sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15/08/2026

İki Hekim İki Dünya: "Çok Konuşuyoruz" mu Yoksa İnsan mı Unutuyoruz?

Hayat bazen karşımıza öyle zıtlıklar çıkarıyor ki, insan ister istemez durup düşünüyor: Bir mesleği "büyük" yapan şey, sadece duvardaki diplomalar ve teknik beceriler midir, yoksa o mesleğin ruhuna üflenen insani nezaket mi?

İki yıl önce Ankara’da, alanında çok ünlü bir göz hastalıkları profesörüne muayene olmuştum. Tedavinin getirdiği o doğal endişeyi daha odasına girer girmez silip süpüren bir kibarlığı vardı. Muayene bittiğinde, hiç mecburiyeti yokken kendi telefon numarasını uzattı bana. "Gelişmeleri mutlaka bana bildirin, aklınıza bir şey takılırsa da çekinmeden arayın" dedi. Bir profesörün, bir insanın hayatına bu denli incelikle dokunması, bana sadece şifa değil, müthiş bir güven ve değerlilik hissi vermişti gerçekten de.

Bu olaydan bir yıl kadar sonra da yolum bir başka şehirde, özel bir diş hekiminin koltuğuna düştü. Doğal olarak, maddi karşılığını fazlasıyla ödediğiniz özel sektörden, en azından Ankara'daki o insani yaklaşımın ufacık bir kırıntısını beklersiniz değil mi? Ancak diş hekimim ile iletişim sorunu yaşıyorduk. Anlaşılmaz türden bir ulaşılmazlık...

27/07/2020

Dondurulmuş Vişne | Saklama Kapları

Her zaman olduğu gibi, daha birkaç hafta öncesi dallarda fotoğraflarını çekerken ''Vişne yemem, vişne sevmem. En sevdiğim meyveler arasında sondan birincidir'' benzeri cümlelerle hiç de hak etmediği biçimde öyle yüklenmiştim ki, meğer vişne ile imtihan edileceğim günler yaklaşmış.

Diyebilirim ki hayatım boyunca ''zar zor'' yediğim vişnelerin toplamı kadar vişneyi son 1 haftadır yemişimdir. Hem de bayıla bayıla. Artık sevdiğim meyveler listesinde en başta. Rüyamda görsem inanmazdım. Hemen anlatayım. Geçen yıl nereden öğrendim bilmiyorum, siyah üzümü tanelere ayırıp akşamdan dondurucuya atıyor ve ertesi gün çıkarıp sıcaktan bunaldığım anlarda yiyordum. Mükemmel bir lezzet ve keyifti.

Bu yıl tam mevsimiyken dolaba biraz vişne atayım dedim. Bunu yaparken, üzüme yaptığım işlem acaba vişnede nasıl sonuç verir diye merak ettim. Yok böyle bir lezzet! Dondurulmuş üzüm tanelerini silip geçti resmen. Sadece lezzet mi? Bu kadar zahmetsiz biçimde gerçekleşen dört dörtlük bir meyveli dondurma, müthiş bir serinletici. Öyle ki, bir kase bitiyor, bir tane daha. Üçüncüsü için zor frenliyorum kendimi. Ben ve vişne? Şu boğucu sıcaklarda hızır gibi yetişti.

Dondurucuya bir şeyler atma zamanı bezelye ile birlikte başlamıştı. Vişne, erik benzeri meyvelerden sonra yavaştan yavaştan taze fasulye, bamya, dilim domatesler sıraya girecek. Çoktandır değinmek istediğim ve bu yazı için zamanı diye düşündüğüm bir konu var. Saklama kapları ve üzerlerindeki sembollere dikkat edilip edilmediği, o sembollerin anlamlarının ne olduğu konusu. Bloga yazacağım bazı konularda akrabalar ya da arkadaşlar üzerinde ufak bir kamuoyu yoklaması yapıyorum çoğu zaman. İşte bu sembollerle ilgili de bir yazı yazmak gerektiğine inandım.

14/05/2019

Tam Buğday Unuyla Ekşi Mayalı Ekmek

Üç yıl kadar önce sabretmeyi öğreten heyecanlı bir süreç içine girip evde ekşi mayalı ekmek yapmayı öğrenmiştim. Bu, aynı zamanda bir miktar enerji takviyesi demekti. İnsanın kendi elleriyle besleyip büyüttüğü mayayla yaptığı ekmekler öyle güzel oluyordu ki. Mayayı oluştururken sabır gerektiren ilk aşama geçildikten sonra alınan geri dönüşüm muhteşemdi gerçekten de! Ekşi mayalı ekmeklerin pişerken evi sarıp sarmalayan ve tüm gün kaybolmayan kokusu inanılmazdı. Yanı sıra; başarmanın getirdiği mutluluk, sağlıklı beslendiğini bilmenin verdiği huzur, yerken alınan keyif vardı.
Ancak, bir ara ekmek pişirme rutinim sekteye uğrayınca buzdolabında sakladığım maya da değişip özelliğini kaybetti. Ne de olsa o da bir canlıydı. İhmal etmeye gelmediğini yaşatarak öğretti. Neyse efendim, bu yıl Ramazan ayı nedeniyle yeniden ekşi mayalı ekmek yapımına giriştim ve üç yıl öncekinden daha kısa sürede maya elde edip çok daha güzel ekmekler yapabildiğimi gördüm. Bunun da birkaç sebebi var ki burada paylaşmak istedim. Bu arada "Son iki yıldır günde en fazla bir dilim ekmek yiyen biri neden ekmeğini kendi yapar?" sorusu var. Hazır mayalarla yapılmış ekmekler ve "Alzheimer" bağlantısını öğrenmekti bunun birinci sebebi.

Mayam bu kez 5 gün içinde kullanıma hazır hale geldi. Bunun iki nedeni var bence. Birincisi; kavanozu
bezle sarmalayıp ısı muhafazası sağlamak, ikincisi ise en iyi kalite tam buğday unu kullanmak.

Bir de karıştırırken tahta kaşık kullandım ki bu söylediklerimi üç yıl önceki mayamı oluştururken uygulamamıştım ve bekleyiş 10 gün kadar sürmüştü. Bu kez altıncı günün akşamı tam buğdaylı ekşi ekmeğim hazırdı.

Önemli noktalar arasında, ekmeği yoğurduktan sonra mayalanması için en az 16 saat bekletmek var. Bu süreç içersinde hamuru birkaç kez açıp "katlayarak" yoğurmak ve hava kabarcıklarını önlemek gerekiyor.

Görüldüğü üzere dilimlerinde çok büyük boşluklar oluşmayan, son derece leziz ve sağlıklı bir ekmek.
Haftada bir kez yapmak yeterli oluyor ve inanın buna fazlasıyla değiyor.

Yapmaya niyetlenenlere şimdiden kolay gelsin o halde.
Herhangi bir sorunuz olursa itinayla cevaplanır efendim:)

Kalın sağlıcakla


14/01/2019

Evde Şalgam Suyu Yapımı

TV kanallarına konuk edilen doktorların sağlıklı yaşam adına önerdikleri besinlerle yakından ilgilenir, genellikle uygular ve öğrendiklerimi zaman zaman yazı haline getiririm. Son dönem mor renkli sebze ve meyvelerin bağışıklık üzerindeki güçlü etkilerinden sıkça bahsedilir olunca, özellikle de mor gıdaların içeriklerindeki maddelerin kanser hücrelerini belirli oranda yok ettiğini, bu yiyecekleri tüketen kadınların kalp krizi riskinin çok düşük olduğunu, tüm bunların araştırmalarla kanıtlandığını öğrenince konuya yine kayıtsız kalamadım.
Öncelikle mor gıdaları bir hatırlayalım...
Mor havuç, mor lahana, mor karnabahar, patlıcan, mor incir, karadut, böğürtlen, vişne, anjelika eriği, mürdüm eriği, yaban mersini... Mevsim kış idi. Sağlık için sayısız yararları olan mor renkli sebze ve meyvelerin zirvesine oturtulan mor havuç (siyah havuç) ile doktorların antibiyotiksiz bir kış için etkili bir seçenek olarak da önerdiği şalgam suyu yapımına soyunmanın tam zamanıydı.
İtiraf etmeliyim ki, Güney illerimizde kebapların yanında yaygın olarak tüketilen geleneksel şalgam suyunu hayatında iki kez deneyimlemiş biri olarak pek beğendiğim söylenemezdi. İçtiğim ilk şalgam suyu marketlerde hazır şişe içinde satılanlardandı. Asla benim damak tadıma göre değildi. İki yudum aldıktan sonra devamını getirememiştim. İkincisini de bu yıl bir balık restoranında millet ayıla bayıla içiyor diye özenip zar zor bitirebilmiştim. Adana'ya henüz gidemedim; ama ev yapımı olanı kesinlikle bir şans daha vermeyi gerektirir diye düşündüm ve öğrendiğim onca bilgiden sonra evde şalgam suyu yapmaya karar verdim. 😊

29/12/2018

48 Saat Etkili Doğal Deodorant

Kimyasal ürünler sınıfında yer alan, yeni yıl hediye tercihleri arasında tartışmasız başı çeken kozmetikler hakkında, özellikle de ter kokusunu engellemek ve terlemeyi azaltmak üzere kullandığımız parfüm ve deodorantlar ile ilgili birkaç sözüm var bugün. Bu vesileyle yazdan beri kullandığım "mucizevi etkide" doğal bir çözüm yazacağım buraya.

Hepimizin bildiği üzere roll on ve deodorantların içerisinde başta alüminyum, parafen, ftalat, triklosan vb. sayısız zararlı madde bulunuyor. Birçok deodorantın içeriğinde ise CFC adı verilen bir gaz. Bu maddelerin kanserojen olduğu konusunda bilim adamları sık sık uyarılarda bulunuyor. Özellikle alüminyum, meme kanseri vakalarında tetikleyici etkisi kanıtlanmış bir madde. Peki, deodorantlarda kullanılmış klor adlı maddenin ozon tabakasında birikerek delinmeye yol açtığını bilmeyen kaldı mı? Ancak, tüm bunları bilse bile deodorant (ya da roll on) kullanmaya devam edenlerin sayısı hiç de az değil ne yazık. Şu da bir gerçek ki; ürün içeriğini inceleyerek satın almak nereye kadar sağlıklı? "Doğal ürün" adı altında satılanlardan da yüzde yüz emin olamıyor insan. Sözü daha fazla uzatmadan hemen 48 saat etkili, yüzde yüz doğal deodorant tarifine geçiyorum. Malzemelerimiz yalnızca Hindistan cevizi yağı ve karbonat. Bir de minik cam kavanoza ihtiyaç var. Eski tarihli kremlerin cam kavanozlarını yıkayıp kullanmak çok pratik oluyor. Ben öyle yaptım. 😉

16/10/2018

Hünnap İle Gelen Sağlık

Bu yılın ''rekor derecede soğuk'' olacağına dair korkutucu haberler var. Tayfun tehlikesi haberinde olduğu gibi umarım bu öngörüde de yanılıyorlardır.

Beden sağlığını korumayı, kış mevsimine sağlıklı bir şekilde girmeyi kim istemez ki. Hepimiz biliriz ki, bunun yolu öncelikle bağışıklık sistemini etkili bir şekilde güçlendirmekten geçer. Soğuk algınlığı hastalıklarından, antibiyotiklerden, öksürük ve de gripten korunmaktan. İlaçlardan olabildiğince uzak durmayı ilke edinmiş biri olarak bu kez hünnabı deneyimledim ve ''mucizevi'' faydalarını keşfettim.

Ağacını bildiğim, pazarda sürekli gördüğüm bu meyveyle ilgilenmemek ne büyük hataymış meğer!

Abartıyorum gibi görünebilir. Böyle düşünen varsa öncelikle bir araştırma yapın derim.
Asırlardır Çinliler tarafından alternatif tıpta kullanıldığını, turunçgillerin her birinden daha fazla C vitamini içerdiğini, potasyum ve magnezyum deposu olduğunu, bu nedenle öksürüğü ve kas ağrılarını şıp diye kestiğini, kanı toksik maddelerden temizlediğini öğrenin mesela. Ve dahasını. Tam da mevsimiyken öğrendiklerinizi bizzat kendiniz test ederek hünnabın kısa sürede gerçekleşen iyileştirici etkilerini görün.

Ben bu meyveyi zeytingillerden falan sanıyordum; ama değilmiş. Yaprakları dahil, zeytin ve iğde birbirinin
kopyası gibidir hani. Hünnap yapı olarak iğdeye de benziyor; ama yaprakları dekoratif. Bir de,
ceviz büyüklüğünde hünnap olduğunu bu yıl öğrendim. Elmadan daha leziz, çıtır çıtır bir meyve. Hangi şehirde
olursanız olun AVM'lerde bulabilirsiniz bu aylarda. Aktarlarda ise kurutulmuşu oluyor yıl boyu.

12/05/2017

Tatlı Yemeden Duramamak

Tatlı yemenin bağımlılık yaptığını biliriz bilmesine de, ne kadar aklımıza getirmemeye çalışsak tersi olur.
Bir de bakmışız yine duramamışız ve iş işten geçmiştir bile...

Sonra da tüm pişmanlığımızla kızar dururuz kendimize. Ertesi gün yarım saat daha fazla yürüyüş yapıp hatamızı telafi etme benzeri fikirler üretiriz. Oysa ne yaparsak yapalım aldığımız kaloriler eksiye düşmeyecektir.

Siz hiç tatlı sevip de manken fiziğine sahip birini gördünüz mü? Lamı cimi yoktur çünkü. Bu döngüden kurtaramazsanız kendinizi, tatlı yemeden duramaz hale gelmişseniz, biriken kalorilerin zamanla onlarca kiloya dönüşmesi kaçınılmazdır.

Çikolata yerken zevkten dört köşesinizdir. Çünkü beyniniz anında dopamine ve opiates adlı mutluluk verici hormonları salgılamaya başlamıştır. Bağımlılık yapan bu hormonlar daha fazla çikolata yemeniz için dürtüp durmaktadır sizi.

Fransa'da yapılmış bir araştırmada şekerin kokain kadar bağımlılık yaptığının ortaya çıktığını duymuş muydunuz?
Tatlı yemeden duramayanların beyinlerinde tıpkı kokain bağımlılarının beyinlerindekine benzer değişimlerin meydana geldiğini?
Bu bağımlılık, yemeğin üzerine tatlı yemezseniz beyninize ''Doydum!'' sinyali göndermeyen sevgili hormonlarınız sayesinde ortaya çıkmıştır elbette.
Ya da o gün çikolata yememişseniz gece uyuyamama noktasına getirmiştir sizi.
Tatlı yemeden duramayan, çoğu obeziteye yenik düşmüş insan yüzdesi büyük bir hızla artıyor. Başta kanser, kalp ve şeker hastalığı gibi pek çok ölümcül sorun da beraberinde geliyor. O halde şekerden ve tatlılardan uzunca bir süre, hatta sonsuza kadar uzak durup bu bağımlılıktan kurtulmaktan başka çare yok. Tıpkı bir kokainmanın kurtuluşu gibi...

07/05/2016

Chia İle Sağlıklı Yaşam

Antik çağlardan gelen bir mucize olarak nitelenen chia tohumu ile ilgili şurada bir araştırma yazım vardı.
Mayalar ve Aztekler bu tohumu uzun süreli enerji verdiğini farkedip beslenmelerinde temel gıda olarak kullanmışlar.
O zamanki şartlar altında un olarak öğütmüşler, presleyip yağını çıkarmışlar, yiyeceklerine ve içtikleri suya eklemişler. Adını da Maya dilinde ''güç, enerji'' anlamına gelen ''chia'' koymuşlar.

Jelleşme özelliği başta olmak üzere keten tohumuyla benzeşen, ancak öğütülmesi gerekmeyen chia, başta lif olmak üzere omega yağ asitleri, protein, antioksidan dahil pek çok sağlık ögesi barındırıyor.

Biliyorsunuz, çağımızda şeker ya da tuz oranı yüksek işlenmiş gıdalar ve fast food kültürü yüzünden kalp hastalıkları, obezite, diyabet, kanser ve benzeri hastalıklar had safhada ve durum gerçekten vahim.

Dolayısıyla dünya genelinde büyük bir çoğunluk bu durumun bilincine varıp ciddi bir arayış içine girdi. Organik gıdalar
ve üretici pazarları rağbet görmeye başladı. Bu gıdaların en başında da astronotların beslenmesinde kullanılan ve ''süper besin'' olarak tanımlanan kinoa ile chia var. Bu antik tohumlar, özellikle de chia, toplu iğne başı kadar bile değil. Ancak görüntüsündeki detaylara bakar mısınız? Bu kadar küçük bir tohum dış görünümüyle bile mucize bence. İçerdiği besin ögeleri sihirli bir reçete misali üzerine kodlanmış gibi duruyor:) Fotoğrafını çekip baktığınızda şaşırmamak elde değil.


Bu sihirli minik tohumlar her şeyden önce müthiş bir omega 3 kaynağı. Lif açısından zengin, besin değeri ve proteini yüksek, kalorisi düşük. Sözün özü; sağlıklı bir yaşam için bundan daha güçlü, daha doğal bir takviye ve doping olamaz.

Diyet yapanlar, diyabet ve kalp hastalıkları riskinden uzak durmak isteyen, sağlığına dikkat edenler...
En doğal yoldan vücuduna takviye alıp kendini ruhen ve bedenen iyi hissetmek isteyenler...
Siz de bu sihirli minik tohumları beslenme alışkanlığınıza kolayca ilave edip yaşam kalitenizi artırabilirsiniz.

Chia'nın faydalarıyla ilgili uzun araştırmalar sonucu elde edilen ve 9 başlık altında toplanarak
draxe.com' da yayınlanan verilerle bitirelim:


1)Cilt ve yaşlanma, 2)Sindirim sorunları, 3)Kalp sağlığı, 4)Diyabet, 5)Metabolizmayı Güçlendirme ve Enerji,
6)Güçlü Kemikler, 7)Dayanıklılık ve Kilo Verme, 8)Meme ve Rahim Ağzı Kanseri, 9)Diş Sağlığı

Ben mi? Chia ile birkaç hafta önce tanıştım ve çok çok memnunum.
Un, yağ, şeker kısıtlaması içerikli bir diyet eşliğinde chia kullanmaktayım ve
kendimi gerçekten bariz biçimde iyi hissediyorum.

Kesinlikle sizlere de öneriyor, sağlıklı günler diliyorum...



19/01/2016

Kiraz Sapı Çayıyla Gelen Sağlık

Sağlıklı bir yaşam için yeme-içme önerilerini olabildiğince takip eden ve uygulayan biriyim. Ve kış geldiği zaman enfeksiyondan korunmak adına bitki çaylarıyla fazlasıyla haşır neşir olan...
Daha önce birkaç yazıda bahsetmiştim.
Bu çayları hazır paketlerden ziyade elimden geldiğince doğal yollardan hazırlamaya çalışıyorum. Kuşburnu, ıhlamur, kekik, rezene, adaçayı örneğin. Birkaç damla limon ve bal ilavesiyle ilaç niyetine, şifalı, sıcacık ve nefis bir çay çıkıyor ortaya.

Yazın kiraz mevsimi geldiğinde gazetelerde çok faydalı olduğu yazar hani sürekli. ''Kiraz yedikten sonra saplarını atmayın. Daha sonra çay yapmak üzere kurutun,'' şeklinde bilgilere de rastlarız.

İşte ben bu bilgiyi dikkate alıp en az 3 yıldır evde yediğimiz tüm kirazların sapını bir kenara ayırıp kurutuyordum. Öyle ki, tek bir kirazın dahi sapı çöpe gitmedi. Böylece her sezon 1 kiloya yakın kurumuş kiraz sapı elde edip saklıyordum.
Ama bir sorun bakalım, bir kez olsun çay yapıp içtim mi?
Artık görüntüsü cazip olmadığı için mi yoksa gerek duyulduğu zaman kullanılacak fikriyle mi elim bir türlü çay yapmaya gitmiyor, yeni sezon kirazlar çıktığında da hepsini olduğu gibi atıyordum. Sözün özü; hikâyesi bir hayli enteresandı.

Meğer ne kadar yanlış yapıyormuşum. Evet, bugün hayatımda ilk kez kiraz sapı çayı demledim ve az önce içtim!
Lezzetine inanamazsınız. O kara kuru saplardan çıkan aroma bildiğiniz kiraz tadındaydı!
Ve ben buna o kadar şaşırdım ki bloga aktarmaya karar verdim...

Peki, kiraz sapı çayının faydaları nedir?
Bu çay, her şeyden önce kanı temizliyor. Fazla suyun vücuttan atılmasına ve kilo vermeye yardım ediyor. Böbrek taşı oluşumunu önlüyor. Sakinleştirici etkisi var. Detoks etkisi yaparak toksinlerin vücuttan hızlı atılmasını sağlıyor. Susuzluğu geçiriyor. Tansiyon ve kolesterolün düşmesine yardımcı. Karaciğere faydalı. İdrar yolu enfeksiyonlarına iyi geliyor.

Yapılışına gelince: 1 büyük fincan çay elde etmek için 1 yemek kaşığı kurutulmuş kiraz sapı kullanmak gerekiyor. Kaynamış suyu kiraz saplarının bulunduğu fincana döktükten sonra demlenmesi için 5 dakika beklemek yeterli.

Kiraz mevsimi geldiği zaman saplarını biriktirmeye devam o halde. Hem de 1 gramını bile ziyan etmemek koşuluyla...
Sizlere de şiddetle öneriyorum. Sevgiyle...


21/07/2015

Antik Çağlardan Gelen Bir Mucize: Chia

Biliyorsunuz, 2013 yılı Birleşmiş Milletler tarafından ''Kinoa Yılı'' ilan edilmişti. NASA'nın astronotların beslenmesinde kullandığı süper besin kinoadan sonra, 2015 yılında bomba gibi bir antioksidan daha ilgili araştırmalarla birlikte gündeme düştü.
İşte yine sihirli minik tohumlar, işte yine antik çağlardan gelen bir başka mucize: Chia!
Aztek ve Mayaların beslenmelerinde temel gıda olarak kullandıkları chia’nın uzun bir süre enerji ve dayanıklılık verdiği ilk çağlarda fark edilip sihirli bir bitki olarak görülmüş. ''chia'' kelimesinin Maya dilinde ''güç, enerji'' anlamına gelmesi boşuna değil. Chia tohumunda yüksek miktarda protein, Omega-3 yağ asidi ALA (Alfa-linolenic acid), magnezyum ve kalsiyum bulunuyor. Başka bir deyişle; 100 gram chia tohumu 910 gram somon balığındaki ile eşit miktar Omega 3 yağ asidi, muzdan 3 kat daha fazla potasyum, 10 sap brokolideki kadar magnezyum, 2,5 bardak sütteki kadar kalsiyum ve yarım bardak fasulyedeki ile eşit oranda demir içeriyor.

Superfood chiada, zengin içeriğinin yanı sıra yüksek miktarda lif mevcut. Suyla birleştiğinde 10 dk içinde kendi ağırlığını % 80 oranında absorbe ettiğinden çiğ olarak yutulduğunda midede şişerek uzun müddet tok kalmayı sağlıyor. Vücut direncini düşürmeden sağlıklı biçimde kilo vermek isteyenler, gluten tüketimine bağlı çölyak hastaları ve vejetaryenler için ideal...

2007 yılında gerçekleşen ve 3 ay boyunca günde 4 çay kaşığı chia tohumu verilen 20 şeker hastası üzerinde yapılan bir araştırmada, hastaların tümünde büyük tansiyonun 6 birim düşmesi, kan pıhtılaşma oranının %20, iltihaplanma oranının %30 azalması ve omega-3 yağ asitleri oranının %80 artması gibi şaşırtıcı sonuçlar elde edilmiş.
Chia tohumunun tadı olmadığından her tür yemeğin içine eklenebiliyor. Salatalar, içecekler hatta kek ve pudinglere bile ilave ediliyor. Su, inek sütü, Hindistan cevizi ya da badem sütünün içine atılıp karıştırıldığında bir müddet sonra jölemsi bir yapı oluşturan chia’yı bir kase içinde küçük parçalara bölünmüş meyvelerle karıştırdığınızda harika bir puding elde ediyorsunuz.

Ve yine yapılan araştırmalar doğrultusunda chia tohumu yağının E ve C vitamini gibi iki güçlü antioksidan barındırdığı ortaya çıkmış. Yaşlanma, çevresel kirleticiler ve UV ile ilişkili serbest radikal hasarlarına karşı cildi koruduğu saptanmış. Vücuttaki nem seviyesini korumak için destek sağladığı, kolajen ve elastin oluşumunu teşvik edip, sarkma ve torbalanmaları, tahriş, kuruluk ve soyulma gibi pek çok sorunu giderdiği de...


Vücut için en iyi kullanılabilir halinin, her gün yarım çay fincanı suda 1 çorba kaşığı chia'yı bekletip
jelleştirerek alındığında gerçekleştiği söyleniyor (ezilmemiş ve nemli halde).


Chia kullanmak, formülü ilk çağlardan gelen mucizevi bir iksir kullanmak gibi gerçekten...



14/07/2015

TV Reklamlarında Kola Yasağı

İnsan sağlığı için zerre kadar besin değeri taşımayan kolalı ve asitli içeceklerin okullarda yasaklanmasından sonra TV reklamlarından da kalkmış olması ne kadar mutluluk verici. Biraz geç gerçekleşti ama ''Zararın neresinden dönülürse kârdır,'' demişler. ''Ramazan'' demek ''iftar sofralarının baş tacı kola'' reklamı demekti hani? Hani Müslümanlar için dinsel sömürü vaktiydi?
Ramazan’la birlikte gelenek ilk günden devreye giriyor, İslami figürlerle desteklenmiş söz konusu bu reklamlarla insanların bilinçaltına oynanıyordu.
Şöyle yüksekçe bir yerden içi buz dolu bardaklara dökülen, ağır çekimlerle şelaleler gibi akıtılan, çağlayan, buz gibi serinletiyor etkisi verilerek oruçlu insanları hedef alan görüntüler hani nerede? Emperyalizmin ''İslam İle Sömürü'' kampanyası gerçekleşemiyor artık. Kapak getirme yoluyla bedava bardak-tabak vb vermek gibi para ödemeden ürün kazanma geleneği de göze sokulamıyor tabii bir yandan.

Şişede durduğu gibi durmayan fast food eşlikçisi bu tür asitli içeceklerin beyinden üreme organlarına kadar tüm organlarımızı vurduğunu duymayan kaldı mı?

Kolalı içeceklerin içindeki yüksek miktar şekerin beyindeki haz ve iştah merkezlerine ''kokain'' ile eşdeğer etki yapmasının fare deneyleriyle sabitlendiğini, kemiklerden kalsiyum emen hormonun düzeyini artırdığını? Nitekim Amerikan Tabibler Birliği lise çağındaki kızlardaki kemik kırıklarının üç kat artış göstermesinin nedeninin kolalı içecekler olduğunu kanıtlayan bir araştırma yayınlamış. Böbreklerden kalsiyum atılmasını artırdığı, mide mukoza hücre dokusunu bozduğu, diş çürüklerini bariz biçimde artırdığı, kas hastalığına (hipokalemik miyopati) neden olduğu ile ilgili de yayınlanmış raporlar var.
Bir kutu kolanın tam 15 küp şeker içerdiğini, üstelik bu şekerin mısır şurubu bazlı olduğunu da ekleyelim mi?
Kan şekerini hızlı bir şekilde yükselterek, yani insülin hormonunu artırarak tokluk hissi oluşmasını engellediğinden ne kadar yemek yenirse yensin ''beyinsel açlık'' olayının devam ettiğini de...

Kola ve diğer asitli içeceklerin TV reklamlarından kaldırılma yasağında, Coca Cola’nın kazancının büyük kısmını İsrail’e bağışladığı iddiasını hiçbir zaman reddetmemiş olmasının etkisi büyük.
Bu da demek oluyor ki; kolalı içeceklerin yukarıda sadece bir kısmını yazmaya çalıştığım onca zararının hiçbir önemi yokmuş. Böyle bir yasakta en etkili yaptırım gücü, en kalıcı protesto ve boykot siyaset kaynaklıymış.

Not: Görsel için uzun bir zaman evde beklemiş kola kullanılmış, görüntüsü alınıp lavaboya dökülmüştür.

05/11/2014

Bol Lifli, Şifa Deposu Sebze: Alabaş (Kohlrabi)

Farkındalık mı yoksa dikkat etmekle ilgilidir mi desem, belki de bakmak ile görmek arasındaki farkın ta kendisidir. Sürekli gördüğün bir şeydir hani.
Göz aşinalığın vardır; ama ne işe yaradığını bilmez, bir o kadar da önemsemez, ilgilenmezsin.
Son zamanlarda pazarda ya da manav tezgâhlarında sıkça gördüğüm, ancak ''Bir tür turp, hatta GDO’lu turptur,'' diye önemsemediğim o sebzeyle olan ilginç tanışma hikâyem ve sonrasında yaptığım araştırma sonuçlarıdır...

Tezgâhını, son yağmurların bereketiyle yemyeşil olmuş, kocaman, gür yapraklı terelerle, rokalarla, maydanozlarla donatıp minicik, şık bir bahçeye dönüştürmüş olan pazarcı, aralara renk renk turplar, havuçlar, şalgamlar serpiştirmişti. En uç köşeye oval, beyaz bir tabak koymuş, içine de o turplardan birkaç tanesini dilimlemiş, az miktarda şalgam dilimi de ekleyip renk ve desen oluşturmuştu. Pazarcının bile zevklisi ve iş bileni vardı. Tam bu esnada ''Alabaşa geell!!'' diye bağırdı.
'''Hangisi alabaş?'' dedim.
Elindeki ince, uzun bıçağı hemen tabaktaki dilimlerden birine batırdı ve bana doğru uzattı. Ardından, bir dilim de kendi ağzına attı. Aman Tanrım! O ne güzel bir lezzetti. Görüntüsü turpu andırıyordu; ama tadı asla benzemiyordu. Koy önüne tepeleme bir tabak, meyve niyetine anında biterdi.
''Adını duymuştum; ama ilk kez tadıyorum. Çok güzelmiş,'' dedim. ''İkram etmeseydim öyle de kalacaktın, değil mi?'' diye gülümsedi adam. ''Evet, aynen,'' dedim. ''Reklamların önemi yadsınamaz tabii,'' diye küçük bir de şaka ekleyip 1 kg tartmasını söyledim… Ancak o kadar kısa bir sürede tükettik ki keşke daha fazla alsaymışım. Bundan sonrası için sürekli alacağım, evden hiç eksik etmeyeceğim yüzde yüz garantilendi çünkü. Özellikle de internetten araştırıp öğrendiğim şaşırtıcı bilgilerden sonra.

Türkiye’de yeni tanınmaya başlamış olan alabaş, yurt dışında özellikle Almanya’da "kohlrabi" adıyla bilinen ve çok tüketilen bir sebze. Eflatun ve açık yeşil iki rengi bulunan, hem yumrusu hem yaprakları yenen bu mucize sebze ile ilgili öğrendiklerimi hemen sıralamaya başlıyorum:

•Vitamin ve mineral bakımından çok zengin bir sebze olan alabaş, oldukça lifli bir yapıya sahip. Yüksek miktarda A, B1, B2, B3, B6, C vitamininin yanı sıra, kalsiyum, demir, potasyum ve fosfor içeriyor.
•Turpgiller ailesine ait diğer sebzeler olan lahana, brokoli, karnabahar, Brüksel lahanası gibi çok güçlü bir antioksidan. Kansere karşı koruyucu özelliği var. Akciğer ve kalınbağırsak gibi kanser türlerine yakalanma riskini en aza indiriyor.
•Tansiyonu dengede tutuyor, yüksek tansiyona iyi geliyor.
•Sinir sistemi hastalıklarını tedavi edici özelliği var.
•Böbrek taşı, katarakt ve felç oluşumunu azaltıyor. Böbrek ve safra kesesinde oluşan taşların düşmesine yardım ediyor.
•Yüksek oranda demir içerdiği için kansızlığa iyi geliyor.
•Suyu öksürük ve bronşit için 1 numara.
•Nefes darlığı ve astıma iyi geliyor.
•Kalp ve dolaşım hastalıklarına karşı koruyucu.
•Bol lifli ve kalorisi çok düşük olduğu için zayıflamaya yardım ediyor.
•Emzikli kadınların sütünü artırıyor.

Eğer siz de halen tanışmayanlardanız bence en kısa zamanda tanışın ve alabaşı öğünlerinizden eksik etmeyin.
Sevgiyle...

19/08/2014

Pirinç ve Buğdaya Alternatif Mucize: Kinoa (Quinoa)

Kinoa'nın adını duymayan ya da görmeyenlerden biri olabilirsiniz. Konuyla ilgili hatırı sayılır bir çoğunluk var çünkü. Ben de yalnızca iki yıl kadar önce rastladığım bir gazetenin sağlık köşesinden öğrenmiş; ama nedense pek önemsememiştim.
Görüntü olarak cezbedici olmayışının yanı sıra ülkemizde yetişmeyen bir ürün olmasının etkisi büyüktü sanırım. Fazla bilgilendirmeyen ve dikkat çekmeyen kısa bir yazı oluşunun etkisi daha büyük olmalı.

Bugün çaya davetli olduğum bir arkadaşın evinde tanıştım onunla. Bol yeşillikli bir kısırda bulgurun yerine ana madde olarak kullanılmıştı ve çok lezzetliyli doğrusu. Dolayısıyla, çayın yanına nefis bir tat olarak eşlik etmekle kalmadı, muhabbetimizin de ana teması oluverdi. Besin değerinin yüksekliğini, özellikle de glutene alerjisi olan çölyak hastalarının protein ve karbonhidrat ihtiyacını dört dörtlük karşıladığını duyunca bir hayli şaşırdım.
Eve geldiğimde de, günde(mi)me düşüp beni şaşırtan her konuda olduğu gibi çok yönlü bir araştırmanın içine girip öğrendiklerimi yazı yapmaya karar verdim. Şunu söylemeliyim ki; kinoa kelimenin tam anlamıyla bir mucize!
Kesinlikle ve kesinlikle onu daha çok insan tanımalı ve tanıtmalı. Ülkemizdeki üretim-tüketimi en kısa zamanda yaygınlaşmalı. Herkes bu konuda elinden ne geliyorsa yapmalı. En büyük görev de yemek blogu yazarı arkadaşlara düşüyor bana kalırsa. Şimdi, araştırma sonuçlarımı toparlayıp ilgili linklerle birlikte aktarma zamanı:

• Kinoa'dan her yerde ''tahıl'' diye bahsediliyor; ama zannedildiği gibi ne buğdaygillerden ne de tahıl. Baklagillerden de değil. Yenilebilir tohumları hasat edilen, ıspanak ve pancar türü bitkilere benzeyen apayrı bir bitki türü (Bkz).
• Kolestrol içermiyor ve yağ oranı oldukça düşük. Kolay sindirilebildiği için bebekler ve küçük çocuklara rahatlıkla verilebiliyor.
• Diyet yapmak için en ideal besinler arasında ilk sıralarda kinoa yer alıyor. Çünkü içeriğinde bol lif ve et ile eşdeğerde çok güçlü bir bitkisel protein var. Vücudumuz için gerekli bütün aminoasitleri ve sütte mevcut kalsiyumun çok daha iyisini barındırıyor. Filizlendirip tükettiğiniz takdirde protein değeri ettekinden daha yüksek bir hale geliyor.
• Kinoayı çorba, pilav ve dolma dahil, malzemesinde pirinç ve bulgur olan her tür yemekte kullanabilirsiniz. Çünkü lezzet olarak farklılık yaratmıyor. Farklılık yalnızca yiyeceklerinizi besin değeri son derece yüksek, sağlıklı ve güçlü bir hale getirmiş olmanızda.
• Sadece bir fincan pişmiş kinoa yediğinizde A,B,C,D,E ve K vitaminleri dışında vücudunuzun diğer kazandıklarına bakalım:
Protein 8 gram / Diyet lifi 5 gram / Demir 3 miligram
Manganez 1.2 gram / Fosfor 281 miligram / Magnezyum 118 miligram (Bkz.)


Ve 2013 yılı Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından ''Kinoa Yılı'' olarak ilan edilmiş (Bkz). Bolivya Devlet Başkanı Morales, 7000 yıldan fazla bir süredir bu mahsulün bekçileri olan yerli halkın önemli rolünü "Kinoa, And insanlarına atalarından bir hediye!" cümlesiyle vurgulamış. Aynı zamanda değişken iklimlerde gün geçtikçe artan nüfusu beslemek ve gıda yetersizliği olan ülkeler için harika bir alternatif, süper bir besin kaynağı olarak nitelenmiş. Çünkü kinoa etten daha fazla proteine, sütten daha değerli kalsiyuma sahip. Açlıkla mücadele ve sağlıklı beslenme için daha geniş bir stratejiyle tanıtımı yapılmasının teşvik edilmesi karara bağlanmış.

Antik çağda İnkaların en önemli yiyeceği olan kinoanın yetiştirilmesi And Bölgesi ve ötesine uzanıyor. Bolivya, Peru, Ekvador, Şili, Kolombiya ve Arjantin dışında aynı zamanda ABD, İngiltere, İsveç, Danimarka, İtalya, Kenya ve Hindistan'da üretiliyor.

Bizim ülkemizde kinoa yetiştiriciliği henüz yok (EK: 2 ilde deneme üretimi var).
Umarım en kısa zamanda bizde de bu ''mucizevi-antik'' bitkiyi yetiştirme girişiminde bulunurlar. Büyük kentlerdeki alışveriş merkezlerinin bakliyat reyonlarında kilo ile ya da paket halinde ithal kinoa bulabiliyorsunuz.
Bulamayanlar içinse internet yoluyla epeyce sipariş seçeneği mevcut.

Biliyorsunuz, yaşam yolunda sağlam bir şekilde devam edebilmemiz için ruh sağlığımız kadar beden sağlığımıza da önem vermemiz gerekiyor. Zira fazlasıyla ağır bir dönemden geçtik ('Geçtik' derken 'Geçip bitti' değil bu arada).
Ben henüz bu mucize üründen bulup kullanamadım.
Bunu gerçekleştirdiğimde en kısa zamanda yazının altına ek yapacağım.

Kinoa'yı sizlerin de önemsemeniz ve teşvik etmeniz dileğiyle...
Sağlıkla, sevgiyle kalın...

(Görseller Vikipedia'dan alınmıştır.)

11/08/2014

Hızla Yayılan Bir Trend: Foraging

İnsanoğlu kendisinin de bir parçası olduğu doğayla bütünleşmenin çarelerini arıyor. Bana kalırsa, ucu ilk çağlara kadar uzanan ilkel içgüdülerinin etkisiyle özüne dönme çabası içinde.
Öncelikli amaç; olabildiğince kalabalık, gürültülü ve çekilmez hale gelmiş büyük şehirlerden, teknolojiden, insanı strese sokan ağır yaşam şartlarından bir süreliğine de olsa uzaklaşmak.

Ruhsal yönden rahatlamanın en etkili yollarından biri olduğu kesin tabii. İşte sırf bu yüzden dünya genelinde hızla yayılmakta olan bir hobi oluşmuş: Foraging

Türkçeye pek çok karşılığı bulunarak çevrilebilir aslında.
• Yenilebilir yabani besin arama sanatı
• Doğadan, ormandan besin arama, yiyecek toplama sanatı
• Dolaşarak, gezinerek sebze-meyve aramak, erzak bulmak

Orijinalindeki gibi tek kelimeye indirgersek en uygunu ''arayıcılık'' ya da ''toplayıcılık'' olsa gerek. Bu hobiyle iç içe olanlara forager deniyor. Öyleyse onlara da ''arayıcı'' ya da ''toplayıcı'' dersek karşılığını verecektir.

Yenilebilir yabani bitkilerle ilişkileri geliştirmenin hayata büyük bir anlam kattığı keşfedilmiş. Açık havada yürüyüş yapmanın sayısız faydasının yanı sıra, doğayla derin bağlantılar kurmak, her şeyden önce ruh, beden ve zihin sağlığı demek. Dolayısıyla foraging insanın kendisi için yapabileceği en iyi şeylerden biri olarak addediliyor. Üstelik markete gidip içeriği katkı maddesinden geçilmeyen gıdalar almak yerine, bol oksijen çekerek erzak yolculuğuna çıkmak para bile gerektirmediğinden gerçekten inanılmaz ve çok eğlenceli!

Ülkemizdeki arayıcı sayısının epeyce fazla olduğunu düşünüyorum. Özellikle ot çeşitlerine büyük bir aşkla bağlı olan Ege Bölgesi insanlarının. Ancak yaptıkları işin dünya çapında bir trende dönüşmekte olduğundan, konuyla ilgili makaleler yazıldığından, kitaplar basıldığından ve kurslar açıldığından kaçı haberdar acaba?
Açıkçası bu işi ucundan kıyısından yapanlardan biri olarak benim de haberim yoktu bu trendten. Evet, ben de bir forager'mışım da haberim yokmuş:) Ellerim çizikler içinde kalsa ve kanasa bile doğadan böğürtlen ve kuşburnu toplamak, onlardan marmelat yapmak beni hep mutlu etmiştir örneğin.

Çocukluğumu hatırlıyorum da, mahalleden arkadaşlarla bazen küçük birer bıçak ve torba alıp, bahçelerdeki otların arasında çıkan ve ''güneyik'' denen marulumsu bir bitki toplardık. Annelerimiz salata yapardı. Çok lezzetli olurdu. Sonradan öğrendim ki ''hindiba'' bitkisiymiş ve son derece şifalıymış. Yine toprakta kendiliğinden çıkmış kuzukulağı, semizotu, ısırgan ve kayalık yerlerden kekik topladığımız olmuştur epey.
Aslında sayı olarak en çok mantar toplama meraklısı vardır, onları hepimiz biliriz. Ama ben mantarda durum riskli olduğundan ve uzmanlık gerektirdiğinden dünyanın en güzel mantarlarına rastlasam bile uzak durmayı tercih ediyorum.

Yol kenarında kendi kendine büyümüş bir yabani armut (ahlat) veya elma ağacı, ceviz ağacı, dut, erik, incir ağacı görüp de dallarına uzanmayan var mıdır içimizde? Tepesine çıkmak istemeyen?

Ya da günün birinde gittiğiniz bir piknik alanında yediklerinizi eritmek üzere kısa bir yürüyüşe çıktığınızı ve rast geldiğiniz çalılıkların aslında bodur fındık ağaçlarından oluştuğunu düşünün! Taptaze ve dolgun fındıkların o çalıların arasından öbekler halinde size göz kırptığını...

Biraz daha ilerleyip ağaçların altında tablo misali çevrelenmiş mis kokulu dağ çilekleriyle buluştuğunuzu da düşünün.
Sevinçten çıldırmaz mısınız?


Adamlar Kuzey Amerika'da yetişen ''yenilebilir yabani bitki türü'' olarak aralarında yabani soğan, kuşüzümü, yaban mersini, Kudüs enginarı, dulavrat otu, kırmızı yonca, hardal otu, dağ çileği ve güvem benzeri 33 bitki sıralamışlar. Her bitki için hasat zamanından tutun da, nasıl toplanacağına, hangi yöntemlerle pişirileceğine kadar uygulamalı olarak her şeyi öğretiyorlar. Toplananlardan reçel, marmelat, omlet, salata, pizza yapmayı. İçlerinde karahindiba bitkisinden şarap yapımı bile var...

Foraging için en bereketli dönemin 1 Ağustosta başlayıp Kasım ayı sonuna kadar sürdüğünden, yani sonbaharı tamamen kapsayan bir süreç olduğundan bahsediliyor.

Ufak ufak başlamanın ve sağlam bir terapi almanın tam zamanı bence. Ne dersiniz?


Görseller: Pinterest, walkingmountains.org


09/05/2010

Tedavide ''Ayrıcalık'' Hakkı

Anayasanın 10. maddesinde der ki:
''Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.''

Yazıda kullandığım fotoya dikkatle bakın şimdi.
Devlet Hastanesi koridorlarına üçer beşer asılıp gözümüze sokulan bu tabelalardaki ''ÖNCELİĞİ OLANLAR'' listesini iyi okuyun.

Anayasaya göre her devlet hastanesi bir ''devlet organı'' değil midir?
''Eşitlik ilkesine uygun olarak hareket edilmiş'' bir tablo görebildiniz mi orada? Gördükleriniz olsa olsa
''Anayasayı delip çıkmış ve oraya asılmış bir imtiyaz listesi'' dir...

1- İstiklal Madalyası Sahipleri
2- Şehit ve Gazi Yakınları
3- Özürlüler
4- 65 Yaş Üstü
5- Hakim ve Savcılar
6- Sağlık Personeli

Şimdi, ilk dört grubu anlayabiliriz (ki biz onlara zaten normalde sıramızı veriyoruz).
''Şehirlerde kaçar tane hakim ve savcı var?'' diye düşünüp 5. grubu da anlayabiliriz.

Peki ya 6. Grup? ''Sağlık Personeli'' derken kapsadığı geneli bir düşünür müsünüz?
Kamuya ait sağlık işletmelerinde çalışanları getirin aklınıza tek tek. Doktor, hemşire, ebe, eczacı, teknisyen, hastabakıcıdan tutun da döner sermaye ve santral memuruna, ambulans şoförüne, güvenlik görevlisi hatta aşçı, terzi ve imama kadar uzanan çok geniş bir yelpaze bu.

Şurada(Tıklayın lütfen) yazdıklarımdan dolayı yaklaşık iki yıldır gitmediğim Devlet Hastanesi'nde gördüklerim bu kez tam bir şok yaşattı bana. Halledilmesi gerektiğini düşündüğüm korkunç bir haksızlık, bu kez anayasaya aykırı bir şekilde ve göz göre göre resmiyete girmişti.

Evet, bu imtiyazlı uygulamanın ne hak ve adaletle ne de pozitif hukukla alakası vardır. Sağlık Bakanlığı'nın valiliklere gönderdiği bir genelge dışında hiçbir dayanağı yoktur...

Burada söz konusu olan insan sağlığıdır. Başka bir şeye benzemez. Yarına ne olacağımızı hangimiz biliyoruz?

Siz ya da ailenizden biri acil bir sağlık sorunuyla kıvranırken ''ayrıcalıklı olduğu resmileşmiş'' sınırsız sayıda kim bilir kaç sağlık çalışanının gelip elini kolunu sallayarak önünüze geçtiğini ve ondan sonrasını düşünün şimdi lütfen...


----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazımdan yaklaşık 6 ay sonra, 10 Ocak 2011 tarihinde yayımlanan
''Hastane Sırasına Referandum Ayarı''(tıklayın lütfen) 
başlıklı bu haberi okumanızı öneririm.
6 maddeden oluşan yeni öncelik sırasını da.

İşte şimdi bu genelgeye ve sıralamaya hiçbir itirazım yoktur, olamaz...


20/04/2010

Lahana Suyuyla Zayıflamak

Hayatın en önemli gerçeğidir sağlık. Onu kaybedersek yaşamımızda yer almış diğer kavramlar birdenbire nasıl da anlamını yitiriyor.

Geçenlerde babamla telefonla konuşurken lahana kürü ile bir haftada 3 kilo verdiğini duyunca ve bu durum telefonu elinden kapan annem tarafından heyecanla ve hayretler içinde onaylanınca hemen ben de uygulamaya başladım.

Ve ekstra hiçbir şey yapmadan bir haftada 2 kilo verdiğimi gördüm!

Bütün bir kış üzerimizde biriken toksinlerden ve en çok da bilgisayar başında oturmakla oluşan kilolardan kurtulmak için tam zamanı bence. Gelin yaklaşan yaza sağlıklı bir şekilde ve formda girelim.

Bir tencerede kaynattığınız yarım litre suya iyice yıkadığınız 6-7 adet beyaz lahana yaprağını bıçak değdirmeden ve parçalamadan bütün olarak atın. Ocağın altını kısıp on dakika ağzı kapalı olarak hafif ateşte pişirin ve lahana yapraklarını içinden alın...

 Hazırladığımız bu suyu ikiye bölüp sabah ve akşam birer su bardağı içerek bitiriyoruz. 
 Lahana suyumuzu hergün taze olarak hazırlıyoruz. 
 Bu işlemi beş gün bu şekilde tekrarlıyoruz. 
 Üç gün ara veriyoruz. 
 ►Tekrar beş gün devam ediyoruz. Ve bu şekilde toplam on gün süren kürü tamamlıyoruz. 

1- Kış boyunca biriken kiloların gitmesini sağlıyor.
2- Vücutta biriken toksinleri atıyor, kolon kanserini önlüyor.
3- Kan dolaşımını düzenleyip vücudun canlanmasını sağlıyor.
4- Selülitleri yok ediyor.
Son derece doğal ve sağlıklı bu yöntemle inanılmaz bir rahatlama geldiğini ve hızla kilo verdiğinizi göreceksiniz...


* * * *

7 hafta süren ve en az 10 kilo zayıflatan reçete:
4-5 adet beyaz lahana yaprağı yine hiç doğranmadan bir tencerede kaynayan 750 ml suyun içine konulup ağzı kapatılır ve hafif ateşte 7 dk pişirilir. İçinden lahanalar alınıp aşağıdaki şekilde tüketilir:

İLK BEŞ GÜN: Sabah-akşam her gün 1 su bardağı

İKİNCİ HAFTA: Her gün 1 su bardağı

ÜÇÜNCÜ HAFTA: İki günde 1 su bardağı

DÖRDÜNCÜ HAFTA: Üç günde 1 su bardağı

BEŞİNCİ HAFTA: Yedi günde 1 su bardağı

ALTINCI HAFTA: Altıncı hafta içilmeyecek.

YEDİNCİ HAFTA: 1 su bardağı

Not: Zayıflama amaçlı bu kürde de vücuttaki toksinler atılıyor ve kansere karşı koruyucu.

Çarşı-pazarda lahana bitmeden ve gecikmeden başlamanızı öneriyorum.

(Not: Bu reçeteler Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu'na aittir.)
Sağlıcakla kalın...


-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


21.04.2010
Bugün pazarda şahane lahanalar bulup stok yaptım.
Siz de halen bulabilirsiniz :)





06/06/2008

Evde ''Kefir''Yapıyorum ..

Kefir sözcüğünü iki yıl öncesine kadar pek bilen yoktu. 
Çerkezcesi''Kundeps''.
Çok eski yıllardan beri Kafkasya bölgesinde yapılan, bugün Avrupa ve Amerika ülkelerinde ticari maksatla imal edilen süt asidi ve alkol fermantasyonu yardımıyla yapılan köpüklü, koyu kıvamlı (yoğurt kıvamında), hafif ekşimsi bir içecek.
Yapılan araştırmalara göre Kafkas halkının ortalama 100 yıldan fazla, hatta 150 yıl kadar yaşayabildiği ve bunun da kefirle alâkalı olduğu ispatlanmış.

İlk öğrendiğimde sıkı bir araştırmaya girdim.
Maksat uzun yaşamak değil elbette. 

Hani yine de fena olmazdı sağlıklı bir biçimde 100 yıldan daha fazla yaşamak. Ama benim asıl amacım yeterince sorun bulunan dünyada bir de sağlık sorunlarıyla boğuşmamak, yaş ilerledikçe doktor doktor gezmemek..
Kefirin bir sürü hastalığa iyi geldiği kulaktan dolma değil, üniversite hastanelerinin araştırmalarıyla ispatlanmış. Özellikle de kanserle ilgili süper bulgular vermiş.

Deneme mahiyetinde hazır satılan kefirlerden kullandık bir müddet.
İlk etap faydaları olarak, uykusuzluğa ve hazımsızlığa bir numaralı çare olduğunu gördük.
İçersinde bir miktar alkol barındırdığından hafif bir sarhoşluğa benziyor bıraktığı etki. Sırf bu yüzden dini yönden tartışmalara da neden olmuş. Ancak Başbakan Tayyip Erdoğan'ın sürekli kefir içiyor olması bu tartışmaları biraz olsun durdurmuş.

Başta kanser olmak üzere o kadar çok hastalıkla boğuşuyor ki dünya. İçtiğimiz sudan kokladığımız havaya kadar her şey kanserojen. Bu korkuyla ünlüler kendi bahçelerinde organik ürünler yetiştiriyor, ekmeklerini bile kendileri yapıyorlar sağlıklı yaşam adına.
Ee, ben de kendi çapımda yaptığım araştırmalar sonucunda kefiri çok faydalı, hatta mucizevi buldum.
Her akşam evde kendim mayalıyorum artık.
1 litrelik cam kavanoza mayaladığım kefiri 24 saat beklettikten sonra süzüyorum ve 3 kişi paylaşıyoruz. Üç büyük su bardağı yapıyor bu. Taze olunca lezzeti de oldukça güzel. Ayrana benziyor. Süzdükten sonra şişe içersinde çalkalarsak ve hele bir de soğuksa, köpüklü ve enfes bir şey oluyor, tadına doyulmuyor kefirin..
Sıcak yaz günlerinde harareti kesebilen tek içecek olduğunu da okumuştum ayrıca.

Her akşam her akşam biraz zahmetli oluyor.
Ama ben bir nevi ''Hayat İksiri'' içtiğimizi düşünüp hiç dert etmiyorum bu zahmeti...

Kefir ile ilgili 21.02.2012 tarihinde yazdığım ''Gençlik İksiri: Kefir'' başlıklı bir yazım daha var.
Okumak isterseniz tıklayın lütfen.