşizmin en dayanılmaz yanı, size bir yandan üretimi tasarlama olanağı sunarken aynı zamanda onun gerçekleşmesini olanaksız hale getirmesi. Bunun en önemli nedeni, daha önce de söylediğim gibi bilinçdışı temsil ve üretilen materyal arasındaki uzlaşması imkansız 'söylem'in zihinde açtığı yara. Sürrealizmin ahlaki boyutu, sizdeki mükemmelliyetçilik takıntısını azdırarak o yaraya sürekli çomak sokuyor. Tasarım sırasında aldığınız zevk, üretim sürecinde kara bir deliğe dönüşüveriyor.
Yazılarınızdan birinde ''Uzun süredir yeni film çekemiyor olmanın ölümcül günahları'' diye bir girizgâh dikkatimi çekmişti. ''Uzun bir süre daha film çekemeyecek olmanızın'' kökeninde popüler kültür sevdasına tutulmuş yapımcılar var muhtemelen. Doğru mudur?
Bunun iki nedeni var, birincisi, içten ve dıştan sürekli uyaranlarla dolu bir yaşamsal süreç içerisinde anın hızına sinemanın yetişemiyor ve asla da yetişemeyecek olması. Diğeri ise yine anın izini soğumaksızın paylaşabileceğim birilerinin çevremde olmayışı. Kolektif bir üretim disiplini olan sinemanın en kötü tarafı, sahip olduğunuz fantezinin sizin dışınızdaki kimseyi ilgilendirmiyor olması. 'Arzulanan Şey' tarafından arzunuza verilen yanıt, nasıl ki olanaksız bir cümleye dönüşüyorsa, sahip olduğunuz fantezi ve ötekilerin talebi arasında da benzer bir uzlaşım olanaksızlığı var.
Söyleşi teklifimi kabul edip blogumu onurlandırdığınız için ve değerli zamanınızı ayırıp sorularıma verdiğiniz yanıtlar için,
her şey için çok ama çok teşekkür ediyorum.
Yolunuzun her daim açık olması ve başarılarınızın artarak sürmesi dileğiyle...
Website: surrealismus.blogspot.com.tr
(BİLGİ: Bu metin Tan Tolga Demirci'nin kişisel sitesinde kendi versiyonu ile ''Bu Rüyalar Filme Çekilseydi Eğer...'' başlığı altında yayınlanmıştır.)
YÖNETMEN FİLMOGRAFİSİ
Gomeda - 2006
Terror Film Festival 2008, En İyi Müzik ve En İyi Ses Tasarımı Ödülü 2008
YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI KISA FİLMLER
Anna - 1999
De Gijon Kısa Film Yarışması, İspanya Finalist 1999
Trenler mi Terkedilmiştir Yoksa İstasyonlar mı? 2000
Salt Lake - 2001
14. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist
Hayatımın Özeti - 2001
25. İFSAK Ulusal Kısa Film ve Belgesel Yarışması, En İyi Video Deneysel Film 2002
1. Sinek Kısa Film Günleri, Gösterim 2003
Antalya Altın Portakal Kısa Film Yarışması Finalist
15. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist
17. Ankara Kısa Film Festivali Finalist
Prag'a Ne Dersin - 2002
Marmara İletişim 2. Üniversitelerarası Kısa Film Günleri, Gösterim 2003
15. Ankara Uluslararası Film Festivali, Ulusal Kısa Film Yarışması, Birincilik Ödülü 2003
1. Sinek Kısa Film Günleri, Gösterim 2003
25. İFSAK Kısa Film Yarışması Finalist
416 ve 417 - 2002
Doktor Z - 2002
Erses Apt No:8 - 2003
Marmara İletişim 2. Üniversitelerarası Kısa Film Günleri, Gösterim 2003
15. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist
26. İFSAK Kısa Film Yarışması Finalist
1. Sinek Kısa Film Günleri, Gösterim 2003
Kendiliğinden Öyküler - 2003
15. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist
Alfabetik Düşler - 2003
Antalya 10. Altın Portakal Uluslararası Kısa Film ve Video Yarışması, Deneysel Kategori Birincilik Ödülü 2004
3. AFM Bağımsız Film Festivali, İf İstanbul, Kısa Film Yarışması En İyi Film Ödülü 2003
3. AFM Bağımsız Film Festivali, İf İstanbul, Kısa Film Yarışması İzleyici Ödülü 2003
2. Yıldız Kısa Film Festivali En İyi Deneysel Film Ödülü
41. Antalya Altın Portakal Kısa Film Yarışması, En İyi Deneysel Film Ödülü 2004
41. Antalya Altın Portakal Kısa Film Yarışması, Halk Jürisi Ödülü 2004
16. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist
1. Amsterdam Kısa Film Festivali Finalist
Düsseldorf Modern Sinema Müzesi Gösterim
Urbini Kısa Film Festivali Gösterim
3. Bursa Kısa Film Festivali Tüm Zamanların En Çok Etki Bırakan Filmi
European Short Film Biennale Ludwigsburg Gösterim
Klecks - 2004
16. Ankara Ulusal Kısa Film Yarışması Finalist
3. Signes De Nuis Kısa Film Festivali Gösterim
1. Amsterdam Kısa Film Festivali Finalist
Resfest Dijital Kısa Film Yarışması Gösterim
Düseldorf Modern Sinema Müzesi Gösterim
Urbini Kısa Film Festivali Gösterim
Milano Kısa Film Festivali Gösterim
Beyrut Kısa Film Festivali Gösterim
Sydney Kısa Film Festivali Gösterim
Litvanya Kısa Film Festivali Gösterim
Pompidou Center Kısa Film Festivali Gösterim
İrland Cork Film Festivali Gösterim
European Short Film Biennale Ludwigsburg Gösterim
Reject Festival Rotterdam Gösterim
Hayatımın Özeti (Re-make) - 2005
Marmara İletişim 2. Üniversitelerarası Kısa Film Günleri, Gösterim 2003
Felix und Scorpion - 2007
44. Antalya Altın Portakal Kısa Film Yarışması Finalist
2. Bursa İpek Yolu Film Festivali Finalist
Festival Of Nations Austuria Finalist 2008
Harikalar Diyarı - 2010
Kadıköy Ulusal Kısa Film Yarışması, İkincilik Ödülü 2010
Entrechat - 2012
Massrome Uluslararası Kısa Film Yarışması, Finalist 2012
24. İstanbul Kısa Film Festivali, Ulusal Yarışma Kurmaca Dalı, Yarışma Filmi 2012
2. Fantasturka Türk İşi Fantastik Filmler Festivali, Gösterim 2013
11/05/2014
Hiperrealist Heykeltıraşlar
Gerçeklikle bu kadar örtüşmenin sanat olup olmadığı günümüzde halen tartışıladursun, şimdi de sıra hiperrealist heykeltıraşlarda.
Hiperrealist heykeltıraşlar içinde en ünlüleri olan ve ''yaşayan'' üç duayen. Hiperrealist ressamlardan sonra haydi şimdi de onları ve ''hiper gerçek'' eserlerini tanıyalım:
09/05/2014
Hiperrealist Ressamlar
Bu ressamlar, bir insanı, bir nesneyi ya da bir mağazanın vitrinini birkaç saat içerisinde, her türlü gölge ve ışık yansıması dahilinde, gerçeğinden ayırt edilemeyecek biçimde çizmekte ya da boyamaktadırlar.
28/04/2014
Kürşat Zaman Sanal Karikatür Sergisi
İnsan ve dış dünya arasındaki sonsuz etkileşim sanatçılar üzerine bambaşka yansımaktadır çünkü. Onlar eserlerini; içgüdüleri, duyuları ve zekâlarıyla harmanlanarak tetiklenmiş ve özel yetenekleriyle birleşmiş bir etkileşim sonucu vermektedirler.
Sanatçıların yaşamı bizlerden çok daha yoğun ve derin biçimde duyumsadıkları kesindir. Ve onları bilim adamlarından ayıran tek bir fark vardır:
Yarattıkları eserleri manevi dünyamıza bir ''farkındalık sebebi'' olarak armağan etmeleri. Ruhumuza dokunmaları, duyularımızı harekete geçirmeleri, belki de eksiklerimizi kapatıp yepyeni ufuklara yelken açmamızı sağlamaları.
Kürşat Zaman Karikatür Sergisi'ni ziyaret edip farkındalıklarımızı biraz daha artırmaya ne dersiniz?
09/03/2014
Kıraç: Çık Hayatımdan
Aranjörlüğünü ve prodüktörlüğünü Kıraç'ın yaptığı, davul hariç tüm enstrümanların yine kendisi tarafından çalınmış olduğu bu albümde çok ama çok özel bir parça var.
Albüme adını veren "Çık Hayatımdan" adlı bu parçanın söz ve bestesi de Kıraç'a ait.
Diyebilirim ki; dün gece bir TV programında ilk kez dinlediğim bu parça kadar beni etkileyebilmiş başka bir parça daha olmadı hayatımda. Uzun bir süredir yaşamakta olduğum(uz) tüm duygular dile gelmiş, Kıraç'ın sesi ve notalarında can bulmuş, adeta bir haykırışa dönüşmüştü.
Tarifi mümkünsüz, karmakarışık duygu selleri içinde kalakaldım: Şaşkınlık, coşku, sevinç, hüzün, mutluluk, öfke, umut...
O an hepsi birbirine girdi.
ÇIK HAYATIMDAN
Senin olduğun cennete bile girmem
Kara gördüğüme beyaz diyemem
Ölürüm de sana boyun eğmem
Kara gördüğüme beyaz diyemem
Diyemem, diyemem
Ölürüm de sana boyun eğmem
Çık çık çık hayatımdan
Çık çık çık çık dünyamdan
Yalanlarını dolanlarını al çık hayatımdan
Kıraç, "Dinleyenlerim beni belki bu kadar öfkeli görmediler hiç. Kötülere karşı dünyanın bütün iyi insanlarının daha sert tepkiler vermesini istediğim için böyle bir şarkı yaptım. 'Çık Hayatımdan' şarkısı ile dünyadaki bütün kötü insanlara ve kötülüklere öfkemi dile getiriyorum. Çocuklarımıza bırakacağımız dünya düzeni ile ilgili endişelerimi anlatmaya çalışıyorum. Her şeye rağmen, hepimizin koro halinde 'Hayat güzeldir!' diye haykırmasını diliyorum. Ben bu haykırışın en güçlü seslerinden biri olmaya hazırım," diyor.
Hepimizin koro halinde ''Hayat güzeldir!'' diye haykıracağı,
kötülerden ve kötülüklerden uzak o günlere en kısa zamanda kavuşmamızı diliyorum.
Kıraç'a bu harika parçası için yürekten teşekkür ve sevgilerimle...
06/02/2014
Anila Quayyum Agha: Kesişme
Çağdaş sanatlar içinde yer almış bilindik sanat eserlerinden farklı bir tür olan ''enstalasyon'', diğer adıyla ''yerleştirme'', çevreden bağımsız herhangi bir sanat nesnesi olmadan, yalnızca belirli bir kapalı (ya da açık) mekân için yaratılmış olan, mimarlık ve performans haricinde, görsel sanatlardan da destek alan karma bir sanat tarzı.
Eski yıllarda radikal bir tür olarak nitelenip kabul görmeyen enstalasyon, 20.yüzyılın sonlarından itibaren baskın bir sanat tarzı olarak ilgi çekmeye başlamış.
Günümüz teknolojisiyle birlikte ses, efekt, video, bilgisayar ve internetin de devreye girdiği enstalasyonlara gösterilen söz konusu bu ilgi artarak devam ediyor.
Enstalasyon ile ilgili bu kısa bilgiden sonra, Pakistan'da doğup büyümüş ve üniversite eğitimini Amerika'da tamamlamış ödüllü bir kadın sanatçı olan Anila Quayyum Agha'nın ''Kesişme'' adını verdiği çalışmaya gelelim.
Agha'nın ahşap panellerle oluşturduğu bu enstalasyon görüldüğü gibi aydınlatma-mekân ilişkisi üzerine.
Işığın gölgelerle keşişmesi sonucu duvarlara, taban ve tavana yansıyan görüntüler harikulade gerçekten.
Geometrik bir sunum hedeflenmiş olan enstalasyonda, mekân algısının ''tek bir ışıkla'' sil baştan yaratılmış olması inanılmaz! İslami motiflerin kullanımıyla ortamda keskin köşeleri, sınırları olan kültür ve din kavşakları oluşturulmuş adeta. Hepsinden önemlisi ise, kafes benzeri kapalı bir alana hapsedilen ışığın merak-dışlanmışlık çelişkisiyle iç içe yansımakta olan -kadın imgesini vurgulayan- olağanüstü betimleme...
Kaynak: buradan
08/11/2013
Oyuncu Ali Bahadır Bahar İle Söyleşi
Ama bir de baktım ki konuşma kendiliğinden söyleşiye dönüverdi.
O çok yönlü bir adam...
Hem bir oyuncu hem de yeni çağın genç blog yazarlarından biri.
Babali Yokuşu adlı blogunda ''devrik duygusal'' yazılar dökülüyor kaleminden.
Bu güzel yazıları gece yazdığını, söyleşi sırasında öğrendim.
O nedenle hemen girişte paylaşmak istiyorum:
"Uykunun ve kelimelerin içinde yok oluyorum; yavaş yavaş.
Dibin ötesindeyim. Kalbim yoruldu dünyaya bakmaktan, gözlerim ağrıyor güneşe bakmaktan...
Şimdi sen uyuyorsun ya geçmişin içinde varolmak için, ben gelecekte bi' yerlerdeyim,
belki bi' kuşun kanadında... Bir kayanın üstünde el ele dünyayı izliyoruz.
Kalbimiz metrukluğunu koruyor uykusuz geçen her gecenin ayazında...
Deliler islik çalıyor kayanın yamacında.
Onların ruhu mu tutsak bedenine, yoksa biz mi uzağız ruhlarımızdan?
Seninle elele tutuşurken ruhlarımız ağlıyor içi boşalmıs bedenimizin içine...
aynı rüyanın içinde ağlamak, seni görmek gibi yaşamak..."
Son derece samimi bir yapıya sahip Ali Bahadır. Konudan konuya atlıyor. Bu özelliğiyle Sunay Akın'dan pek bir farkı yok. Hiperaktif bir çocukluk geçirmiş olabileceği de aklıma gelmedi değil :)
Kinestetik birisi olduğundan bahsetti konuşmanın ilk dakikalarında. Aslında iyi mi kötü mü karar veremedim. Bir anlamda ''dokunmatik hastalığı''. İnsanlara ya da nesnelere dokunmadan duyumsayamamak. Sanatçı ruhu taşıyan birine yakışan bir hastalık olduğuna karar veriyor ben de onun peşinden daldan dala atlamaya başlıyorum.
Ali Bahadır Bahar'la konuşurken canınızın asla sıkılmayacağı hemen farkediliyor. Blog yazarlığından öte reklam ve tiyatro oyunculuğu yaptığını, gezmeyi, yalnız kalmamayı, şarkı söylemeyi çok sevdiğini ve hayat boyunca nelerle karşılaştığını anlattı.
Hadi bakalım bu komik ve de nev-i şahsına münhasır adam ile yaptığım söyleşinin sorular kısmına geçelim:
Ali Bahadır Bahar'ı kendi cümleleriyle tanısak biraz?
1980 yılında İzmir'de doğdum. Çocukluğum İzmir Karşıyaka'da geçti. İzmir'de doğanların şanslı olduğuna dair bir şehir efsanesi ile hiç karşılaşmadım. 1990 senesinden beri İstanbul'da yaşıyorum. Farklı sektörlerde, özel kurumlarda uzun yıllarca çalıştım. Çalışmış olduğum kurumlarda tiyatro kulüpleri kurup, oyunlar çıkardım.
Aralık Derneği, Çağdaş Gösteri Sanatları Merkezi (ÇGSM), Beylikdüzü Kültür Sanat Merkezi ve Başkent İletişim Bilimleri Akademisi’nden oyunculuk, diksiyon ve drama eğitimi aldım.
Çağdaş Gösteri Sanatları Merkezi’nin atölyelerine katıldım. ÇGSM'de tanıştığım arkadaşlar ile Tiyatro Tezgâhı'nı kurdum ve Katip Bartlby adlı oyunun yönetmenliğini yaptım. Ayrıca Deniz Erdem'den Eric Morris metod oyunculuk eğitimi aldım. Nurseli İDİZ, Altan ERKEKLİ, Müge ORUÇKAPTAN, Ali İPİN, Uğur DEMİRPEHLİVAN, Ayşe İNCİ, Kerem GÖKÇER, Serdar BİLİŞ ve Müge Wöber gibi tiyatro ve alanında usta olan sanatçılardan eğitim aldım.
Tiyatroya olan bu aşkın nasıl başladığını kısaca özetlemesini istesem?
Sahne tozu ile tanışmam Antakya BU DA Tiyatro Topluluğu'nun Genel Sanat Yönetmenliğini yapan abim Barış Bahar sayesinde oldu. Abim ile beraber sokak tiyatrosu kurduk ve oyunlar sergiledik 1998 yılında amatör olarak başladığım mesleğime profesyonel olarak devam etmekteyim.
Oynamak istediğin bir karakter var mı?
Ya da karakter tercihin genelde nedir?
Oynamak istediğim karakter olmadı, çünkü text gelir ve itiraz etmezsin ve oynarsın ama şimdiye kadar sahnede oynamak istediğim tek karakter; orta yaşta gay bir adam.
Dizi oyunculuğu ile tiyatro arasında ne gibi farklar var sana göre?
Tiyatro'nun gerçekçi ve canlı olduğu yüzyıllardır bilenen bir şey. Yani dizi ya da sinema oyunculuğunda her zaman bir sihir vardır. Klasik ama bu bilinen bir şey. Tiyatroyu izleyen insanları kandıramazsın. TV izleyen kişi bazen Katharsise'ye ulaşabiliyor bu da seyircinin trajedisi oluyor maalesef...
Tiyatro ile ilgili ileriye yönelik düşüncelerin var mı peki?
Elbette var. Bunlardan biri iki katlı bir tiyatro laboratuvarı açıp ücretsiz eğitim vermek.
Türkiye'de hâlâ tiyatroya gitmeyen bir kitle var. Konuya dair düşüncelerin neler?
Aslında şöyle sormak lâzım neden çoğu insan Hamlet'i Ophella'yı Dario Fo'yu sevmiyor. Çünkü sanırım içindeki bastırılmış duyguyu görebileceği tek eğlence yeri sinema ya da evine almış olduğu DVD oynatıcı. Sohbetlerimiz bile artık bir yerden sonra şu hale giriyor ki yaşadığım bir diyalogtur:
-Beni Face'ten eklesene!
-Face kullanmıyorum.
-Aaa! Nasıl kullanmazsın? Hiç sosyal değilsin!
Yani tiyatroya giden ya da kitap okuyan asosyalleşiyor maalesef. Aslında tiyatroyu hıncahınç dolduran bir kitle var. Tiyatronun hiçbir zaman magazinin bir parçası olmadığı gerçeği de. Bununla ilgili böyle bir şehir efsanesi var.
Bu yüzden tiyatro koltuklarını boş bırakmayın. Tiyatro iyidir!
Harika bir mesaj!
Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim Ali. Yolun açık, hak ettiğin tüm başarılar senden yana olsun...
Ve...
Ali Bahadır, üzerinde çalıştığı bir senaryodan bahsedince ısrarla yakasına yapışmalarım sonuç verdi çok şükür:) Girişi bir yazıyla başlattık. Kapanışı da o senaryodan ''Azap'' başlıklı bir pasajla bitiriyorum o halde...
Şimdi acısı git gide çoğullaşan bir sancı duyuyordum böğrümde...
Yaşadığım bu acı, terkettiğim vicdan gibiydi. Azap olunamaz bir gereklilikmiş gibi.
Sherlock Holmes olsaydı katilimi, katil zanlısını bulurdu herhalde (Saçmalıyorum Sherlock Holmes diye biri hiç olmadı ki ).
Devinim yaşıyorum şimdi kendi kendime. İçsel ve yarasal...
Küfürler ediyorum.
İnsan ölmeye yakın küfür eder mi?
Göz ucumla yattığım yerden yavaşça kalkmaya çalışıyorum. Odada kimseler yok. Fakat cansız vitrin mankenlerinin olması korkutuyor beni.
Hangisi benim katilim?
Yavaşça yürüyorum odada. Duvarlara, eşyalara tutuna tutuna ilerlerken Hansel ve Gratel'in ekmek kırıntıları gibi, ardımda kan izleri bırakıyorum.
Aynı yere dönmek, aynı noktada ölmek için mi?
Düşüncelerim parmak izlerime yansıyor. Git gide ağırlaşıyor bedenim.
Kalktığım yere dönemem. Mecalim yok ne yürümeye ne de nefes almaya. Mankenlerin arasında dolaşıyorum; tutuna tutuna.
Yanlış sipariş getiren bir garsonun yüzünün kızarması gibi yüzüm kızarıyor.
Tutunduğum duvarda kendimle karşılaşıyor. Aynada ürperiyorum. Tek canlı benim sanki.
Nefesimi daha idareli kullanmaya, zorlamamaya çalışıyor, yine de sağa sola, vitrin mankenlerine küfür etmeye devam ediyorum,...
Kim ve neden öldürmek, yaralamak ister ki beni? Düşmanım yok. Habersizce düşman mı edindim?
Kapı hızla ve aralıklarla çalmaya devam ediyor. Duvardaki saate bakıyorum. Sanki ölümümü kendi kendime tescil edermiş gibi ölüm saatimi kanımla yere, duvara, mankenlerden birinin sırtına yazacağım.
Saat gece yarısını az biraz geçiyor. Net seçemiyorum ağrımı, sızımı. Tercüme edemiyorum yaramı...
Aklıma en son gelen şey bir mektup. Birden bire nasıl oldu ben de bilmiyorum; ama bu mektupta sanırım kaba taslak şunlar yazıyordu:
"Ben seni yıllardır her gece düşünerek uyuyorum. Beni üzen herkesin başına bir şey geldiği için, sana bir şey olmasın diye dua ederek... Çok şey yaşadık. İyi ve kötü; ama hepsi de seninleydi. Seni sevdiğime hiç pişman olmadım. Ne yaşadıysak hepsi dün gibi aklımda. Yaşadığımız güzel şeyleri hiç bir zaman unutmayacağım. Ben de sana hep güvendim, o kadar çok güvendim ki aldattın! Bense sana sarıldım, ağladım göğsünde. Artık göremiyeceksin beni. Nefesin, ömrün olmayacak.''
Kim yazmıştı bu mektubu ve ben bunu ne zaman okumuştum?
Belirsizlik tarif edilemez bir azap içinde...
04/01/2013
Bir Yıldız Doğuyor: Erhan USLU
Dikkat edersek bu sözün içeriğinde, hangi tür müzik dinlersek bunun gerçekleşeceği ile ilgili bilgi yoktur.
Çünkü sevdiği türün dışında, müziğin her türünü dinleyebilir insan. Yeter ki o türe ait iyi bir örnek çıksın karşısına. Özgün ve nitelikli olsun.
Türü ne olursa olsun iyi kalitede bir müzik gerçekten de insanı ruhunun derinliklerine nüfuz ederek dinlendirir, terapi etkisi yapar.
Hatta bir klasik müzik sever olarak ''Kimi zaman bulutlarda gezdirir,'' desem hiç de abartmış olmam.
Düşünürsek şayet; uygarlığın gelişimi müziğin gelişimi ile paralel ilerlemiştir. Çünkü müziğin insanoğlu üzerindeki ''duygusal yönden besleme ve geliştirme'' etkisi asla yadsınamaz. Dolayısıyla müzikten alınan güç, insanı sürekli daha iyiyi, daha güzeli ve doğru olanı bulmaya yöneltmiştir.
Tüm bu söylediklerimi Alman filozof Schopenhauer tamı tamına ifade etmiş aslında:
''Müziğin özü üzerine uzun zaman düşündükten sonra, artık, bu sanattan zevk duymanın en tatlı haz olduğunu söyleyebilir ve bu hazzı tatmanızı öğütleyebilirim size. İnsanın ruhunu daha dolaysız ve daha derin biçimde etkileyen bir başka sanat yoktur. Çünkü hiçbir sanat, dünyanın gerçek özünü, müzik gibi dolaysız ve derin bir biçimde dile getiremez. Güzel ve yüce melodiler duymak, ruhu yıkamak gibidir; insanı bütün pisliklerden, bütün zavallılıklardan ve bayağılıklardan arındırır.''
Şimdi...
Gelelim esas konumuza...
Üstat Neşet Ertaş'ın şöyle bir sözü vardı:
"Halk müziği ölümsüzdür. Yeter ki yürekten okuyan, yürekten çalan olsun...''
1988 doğumlu Erhan Uslu, sesiyle ve sazıyla hem alaylı hem okullu bir yetenek, bir bağlama virtüözü.
Konya'nın Akşehir ilçesinde öğretmen bir anne-babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Erhan Uslu, ilk ve orta öğrenimini Akşehir'de tamamladıktan sonra 2006 yılında girdiği İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Temel Bilimler Bölümü'nü bitirmiş. Şu an yüksek lisans yapıyor.
Yolun açık, hak ettiğin güzellikler her daim senden yana olsun...
26/06/2012
Karikatürist Kürşat Zaman İle Röportaj
Kürşat Bey hoşgeldiniz.
Merhabalar sevgili Zeugma.
Sizin için ''Ödüle Doymayan Karikatürist'' desek yanlış bir tanımlama yapmış olmayız sanırım. Sevgili eşiniz ve cici kızınızla birlikte Antalya'da yaşadığınızı biliyoruz. Sizi, sizin cümlelerinizle tanıyalım mı biraz?
Her şeyden önce ödüle doymayan değil de; ''karikatür çizmeyi çok çok seven bir karikatürist'' diyelim. Sanırım bu daha doğru bir tanımlama olur kendi adıma.
1974 yılında Antalya'da doğdum. O tarihten beri arada farklı kesitler olsa da, daimi olarak Antalya'da yaşamaktayım.
İlkokul, ortaokul ve liseyi burada tamamladım.
1997 'de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, İç Mimarlık bölümünden mezun oldum.
Birkaç sene İstanbul'da çalıştıktan sonra, doğa aşığı birisi olduğum için, yoğun kent yaşamına daha fazla dayanamayıp kendimi tekrar Antalya'ya attım.
Sonra araya 1,5 yıl komandoluk girdi.
Askerlik dönüşü Antalya'da bir şirkette tasarımcı olarak çalışmaya başladım ve halen o şirkette iş hayatımı sürdürmekteyim. Bu yıl orada 10.yılım olacak.
Hafta içlerinde yoğun bir iş temposu yaşıyorum.
Hafta sonları ise genellikle küçük kızımla ve eşimle vakit geçiriyorum. Evcimen bir yapım var diyebilirim. Zorlanmadıkça evden kolay çıkmayanlardanım :)
Karikatür hayatımı işte bu evden çıkarılamadığım günlerde, evin bodrumundaki atölyemde sürdürüyorum.
Oturup çizmem gerekirken çıkıp gezmek beni rahatsız eder. Sağolsun eşim bu konuya daima özen göstermiş, bana destek olmuştur.
Bunun dışında; halı saha maçlarım, kamp ve zıpkın dalışları ekleniyor bu iki güne.
Ortalama bu düzende yaşıyorum.
Klasik bir soru olacak; ama bence gerekli. Çünkü en başta kendim merak ediyorum.
Karikatüre olan yeteneğinizin keşfedilmesi hangi yaş civarında ve nasıl gerçekleşti?
Bu müthiş yeteneği ilk farkeden kişi kimdi?
Kendimi bildim bileli resim çizerim. Karma resim sergilerinde çok yer almama rağmen, 2002 yılında İstanbul TEKEL Sanat Galerisi'nde ilk kişisel resim sergimi gerçekleştirdim.
O esnada sergiye gelen izleyicilerden, resimlerimin ''karikatür tadında'' olduğu görüşlerini aldım sık sık.
Tam da o günlerde oldukça yaşlı bir beyefendi gelmişti sergi salonuna. Hiçbir şey konuşmadan 1,5 saat tüm resimleri inceledi ve son resimden sonra ''Evladım, sen Kafkasyalı mısın?'' dedi.
Ben de ''Evet, köklerim oraya dayanıyor,'' dedim.
O beyefendi; ''Senin resimlerin tablolaştırılmış çok büyük karikatürler evladım! '' demişti bana.
Sanırım bu yönümü keşfeden ilk insan olarak Doğan Bey'i söyleyebilirim rahatlıkla.
Bahsi açılmışken belirteyim. Yaşlı, oldukça zayıf ve bir kung-fu ustası görünümlü Doğan Bey kemik bilimi uzmanıymış. Göz ve şakak kemiklerimden anladığını söyledi kökenleri. Keşke tekrar karşılaşabilsek.
O'nun da bu vesile ile kulaklarını çınlatmış olduk :)
Kasıtlı biçimde eciş bücüş çizilerek güldürmeyi amaçlayan türün dışındasınız.
Benimsediğiniz tarz; güldürmekten ziyade yaşama dair kalıcı mesajlar veriyor.
Bu türün bir adı var mı?
Evet, yazılı gülmece karikatürden ziyade bu tarzda çizmeyi tercih ediyorum.
Bu tür ''Yazısız Karikatür'' olarak geçiyor genel olarak.
Bu işin gülmece tarafını çok güzel şekilde çizen ustalarımız var zaten. Onlar bu sanatı en güzel şekilde sunuyorlar. Fakat ben biraz yapım gereği olsa gerek; daha üzüntülü olayları, daha hicvedici, daha iç burkan, görmezden geldiğimiz, hüzünlendiren, biraz daha karamsar karikatürler çizmeyi seviyorum. Yani aslında biraz yarayı deşmek de denilebilir buna.
Bu çizimlerde kendimi, akıp giden hayatın bir parçası olduğumu çok daha yoğun hissediyorum.
Karikatürlerimle yaşamın rotasına minimal katkılarda bulunarak, kendimi gezegenimize daha bir ortak hale getirmeyi amaçlıyorum.
İnsan-doğa, insan-hayvan ve insan-insan karşılaşmalarını sıkça işlerim çizimlerimde bu yüzden.
Karikatür üslubunuzla ilgili dünyadan ya da Türkiye'den benimsediğiniz veya etkisinde kaldığınız isimler kimler?
Türkiye'de bir çok usta isim var çocukluğumdan beri ve halen eserlerini zevkle takip ettiğim, ilham aldığım! Biraz politik olacak, ancak isim verip adı o an aklıma gelmeyen diğer ustalarımın hakkını yemiş olmayayım. Bizler Nasreddin Hoca'nın torunlarıyız...
Yurt dışından kendime yakın bulup beğendiğim isimler olarak ise; Mikhail Zlatovski ve Vladimir Kazanevsky'yi gösterebilirim.
29/03/2012
Dur ve Müziği Dinle!
Yaşam içinde fark edemediğimiz daha neler var?
Soğuk bir Ocak sabahı. Saat 7.51
Sıradan giysili bir adam Washington'da bir metro istasyonunun girişinde elinde kemanıyla yerini alır ve 43 dakika boyunca hiç durmaksızın altı adet klasik parça çalar.
Bu süreç içinde çoğu işe yetişme telaşında tam 1097 kişi kemancının önünden geçip gider. Kemancı, çalmaya başladıktan üç dakika sonra ilk kez orta yaşlı bir adam tarafından fark edilir. Adam yavaşlar, ancak birkaç saniye sonra vazgeçip yine hızla yoluna devam eder.
Bir dakika kadar sonra bir kadının yürüyüşüne ara vermeksizin önündeki kaba 1 dolar atarak hızla geçip gitmesiyle kemancı ilk bahşişini alır. Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraksayıp kemanı dinlemeye başlar. Fakat saatine bir göz atıp vazgeçer ve işe geç kalmamak için acele tavırlarla hızla yoluna devam eder.
Kemancıyı en fazla dikkate alan üç yaşlarında bir oğlan çocuğudur.
Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk ısrarla kemancının önünde durur ve dikkatle ona bakar.
Annesi daha hızlı çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan defalarca arkasına dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider.
Bu şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne-babaları tarafından çekiştirilerek uzaklaştırılırlar.
Çaldığı 43 dakika boyunca kemancının önünde çok kısa bir süre duraksayan sadece 6 kişi olmuştur. 20 kişi duraksamadan, yürümeye devam ederek bahşiş atmış ve geçen süreç içinde kemancı 32 dolar toplamıştır.
Mini resital bittiğinde sessizlik hakim olur. Kimse onun durduğunu bile fark etmez. Tek kişi alkışlamaz.
Sonuç: Bir kişi bile onun, elindeki 3,5 milyon dolarlık 1713 yapımı Stradivarius kemanla çalan dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu anlamamıştır. Metroda, yürüyen merdivenle dış kısım arasında şaşırtıcı bir akustik yakalanmış olmasına ve Jashua Bell'in henüz iki gün önce Boston’da verdiği konserin biletleri ortalama 100 dolardan satılmasına rağmen...
Joshua Bell'in performansı bağlamında farkındalık üzerine, düşündürücü ve gerçek bir hikâye...
Bu yazıda geçen olay, Washington Post gazetesinin sosyologlarla işbirliği içinde kurguladığı sosyal bir deneyin algılama, keyif alma ve önceliklerimiz ile ilgili çarpıcı sonucunu yansıtmaktadır.
Dünyanın en iyi kemancısı, dünyanın en iyi kemanıyla, dünyanın en güzel müziğini gözümüzün önünde çalarken bile onu tanıyamıyorsak, yaşam öncelik sıralamalarımızı kesinlikle yeniden sorgulamamız gerek...
Baharın tüm farkındalıklarımızı uyandırması dileğiyle...
(Kaynak)
21/12/2009
Ruhsuzluk Bir Armağan Mı?
Dolayısıyla sanatçıları bilim adamlarından ayıran fark oluşturdukları eserleri manevi dünyamıza armağan etmeleri. Ruhumuzla, tüm duyularımızla doyuma ulaşıp eksiklerimizi kapatmamızı, belki kendi dünyalarına eşlik etmemizi, yeni ufuklara yelken açmamızı sağlamaları...
Hayatımızın çoğu kesiminde sürekli onlarlayız aslında. Filmleri, romanları, şiirleri, yaptıkları resimleri ve müzikleriyle. Zekalarına duyularının ve içgüdülerinin dahil olduğuna ve yaşamı bizlerden çok daha derin algıladıklarına birebir eşlik ediyoruz hayranlık uyandıran eserleri dahilinde...Algılarımız bu esnada onlar kadar güçlü olmasa da, hissedebiliyoruz yine de.
Sanatçının dünyaya bakış açısının çok farklı olduğunu hepimiz biliyorduk. Okuduğum son kitabın Jack London'a ait oluşu ve tüm zamanların en fazla okunan-kazanan yazarı olmasına rağmen 40 yaşında intiharı seçişiydi beni araştırma yapmaya yönelten. Ve sanatçı duyarlılığının bu kadar
yoğun, yaygın ve ürkütücü intihar sonuçlarıyla bitimlendiğini bilmiyordum açıkçası.
Bu sonuçlara ulaşmak sanatçılara ve eserlerine karşı bakış açımı da değiştirdi. Galiba bu onları çok daha iyi anlayabilmek demek. Onların yaşamın sunduğu derin kırılmalar karşısında tek yol olarak ölümü görmeleri, belki de insanca kalabilmek adına aldıkları kararın ardından gitmiş olmaları içimi acıttı...
Sanırım yaşama tamamen direnebilmek adına ruhsuzluk ve cehalet bir armağan...
14/12/2009
Sanatçının Dünyaya Bakış Açısı
Sanatçının dünyaya bakış açısı; ''içgüdü, duygu ve zeka'' dan oluşan bu üçgende onların kendilerine has ifade tarzını, teknik ve üslubu oluşturur. Bu sıralamada zeka(akıl) genellikle üçüncü plandadır. Çünkü sanatçı demek ''Duygusal karmaşalar içinde bir varoluş sergileyen ve mantığı geri plana alıp sezgileriyle hareket eden, duygularıyla düşünen özel bir varlık'' demektir bana göre. Bu noktada şöyle bir örneğe göz atalım isterseniz :
Birkaç ay önce ülkemizde de konser veren dünyaca ünlü piyano dehası Avustralyalı David Helfgott'ı kulisten piyanoya her zaman iki kişi taşıyor. Gördüğü her insana koşup sarılmak isteyen bir şizofren olan Helfgott’ı durduran tek şey piyano çünkü.
12 yıl akıl hastanesinde yatan ve hayatı Geoffrey Rush’a ''En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ı'' nı kazandıran ''Shine'' isimli filme konu olan Helfgott ve kendisi gibi şizofren olan astrolog eşi hayatı sadece, piyano, sevgi ve mutluluk olarak algılıyor. Konserlerinde sürekli yanında bulunmak zorunda olan iki kişinin tek görevi Helfgott sahneye çıkana kadar kollarına girip onu piyanoya götürmek.
Özetlersek şayet; kendi iç dünyası ile kendine göre algıladığı dış dünya sonucunda sezgileri ve hayal gücünü birleştirip eserler vermeye başlayan ve bu özelliği ile sıradan insanlardan farklı kılınmış özel bir insandır''sanatçı''.
Kendi yarattığı dünyasında yaşar. Hayatı çok fazla duyumsar. Oldukça kırılgandır ve yarattığı dünya ile kesişen yozluklar isyan etmesine fazlasıyla yeter.
İnceleyecek olursak; sanatçıların tamamına yakınının hayatı normal insanların anlayamadıkları, karmaşık, düzensiz ve şaşırtıcı bir boyutta yaşadıklarını, aşırı derecede hassas olduklarını göreceğiz. Çevrelerinde yaşayan diğer insanları tatmin eden birçok şeyin onları tatmin edemediğini de. Sanatçı ruhlarıyla duyumsadıkları bu boşluğun yerini dolduracak bir şeyler oluşturmayı denemeleri ve eser vermeleri bu yüzden. Oluşturdukları eserleri çevrelerine benimsetememe kaygısı yaşıyorlar bir yandan. Kimi zaman anlaşılamıyor olmanın kırılganlığı, küskünlüğü ve isyanını. Bütün bunların yarattığı dayanılmaz huzursuzluk ve boşluk hissi üstlerine bir sarmal gibi yapışıyor çoğu zaman.
Kim bilir belki de dünyaca ünlü birçok şair ve yazarın başı çektiği pek çok sanatçı bu yüzden intiharı seçiyor ve yaşamlarına kendi elleriyle son veriyor.
62 yaşındayken hayatın boş olduğuna dair yoğun duygular içine girip av tüfeği ile kendini vurarak yaşamına son veren Nobel ve Pulitzer Ödülü sahibi Ernest Hemingway örneğin.
İngiliz Edebiyatı'nın en önemli kadın yazarı Virginia Woolf 'un ''Yaşamak neden böyle içler acısı? Neden bir uçurumun yanıbaşından geçen daracık bir yol gibi?'' sözü hala zihinlerde. ''Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin. Ve boyun eğmeden, ey ölüm!'' diyerek o da intihar etti.
İntiharı seçen sayısız sanatçıdan sadece iki örnekti onlar. Ya diğer yazarlar, şairler, ressamlar, besteciler, sinema sanatçıları..?
(Devam edecek........)
27/08/2009
''Kızımın Adı Sevgi, Oğlumun Adı Barış''
Hayatımda önemli bir yere sahip olan bir parçadan söz etmek istiyorum bugün.Aşağıda yayınladığım şarkı Lise Felsefe Hocam Ahmet Çuhacı ve Fizik Dersi Hocam, şu an avukatlık yapmakta olan Şehabettin Genç tarafından yapılmıştır.
Her ikisi de okulu bizlere çok sevdirmiş, aydın, sevecen, öğrencileriyle arkadaş olmayı çok iyi başarabilmiş öğretmenlerdendi.
Şehabettin Hocamız branşı Fizik olmasına rağmen koridorlarda elinde sazla gezer, Ahmet Hocamız okulun aylık dergisine küçük şiirler yazardı.
Çuhacı Hocamız'ın gerçek hayatta da kızının adının ''Sevgi'', oğlunun adının ''Barış'' olduğunu duymuştum.
Bir insanın kızının ve oğlunun adlarıyla bir şarkı yapıp kitlelere duyurmuş olması ne hoş bir şeydir, bunu kaç kişi yapabilmiştir?
Ve ben bu parçayı ne zaman dinlesem lise yıllarıma gider, tebessümler içinde hocalarımı hatırlar ve gururlanırım.
Sevgili öğretmenlerime buradan en derin sevgi ve saygılarımı gönderiyor, en sevdiğim sanatçılar arasında yer alan Edip AKBAYRAM tarafından söylenen bu parçayı sizlerin de beğeneceğini umuyorum...
Sevgilim olur
Acının kıyılarına tutunup
Büyütürüm sevgileri
Kızımın adı Sevgi
Oğlumun adı Barış
Ölüm ancak bir kez yakalar beni
İnadına uyanırım her sabah
İnadına kurarım ben saati
Kızımın adı Sevgi
Oğlumun adı Barış
Söz: Ahmet Çuhacı
Müzik: Şehabettin Genç


































