çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03/07/2024

Gelincikten Yapılmış Gelin


Çocukluğumdan hatırlarım. Anneannem bana gelincikten bir gelin yapmıştı. Çok kısa bir sürede; ama şahane bir gelin. Elime alıp hayretle ve hayranlıkla bakakalmıştım. Daha sonrasını hatırlamıyorum. Bir daha da aynı şekilde yapılmış bir gelincik hiç görmedim. Hatta ''Gelincikten yapılmış alelade bir gelincikti belki. Görünce çok şaşırıp çok mutlu olduğum için zihnime şahane bir gelin olarak kazınmış,'' diyerek son kararımı vermiştim. Zaman içinde gelincik çiçeği gördüğüm vakit gelin yapma deneyimlerinde bulunmadım değil. Emin olduğum tek şey duvağın kırmızı olduğuydu. Bir de kırmızı taç yaprakların arkaya doğru döndürüldüğünde duvak olduğu. Bu verilerle ortaya bir türlü güzel bir gelin çıkaramıyordum. Kim bilir, belki gerçekten de çocukluğumdan kalma bir hayaldi gördüğüm.

17/01/2022

Gökkuşağı Yarımdı

Kavurucu sıcaklar biraz mola vermek istemişti o gün. Hava, bir koşu gidip bahar esintileri getirdi kucağında. Ama sonrasında ne yapacağını şaşırdı.
Emir komuta zincirinde bir arıza vardı.

Gök gürledi birazcık...
Açık pencereden hoş bir serinlik doldu içine odanın...
Ardından gelense; sihirli sesiydi yağmur damlalarının...

Balkona koştu hemen...
İkiye bölünmüştü gökyüzü! Yarısı günlük güneşlik; yarısı kapalı ve yağmurlu!

İkinci kez yaşıyordu bunu!
Öğrencilik yıllarındaydı ilki.
Şoförün, şehirler arası yolda otobüsü durduruşunu anımsadı...
-''Bakın bakın! Tam burası işte. Geliş yönümüz yağmurlu, buradan ilerisi güneşli,'' diyerek; tüm yolcuları ortasında durduğumuz o sihirli çizginin arkasını ve önünü seyretmeye çağırışını...

17/12/2021

Gündemle ve Mevsimle Gelenler

Dün bir ara markete gittik. Vakit nakitti artık. 
Evde eksik malzemeler vardı ve en az iki üç misli daha zamlanmasını beklemeye gerek yoktu. 

Markete girişte her iki kasada da kimse yoktu. Reyonlar arasında etiket tomarıyla gezinen kasiyer bayanla peynir-süt ürünlerinin önünde yan yana geldik. Göz ucuyla baktım. 30 TL ile başlayan bir ürünü 33 yapmakla meşguldü. Hadi buna makul diyelim de, o etiket kim bilir kaçıncıya değişmişti ve değişmeye devam edecekti. Belli ki  birinci görevleri etiketlerdi artık. 

Peki ya marketten çıkışta şahit olduğum şey? Gazetelerde ya da haber bültenlerinde sıklıkla gördüğümüz, iç burkan bir sahne yanı başımdaydı bu kez. Omikron varyantının yoğun bulaşıcılığından bahsedilen günlerde zavallı bir kadın konteyneri sopayla karıştırdıktan sonra içine sarkıyor, pazar arabasını dolduruyordu. 

O an şok olup ne yapacağımı şaşırdım. Kadına bir şekilde yardım etmeyi düşünsem de incitirim korkusu ağır bastı. Neyse ki aynı şeyi bir kez daha gördüğüm an ne yapacağımı biliyorum artık. Fotoğrafı ise orta sınıf insanların sadece metropollerde değil, küçük kentlerde de açlık sınırını aştığını göstermek adına çektim ve paylaşmak gerektiğine inandım:(

26/07/2021

Çocukluktan Bir Anı

Yaşadığım kentte ülke çapında isim yapmış bin bir çeşit meyvenin tam da en olgun ve leziz halleriyle tezgâhlarda boy gösterdiği zamanlar. Mis gibi çilekler, sarıdan bordoya uzanan renk renk kirazlar, vişneler, Bayramiç beyazı, nektarin, sulu sulu şeftaliler, boy boy armutlar, elmalar, kayısılar...

Kayısı deyince bir ES vermeli. Meyvelerden en sevdiğim kayısıdır benim. Reçellerden de. ''İflah olmaz bir kayısı hastasıyım'' desem daha doğru olacak. Çocukluğumdan beri anılarımda da hep yerini almıştır. Merak edenler için bir tanesi ŞURADA örneğin.

Dolayısıyla, bayram öncesi Migros'ta satılan Iğdır kayısılarına da kayıtsız kalamayıp kilo kilo almam yetmedi. Reçelini yapmam da sırf bu yüzden. Şekerle aram iyi değil. Ancak, kayısı reçeli olsun da kavanozda öylece dursun, o bile yeter:) Çekirdek içleri de dahil edilmiş, yoğun kıvamda, mis kokulu, nefis...

O nedenle; blogunda bu aralar askerlik anılarını anlatmakta olan değerli arkadaşımız, usta kalem buraneros'tan özenmiş olmalıyım, ben de ilkokul yıllarıma inip bir anımı anlatmak istiyorum bugün.

Efendim, Sevgi yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmeyen, beş yıl aynı sırayı paylaştığım, teneffüslerde bile hiç ayrılmayıp kol kola gezdiğim, sözün özü; en sevdiğim, en samimi sınıf arkadaşım. Annelerimiz de tanışıyor, ama evlerimiz çok yakın değil. Bu arada Sevgi'nin adı Ayşe Karaman diye geçiyor. Göbek adı mı Sevgi idi, neden öyleydi tam bilemiyorum. Eğer bir gün nette adını aratır da bu yazıya ulaşırsan ben buradayım Sevgi:)

15/07/2015

Yusufçuk İle Gelen Çocukluk

Gün akşamın kızıllığına boyanmak üzereyken ve ortalıkta derin bir sessizlik hakimken, balkondan şiddetli bir çıtırtı sesi geldi. Ardından, aralıksız biçimde devam eden ve hiç de yabancısı olmadığım, çok değişik bir ses ortalığı sardı.
Merak edip balkona çıktığımda gördüğüm neydi dersiniz?
Genç irisi(!) bir yusufçuk!
Camla kapatılmış balkonun açık penceresinden muhtemelen bir yere çarparak girmiş ve içeride kalmıştı.
Onu gördüğümde öyle heyecanlandım ki!
Çocukluğuma dair en önemli imgelerden biriydi çünkü.
Tek farkı; benim hatırladığım yusufçuklardan üç-dört misli büyük olmasıydı.
Tanrım! Canlı bir yusufçuk görmeyeli ne kadar uzun yıllar geçmişti...

Parmaklarının ucunda danseden zarif bir balerine benziyordu.
Harika desenlerden oluşmuş dantelimsi kanatları sürekli titreşim halindeydi. İçeride huşu içinde durmaksızın dansediyordu ve pencere açık olmasına rağmen çıkıp gitmeye hiç niyeti yoktu!
Çocukluğum bir mucize gibi çıkagelmiş, üstelik beni o günlere götürmek üzere ''beyaz perdeli'' bir ortamda adeta bir gösteri başlamıştı!

Ne yapmalıydım şimdi? Tıpkı çocukluğumdaki gibi önce usulca ve incitmeden yakalamalıydım onu. Işıltılı güzelliğinin detaylarını bir müddet yakından seyredip sonra da birkaç saniyeliğine yaka iğnesi yapmalı ve salıvermeliydim.
Yakalamak için epey uğraştırdı beni. Parmak uçlarıma aldığımda bir yandan kaçmak için debeleniyor, bir yandan da başparmağımı olanca gücüyle ısırıyordu. Gösterisini bozduğum için kızmış olabilir miydi?☺️

Çocukluğum bir yusufcuğun zarif kanatlarında, onun özel nostaljik müziği eşliğinde çıkagelmişti. Öyleyse şimdi sıra, tıpkı küçük bir kız iken yaptığım gibi onu bir yaka iğnesi olarak tam kalbimin üzerine koymaya, dünyanın en pahalı broşunu takmışcasına mutlu olmaya gelmişti...

İşte tam o an tıpkı yıllar yıllar öncesindeki gibi yine aynı şey gerçekleşti! Yusufçuk bıraktığım yerde yine hiç kıpırdamadan durmaya başlamıştı.
Anladım ki ne içimdeki çocuk ne de yusufçuk hiç değişmemişti...

Benim sevgili yusufçuğumun az önceki sinirli halinden eser yoktu artık.
Işıltılı bir yaka iğnesi olarak üzerimde duruyordu. Ancak, bu pozisyonda fotoğrafımızı çekmem zordu. Öyleyse zorunlu bir yer değişikliği gerekiyordu. Broşumu üzerimden nazik bir şekilde alıp stor perdenin üzerine koymayı denemeliydim. İşte tam da istediğim gibi bu kez orada hiç kıpırdamadan duruyor ve bana cömertçe pozlar veriyordu.

Yusufçuk, çocukluğumu bir beyazperde'nin üzerinde, tıpkı kısa metrajlı bir film gibi, tüm detaylarıyla ve inanılmaz biçimde yeniden yaşatmıştı. Acaba nereden çıkıp gelmişti? Bu bir mucize miydi...?

* * *


EK:
Çocukluğumda gördüğüm yusufçuk tam olarak böyle bir şeydi. Yukarıdaki yusufçuktan
birkaç hafta sonra balkonuma ziyarete geldi 😄😄👍👍💕😖


03/05/2014

Wolfsheim: Dönüş Yok (Kein Zurück)

Wolfsheim çok fazla kişi tarafından bilinmeyen bir grup.
Çünkü ne zaman bahsini geçirsem, adını duymuş olana rastlamışlığım pek nadirdir.
Sanırım ülkemizde yeterli tanıtımı yapılamamış.
Almanya'da 1987'de kurulmuş ve 2004'te dağılmış,
tüm dünyaya ''Synth Pop Dehası'' olarak iz bırakmış bir grup.

Özellikle Kein Zurück (Dönüş Yok) adlı parçaları insanın içine çok derinden işler ve unutulmazlar listenizde hemen yerini alır. Çocukluğa geri dönülemeyişin, hüznün gözyaşlarıdır adeta. Bir klasiktir.

Kim demiş ki ''Almanca kaba bir dildir, şarkılara yakışmaz!'' diye. Bu parçayı dinleyenlerin öncelikle Almancayla ilgili önyargıları yıkılır. Ardından grubun vokali Peter Heppner'in buğulu ve hüzünlü sesinin etkisi altına girilir, sihirli tınılar arasında kaybolunur. Dinledikçe dinleyesi gelir insanın.
Hatta müptelâsı olunur.

''Kein Zurück'' en sevdiğim parçalar arasında en üst sıralardan hiçbir zaman aşağıya inmedi. Bir önceki yazımda çocukluktan bahsettim diye sanırım, bu ara sürekli dinleme isteğiyle doluyum. Vokal ve müzik müthiş. Sözler çok çok duygusal... Bakalım siz de beğenecek misiniz?

KEIN ZURÜCK
Es geht kein Weg zurück.
Weißt du noch, wie's war?
Kinderzeit wunderbar:
Die Welt ist bunt und schön.
Bist du irgendwann begreifst,
Dass nicht jeder Abschied heißt,
Es gibt auch ein Wiedersehen.

Geri dönüşün yolu yok.
Geçmiş nasıldı, bilir misin?
Çocukluk harikaydı:
Dünya rengârenk ve çok güzeldi.
Günün birinde her vedanın
Bir buluşma olmadığını
Anlayana kadar
...


30/04/2014

Çocukluktan Kalan İz

Çocukluk anılarımız özeldir. İçlerinden bazıları öyle yer etmiştir ki zihninize, aynen o günkü haliyle, kendiliğinden çıkıp gelir, bir tiyatro sahnesiymiş gibi adeta, karşınızda sergilenir. Bu sizin elinizde değildir. Zaman tünelinde yolculuk desek, o bile vakit alır. Sanki bir el sizi alır, o sahnenin içine ışınlayıverir.
Yüzünüzde bir tebessüm. Yine yeniden yaşamaktasınızdır o geçmişi.

En azından benim böyle bir anım var.
Olayın kahramanı ise çocukluk arkadaşım Özcan. Ve tabii ki annesi.
Aynı mahallede oturuyorduk. Karşımızdaki binanın alt katına yeni taşınmışlardı.
Annesinin adını da hiç unutmuyorum. Değişik bir adı vardı kadının: ''Havana''
Bugün bile aynı isme rastlamak pek mümkün değil kanımca.
Her neyse. Biz mahallenin çocukları olarak akşam ezanına kadar bir sürü oyun oynar, oradan oraya koşturur, üstümüzü başımızı tozla toprakla kirletmeden, yorgunluktan posamız çıkmadan eve girmezdik. İşte bu Özcan'ın bir huyu vardı. Akşam saatlerine yakın hepimiz gibi onun da karnı acıkır, koşa koşa evlerine gider, on dakikaya kalmaz, elinde kocaman bir ekmek dilimiyle geri dönerdi. Ama öyle sandviç falan değil. Üzeri soslu(!) bir ekmek dilimiyle.
Nasıl bir sostu ki bu? Özcan'ın ekmeğine ne sürüyordu annesi?
İşte ana temamız bu.
Havana Teyze'nin akşam yemeği hazırladığı dakikaları bilen Özcan, eve gidip bir dilim ekmeğin üzerine annesinin yemek yapmak için hazırladığı ('sos' dediğim) alt malzemeden sürdürüyor ve elinde o ekmekle geri dönüyordu. Malzeme; yağda kavrulmuş soğan ve salçaydı.
Sonra o dilimi öyle bir yiyordu ki Özcan. Sanırsınız kıtlıktan çıkmış! Şapırdatarak, koklayarak, ısırdıktan sonra bitmesin dercesine her tarafını inceleyerek. E, tabii ki bizim karnımız da açlıktan zil çalıyor.
O dilimin mis gibi kokusu bize de ulaşır, öyle canımız çekerdi ki.
Ben de anneme ısrar edip aynısından yaptırmıştım; ama evde yedim.
Hem de kaç kez yaptırdım. Çok lezzetliydi doğrusu.
Artık poğaça, kurabiye, tereyağlı ekmek ya da ekmek arası peynir gibi atıştırmalıklar demodeydi.
İllaki Özcan'ın soslu ekmeğinden olacaktı...

Bugün bile aynı şey söz konusu. Ne zaman mutfağa girsem ve yemek için benzer altyapıda, salçalı bir sos hazırlıyorsam buram buram aynı koku gelir. Kaşığın ucuyla bir çay tabağına alır, sonra da bir parça ekmeğin üstüne sürerim.

İşte o ekmeği yerken Özcan belirir gözümün önünde.
Çocukluğumunun, o günlerin tam ortasına düşerim...

13/06/2012

Sadece Bir An Dönsem

Çocukluğumun geçtiği ev bahçeli, müstakil bir evdi. Bahçesi ayrıca bir kapıyla kocaman bir bahçeye daha açılırdı. Burası, vişneyi çok seven annem tarafından abartılarak vişnelik haline getirilmişti.
Ona sorarsan fidanların bir kısmı tutmaz diye bu kadar çok dikmişti. Tek bir fire vermeden tutmuştu ama hepsi.

Yıllar yılı yer gök vişne idi bizim evde. Sadece bizim ev değil, eş-dost, hısım-akraba, komşular dahil herkes vişneye doyardı bütün yaz.

Yaz kış üstelik.

Reçeller, marmelatlar, hatta sulandırılıp içilmek üzere konsantre kıvamda olanından yapılır olmuştu en çok. E, bu kadar abartılan bir durumdan da benim gibi bir ''vişnesevmez'' çıkmıştı ortaya.

Görünce bile başını çevirecek kadar hem de. Ağzıma bile süremiyorum halen...

Ben kayısı seviyordum en çok...
İşte tam da bunu anlatacağım şimdi...

Bu vişneliği çevreleyen duvarlardan biri arka sokaktaki birkaç komşunun bahçesine bitişikti.
O bahçelerden birinde dallarının yarısı bizim bahçeye doğru uzanan öyle güzel bir kayısı ağacı vardı ki,
onu unutmam mümkün değil!

Kayısılar olgunlaşmaya başladığı zaman, yani en lezzetli halleriyle dallarında duramaz olduklarında bizim bahçeye düşüyorlardı. Bu durum tarafımdan keşfedildiği andan itibaren sabah uyandığımda ilk işim koşa koşa o kayısı ağacının altına gitmek olmuştu artık.
Olay mahalline(!) vardığımda en az 15 kayısı düşmüş oluyordu dalların altına. Lezzetini tarif etmem mümkün değil. İyice olgunlaşmış, mis kokulu, tazecik, şekerpare...
Kahvaltı falan edemiyordum sonrasında, tahmin edersiniz.
''Yine mi kayısı yedin!'' diye azarlanmak da cabası...

Nereden mi düştü aklıma bunlar?
Şimdiki kayısılara bir bakıyorum da şekil olarak gayet güzel, albenili.
Peki ya tadı? Kayısıyla uzaktan yakından ilgisi var mı?
Tatsız tuzsuz, lastik gibi, tuhaf...
İki tane zor yiyebiliyor insan.
Çilekler de öyle. Görüntü var, lezzet arama.

Çocukluğumuzdaki günler güzel birer düş gibi hayli gerilerde...
Dünyanın eski hali kalmadı, biliyoruz. Tüm detaylarıyla hem de...
Buna yediğimiz içtiğimiz de dahil oldu artık maalesef...

Yarın sabah uyandığımda çocukluğuma dönmüş bulsam kendimi. Bir anlığına olsa bile yeter...
Sadece o düşü yaşamak için, koşa koşa gitsem yine o dalların altına....

Ne çok isterdim........


Fotoğraf: Scott Suchman



03/09/2011

Boyacı Çocuk


Geceyi tüm karanlığıyla yorgun bedenine çeken çocuk, içindeki çığlıklara inat sabahın ilk ışıklarını yüreğine doldurarak uyanmıştı yine. Hiç yaşayamadığı çocukluğuna, boyacı sandığından ellerine, yüzüne bulaşan karalardan pek farkı olmayan alnındaki yazıya isyanı vardı. Her sabah yılmadan doğan güneş dünyaya yeni bir pencere açarken, belki de bir gün kaderine, el değmemiş umutlarına birileri dokunacaktı, kim bilir?

Ve işte...
''Çocuk İşçiliğine Hayır'' yazan afişler vardı her yerde. Neler oluyordu?
Çok geçmeden protestocu bisikletliler geldiler ve sessiz eylemlerine başladılar.


Eve ekmek götürme derdini unutmuştu çocuk. Fırtına adını verdiği ekmek teknesini ve konserve kutusundan taburesini kapıp onların yanlarında aldı soluğu.

''Varlığını farkedip'' ona da bir şapka ve bayrak verdiler. Bir de tişört...
Hepsinin üzerinde de ''Çocuk İşçiliğine Hayır'' yazıyordu.

Bir şeyler değişecek miydi şimdi hayatında?
Yoksa şairin '' Bütün derinlikler sığ, sözcüklerin hepsi iğreti. Değişen bir şey yok hiç, ölüm hariç. Aynı gökyüzü aynı keder,''dediği gibi miydi yine?

O mahzun gözlerinde dalga dalga dolanan bulutlar içime kötü işledi çocuk. Onların anlamını çözüp kelimelere dökebilmem ne mümkün? Söyle, bir anlığına da olsa mutlu edebildik mi seni o gün? Ama bil ki; sana olan çaresizliğim, o kalabalıkta beni farkedip şapkanı gözlerine indirmen, ''Çek Abla!'' deyişin yüreğime ömrüm boyunca unutamayacağım, silinmez bir iz bıraktı!

02/07/2011

Gökyüzü Olmak


Yıllar sonra bir öğle vakti... Çocukluğumun geçtiği şehirde en güzel anılarımı bıraktığım o sokak...
Ne evlerin yeni çehreleri ne sokağın taş parkelerle döşenmiş son hali değiştirememiş hiçbir şeyi...

Geçmişin nabız sesleri başlıyor dört bir yanımda inceden,
bana karışıyor.
Aynı anda atıyoruz gümbür gümbür,
sızılarla resmedilmiş bir sessizliğin tam ortasında...
Çocukluğumu soluyorum ruhumun en ücra noktalarında...

Usul usul ilerliyorum sonra, nefessiz...
Attığım her adım geçmişi sürüklüyor önümde...
Gökyüzü doluyor içime, büyüyor, büyüyoruz,
doğduğum evin pencerelerinde, kopkoyu bir hüzünle...

Masmavi düş bahçelerinde, bulutlarla birlikte...



(Fotoğrafı tıklayıp büyüttüğünüzde pencerelerde o gökyüzünü ve bulutları göreceksiniz.)



24/04/2011

Küçükken

Küçükken, yani henüz ''yeğen, kuzen, enişte, kayınbirader, baldız, görümce, elti, vb...'' sözcüklerin kimler için kullanıldığını karıştıracak kadar küçükken, teyzem birgün görev edinip karşısına aldı beni:
''Şimdi bak. Ben annenin kardeşiyim. Babanın baldızı oluyorum, senin de teyzen. Baban benim annemin damadı. Benim annem senin anneannen. Semra Teyzen'in kızı senin kuzenin, dayın babanın kayınbiraderi, karısı senin yengen, vs...'' diye devam ediyordu.

Kafamı iyice bulandırmıştı.
''Anladın mı bakalım?''
diye sordu.

''Anladım!''
diye savuşturup kurtulduğumu zannederken sınav yapacağı tutmaz mı?

-Peki. Şimdi baştan... Ben senin neyin oluyorum?
-Baldızım oluyorsun...
-!!??!!

16/02/2009

Derin Sızı

Kendimi yalnız hissettiğim zamanlarda sık sık geçmişe yolculuk yaparım ben.
Tam olarak tarif edemeyeceğim nedeni belirsiz bir duygu beni o günlere sürükler adeta. Zamanın nasıl da acımasızca geçmiş olduğu gelir aklıma.. Doğup büyüdüğüm şehrin buram buram kokuları eşlik eder peşi sıra.

Gözümün önüne gelen imgeler karmakarışıktır. İçinden geçtiğim kesitler, etkileşimler ruhuma sıralanıp benliğime işlemeye başlar ardından. Hiçbirinin sırasını sektirmeden yaşamak isterim. Tek tek ve yeniden.

Sonra derin bir sızı kaplar her yanımı. Gel gitler böler uykularımı...
Masum bir masal gibiydi çocukluğum. Zaman ne kadar da acımasızmış meğer...

* * * * * *

Bu duyguları yine çok yoğun yaşamakta iken küçük bir kız çocuğu ile karşılaştım akşam üzeri.
Kendinden üç yaş kadar küçük erkek kardeşinin elinden tutmuş ürkek adımlarla evine gidiyordu. Üşümüş olduğu her halinden belli oluyordu. Burnu kızarmış, omuzlarını içeriye doğru çekmişti bu yüzden.
Karanlıktan korktuğu da her halinden belliydi. Adımlarını hızlandırmış, kardeşini çekiştirerek geliyordu yolun karşı tarafından.

Aman Allahım! Bu küçük kız ne kadar da bana benziyordu. Çocukluğumdaki resimlerin aynısıydı. Ya elinden sıkı sıkıya tuttuğu kardeşi? Onu sahiplenişi, durup onun atkısını yeniden ve özenle bağlayışı?

İrkildim bir an. Bu ben miydim yoksa? Elinden tuttuğu da kardeşim ?

Evet... Oydu, O!

Titredim! Olduğum yerde kalakalmıştım...

Bu esnada yanıma kadar yaklaşmışlardı. Kalbim heyecanla çarpıyordu...
Karşı karşıya gelmiştik işte... Bir şeyler yapmalıydım!

Küçük kıza ismini sormak geldi hemen aklıma. Adımlarını durdurdu ve söyledi.
Çocukluğumla göz göze gelmiştim...
İnanılmazdı. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu...

Saçlarını okşadım...

Gözlerim kardeşinin gözlerini aradı bu kez. Onun mavi gözlerini...
Gördüm işte, aynısıydı gözleri...

Benden utanıp ablasının arkasına gizlenen bu küçük oğlanı tutup kendime doğru çektim hızla. Gözlerimi sıkıca kapayarak sarıldım ve öptüm onu.
Bir kez daha... Bir kez daha...

Koklayarak öpüyordum. Yıllar öncesinden gelen o tanıdık, o hasret kokan kardeş kokusuyla aynıydı kokusu. Tıpkısıydı...

Zaman durmuş gibiydi. Yaşadıklarım gerçek miydi?



(Görsel: Deviantart by_nush74)