yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

07/03/2018

Örgü Örmeyi Hobi Edinen Edebiyatçı

Yemek yapmak ve dikiş dikmek kadın işi diye bilinir ya hani.
Hiç düşündünüz mü, ünlü aşçılar ve terziler (modacılar) neden genellikle erkektir? Bence bunun yanıtı eskiden kadınların evden dışarı pek çıkmaması, günümüzdeki gibi sosyal hayatta yer almamasıyla ilgili.
E, o zaman lokantalarda ve terzi dükkanlarında kadınlar çalışamayınca dışarıdaki insanların yeme-içme ve giysi ihtiyaçlarına zorunlu olarak erkekler bakmış, kadınlar bu sektörlere zamanla dahil olmuşlar demek ki.
Yani mantık olarak öyledir.

Peki, işin ''örgü örme'' yanını hiç düşündünüz mü ya da hiç rastladınız mı? Erkekler neden örgü ya da dantel örmez?
Ben yıllar önce bir belgeselde rastlamıştım. Anadolu'daki köylerden birinde erkekler kadınlarla birlikte harıl harıl örgü örüyordu. Televizyona çıktıklarına göre demek ki bu durum ''görülmemiş bir olay'' idi. Ayaklarına kadar gidilip çekim yapılmıştı. Yemek yapan, dikiş diken erkek gayet normaldi de neden örgü ören erkek yadırganıyordu?
Neyse efendim, sadete geleyim hemen.
Bu soruların yanıtını ararken edebiyatçılarımızdan birinin en büyük hobisinin örgü örmek olduğunu öğrendim bugün. Hem de eserlerinde toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri, kadın-erkek ilişkilerini, dinî sorunları işleyen, kurnazların cahilleri kandırdığı çarpık düzenden kurtulmak için akılcı düşünceler geliştirmek gerektiğini savunan ünlü bir edebiyatçımız bu isim: Yalıları, konakları, ahşap evleri, dar sokaklarıyla sürekli İstanbul'u işleyen Hüseyin Rahmi Gürpınar!

Annesini henüz 4 yaşındayken kaybettiği için anneannesi, teyzeleri ve dadılar dahil, kadın dolu bir evde büyüyen Gürpınar, evdeki kadınlardan örgü örmeyi, nakış işlemeyi, yemek pişirmeyi, dahası reçel ve dondurma yapmayı öğreniyor. Hatta, romanlarındaki kadınların iç dünyalarını bu kadar iyi aktarması da çocukluğunda büyüdüğü ortamın etkisi olarak nitelendiriliyor. Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Mürebbiye, Şıpsevdi, İnsanlar Maymun muydu, başta olmak üzere yazdığı sayısız eserle edebiyat tarihimize damgasını vuran Hüseyin Rahmi Gürpınar, ömrünün son yıllarını Heybeliada'daki köşkünde yazarak geçirmiş, romanlarıyla, öyküleriyle, oyunlarıyla en çok eser veren, en çok okunan ve sevilen yazarlardan biri olmuş. Sosyal konuları ele aldığı romanları için ''Eğer evlenmiş olsaydım, 45 romanımdan üçünü bile yazamazdım,'' diyen Gürpınar, fikirlerini yanlış Batılılaşma, ruh hastalıkları, aile içi geçimsizlikler, ahlâk bozuklukları gibi temalarla okuyucuya aktarmıştı.

Çocukluğunda özenti olarak başlayan örgü ve dantel merakı, daha sonraki yaşlarında yalnızlığını gidermek,
sıkıntılarını unutmak için hobiye dönüşür. Ünlü edebiyatçının ömrünün son otuz bir yılını geçirdiği ve
şu anda müze olan Heybeliada’daki köşkü.

22/11/2017

Ernest Hemingway - Flash Kurgu - Mikro Öykü

Ernest Hemingway 1920'lerde, Luchow'da bir grup yazar arkadaşıyla sohbet eşliğinde öğle yemeği yerken yalnızca altı sözcükten oluşan çok kısa bir öykü yazıp insanları hüzünlendirebileceğini iddia eder.

Yazar arkadaşları bunun asla mümkün olamayacağını söyler ve ona inanmazlar. Hemingway bunun üzerine bir bahis başlatır. Arkadaşlarına masanın ortasına 10 dolar koymalarını, eğer yanılıyorsa aynı miktarı kendisinin ödeyeceğini söyler. Şayet haklı çıkarsa, paranın hepsi onun olacaktır.

Hemingway, bir peçetenin üzerine kısa bir süre içinde altı sözcük yazar ve arkadaşlarına uzatır. İddiayı kazanmıştır. Giriş, gelişme ve sonuç içeren öyküsünde kullandığı altı sözcük aynen şöyledir:
''For sale: Baby shoes, never worn.''
''SATILIK: BEBEK AYAKKABILARI. HİÇ GİYİLMEMİŞ.''

Ernest Hemingway'in altı kelimelik bu ünlü öyküsünden yola çıkan Smith Magazine, Kasım 2006'da ''The Six-Word Memoir Project'' adlı bir projeye imza atar. Okurlarına ''Can you tell your life story in six words?'' sorusunu yöneltip yalnızca 6 kelime kullanarak yaşam öykülerini yazmalarını ister. Bu soruya gelen binlerce yanıt projenin temelini oluşturacaktır. Alınan yanıtlar kitap olarak basılır.

Ve böylece The Six-Word Memoir Project, ''bestseller'' olan bu kitap sayesinde dünyaca tanınmış bir proje haline gelir. Proje kapsamında, halen web sayfalarında her gün, yaşam öyküsünü (ilham verici, dokunaklı ya da komik) paylaşan binlerce insan en beğenilenler listesinde yerini almakta ya da dereceye girmektedir.

Okuduğunuz bu yazı, sosyal medyada rastladığım ve ne yalan söyleyeyim ilk görüşte biraz yadırgadığım #mikroöykü tag'i sayesinde oluştu. Olayın aslı İngilizcesi ''flash fiction'' olan yeni bir akımdan kaynaklı. Mikro kurgu, mikro öykü, nano öykü gibi isimler de veriliyor ve bir yetenek olduğu söyleniyor. Bir roman yazarının yazacağı yüzlerce sayfayı, birkaç sayfaya yoğunlaştırıp çoğu dillendirmek. Sıkıştırılmış edebiyat. Az okumak, hayal gücünü çokça çalıştırmak isteyenler için belki... Edindiğim bilgilerin ucunun Ernest Hemingway ve altı kelimelik dokunaklı öyküsüne çıkması ise ayrıca şaşırtıcıydı.


Görseller: Pinterest

25/06/2015

Göktuğ Canbaba: Valizdeki Kedi

Fantastik Edebiyatın önde gelen isimlerinden usta kalem Göktuğ Canbaba’nın geçen yıl yayımlanan Fener Balığının Kayıp Işığı adlı çocuk kitabından sonra şimdi de Valizdeki Kedi adlı kitabı raflarda.

Göktuğ Canbaba’nın her zamanki gibi akıcı bir dille yazmış olduğu ve Doğan Egmont Yayınları tarafından basılmış olan 212 sayfalık kitaptaki çizimler illüstratör Sedat Girgin’e ait.
Galata Kulesi’ ne bakan bir evin üst katında yaşayan ve iki yıl önce ara sokaklardan birinde evin kızı Kıvırcık tarafından bulunan Kiki, ailesini çok seven ve neredeyse bütün gün miskin miskin uyuyan, mutlu bir ev kedisidir.
Sahiplerinin tatil için hazırlık yaptığı, her tarafın eşyalardan darmadağın olduğu bir gün mamasını yiyen ve uyumak için miskin vücuduna uygun yer arayan Kiki, kıyafetlerin üst üste olduğu bir bölmeyi gözüne kestirip kendini diplere doğru ittiğinde bunun bir valiz olduğunu, böylece milyonlarca pati uzağa gidip Paris’te bir havalimanında gözünü açacağını nereden bilebilirdi ki?

Bundan sonrası bir hayli eğlenceli. Dış dünyayı hiç tanımayan, kocaman, siyah bir kedinin patilerinden son anda kurtardığı kırmızı bereli minik fare Toro sayesinde inanılmaz bir maceranın tam ortasına düşen Kiki, yaşadığı heyecanlı günleri atlatıp İstanbul’daki evine dönebilecek, miskin miskin uyuduğu eski günlerine kaldığı yerden devam edebilecek midir?


 Kiki ile beraber okuyucusunu heyecan içinde maceradan maceraya koşturan, ön yargıların nasıl yıkılabildiğini, dostluğun, dayanışmanın önemini ve sevginin o yüce gücünü hissettiren kitap, çocuklar kadar büyükler için de tavsiye ediliyor.

Keyifli okumalar dileğiyle…


12/06/2015

Bronte Kardeşler

19.yüzyılda İngiliz Edebiyatı’nın klasikleri arasına unutulmaz eserler bırakan üç kardeşti onlar. Kısacık ve trajik yaşamları da en az eserleri kadar etkileyici ve unutulmaz türden üç kız kardeş: Charlotte, Emily ve Anne Bronte...

Patrick Bronte adında bir İngiliz papazın kızlarıydılar. İngiltere’nin kuzeybatısında, Thornton’da doğmuş, 1820’de Yorkshire’ın doğusunda, Haworth mezarlığına bakan kasvetli bir eve taşınmışlardı. Haworth, insanın kendini cennete yakın sanacağı bir konumda, oldukça yüksek bir tepenin üzerindeydi.

Bir yıl sonra anneleri öldü. Küçük kilisenin arkasındaki bu evden asla kahkaha sesi duyulmazdı. Hatta evdekilerin yanı başlarındaki mezarlıkta yatan ölüler kadar sessiz oldukları söylenebilirdi. Altı küçük Bronte (beş kız, bir oğlan) böyle bir ortamda büyüdü. Koyu dindar babaları, anneleri ölünce halaları tarafından bakılan çocuklarını haftada yalnızca bir kez görürdü. Onları çalışma odasına çağırıp değişik sorular sorma yoluyla ve sırayla sorguya çekerdi.

Çocuklarının içinde en çok oğlunu severdi. Tüm umudunu da ona bağlamıştı. Branwell’i ailenin dahi çocuğu olarak görürdü. Sorgudan sonra da, artık yanında işi kalmayan çocuklarına kırlarda birazcık dolaşmaları için izin verirdi. Böylesi bir ortamda annesiz büyüyen bu üzgün çocuklar her şeye rağmen yine de mutluydular. Ancak, bu kadarcık mutluluk da fazla sürmeyecek, Azrail en başta henüz küçük birer çocuk olan ablaları Maria ve Elizabeth olmak üzere, bütün kardeşleri birer birer alacaktı.

Charlotte Bronte (1816-1855): Üç kız kardeşin en büyüğü.
En tanınmış eseri olan ve çok sayıda film, televizyon ve müzikal uyarlaması yapılan
''Jane Eyre''de sekiz yaşında gönderildiği okuldaki hayatını canlandırıp izlenimlerini dile getiren Charlotte, bir gün kız kardeşi Emily’nin gizliden yazdığı şiirleri ele geçirip çok beğendiğini söyleyince üç kız kardeş bu olay sayesinde yazdıkları roman ve şiirlerden haberdar olur, her şeyi ortaya döküp birbirlerine okuturlar.

Üç kız kardeşe ait şiir kitabı 1846 yılında yayınlanır. Bu eseri dönemin kadın yazarlara karşı önyargılı tavrından kurtarabilmek ve okur üzerinde daha iyi bir etki bırakması adına kadın olduklarını gizleyip (gerçek isimlerinin baş harflerine sadık kalmak suretiyle) hem erkek hem de kadın ismi olan mahlaslar kullanarak yayımlarlar: Currer Bell, Ellis Bell ve Acton Bell

Charlotte’ın yazdığı Jane Eyre adlı roman, çok kısa zamanda tanınıp beğenilmiş ve ona büyük ün kazandırmış, ancak yaşamında birbiri ardı sıra gelen felaketleri engelleyememiştir.
1848’de iki felaket birden yaşar. Erkek kardeşi Branwell’i ve onun cenazesinde hastalanan kız kardeşi Emily’i kaybeder.
Bir yıl sonra da en küçük kız kardeş Anne ölür...
Charlotte Bronte 1849’da ''Shirley'', 1853’te ''Villette'' adlı kitaplarını yayımlar. 1854’te Rahip A.B. Nicholis ile evlendikten yalnızca birkaç ay sonra, kardeşleri gibi o da gencecik yaşında ölür.

Emily Bronte (1818-1848): Bronte kardeşlerin ortancasıdır. İngiliz Edebiyatının ve tabii ki Dünya Klasiklerinin en ünlüleri arasına, yazdığı tek romanı olan ''Wuthering Heights'' (Uğultulu Tepeler)’i kazandırmış, bu yapıt İngiliz diliyle yazılmış en iyi romanlardan biri olarak nitelenmiştir. Ancak romanının yayımlandığı yıl tüberkülozdan ölmüştür.
Emily, her ne kadar kız kardeşleri Charlotte ve Anne gibi sınırlı bir çerçeveye az sayıda karakter oturtmuş, romanın örgüsünü aşk ve nefret duyguları üzerine kurmuşsa da onun romanında kadın karakterler silik ve de cefakâr değildir. Üstelik ana tema tutkudur.
Bu detaylar Emily'nin kız kardeşlerinden bir hayli farklı olduğunu gösterir.
Ayrıca son derece içine kapanık bir genç kız olan Emily bu romanıyla, hayatı boyunca baba evinden dışarı çıkmamasına ve karşı cinsle bilinen hiçbir ilişki yaşamamasına rağmen, üstelik de gencecik yaşında, aşk, nefret ve intikam duygularını inanılmaz bir derinlikte aktarmayı başarmıştır.

Anne Bronte (1820-1849): Bronte kardeşlerin en küçüğü ve en dindar olanıdır.
1846’da Acton Bell takma adını kullandığı şiir kitabından sonra, 1847’de Viktorya Dönemi İngiltere’sinde yaşadığı mürebbiyelik anılarını ve toplumsal sınıflar arasındaki zorlu yaşamı anlattığı ''Agnes Grey'' isimli romanı yayımlandı.

Entelektüel yoğunluk, duygusal açlık, ahlâki sorumluluk üçgeni arasında kurulmaya çalışan dengenin satırlara döküldüğü roman, yazarın kendi hayatından örneklediği sahnelerle ve kadınlara dair gerçekçi gözlemleriyle romantik bir klasikten çok daha fazlası.

Bu romanını 1848 yılında ''The Tenant of Wildfell Hall'' adındaki romanı izlese de, Anne Bronte ablaları Charlotte ve Emily kadar ilgi görememiştir ne yazık ki... Ve kitabı yayımlandıktan bir yıl sonra, yalnızca yirmi dokuz yaşındayken hayata veda etmiştir.



Görseller: tr.wikipedia.org

12/09/2014

Göktuğ Canbaba: Fener Balığının Kayıp Işığı (Söyleşi)

Türk Fantastik Edebiyatının güçlü kalemi Göktuğ Canbaba'nın, Ozanın Şarkısı, Tılsım-ı Kudret ve İşeyen Atmaca'dan sonra yazmış olduğu dördüncü kitap çocuklar için geldi. Doğan ve Egmont Yayıncılık / Çocuk Kitapları Serisi'nde yerini alan Fener Balığının Kayıp Işığı, Eylül ayı itibariyle raflarda...

Günümüz çocuklarının en büyük eksiklerinden biri için Göktuğ Canbaba'dan taze kan gelmesi benim için sevindirici bir haber oldu elbette. Bildiğimiz gibi; doğar doğmaz bilgisayarın ve teknolojinin tüm imkânlarının sunulduğu bir hayatın içine adım atan, kısa bir sürede internet ve oyun bağımlısı haline gelen çocuklar için okullardaki müfredatlar bile direkt bilgi yükleme üzerine kurulu.

Dolayısıyla; okulun ve teknolojinin yadsınamayacak getirilerinin yanı sıra, insan yaşamından hiç farkettirmeden çekip aldıkları da var ve bunların başında kitap okuma alışkanlığı geliyor ne yazık ki. Her türlü bilgiye kolayca ulaşılabilirliğin teknoloji yoluyla sağlanması, okuma alışkanlığının bir gereksinim değil de vakit kaybı olarak görülmesine neden olacak kadar vahim.

Henüz 8-10 yaşında, her birinin birer Facebook hesabı olan, arkadaşlık kavramının birbirleriyle mesajlaşarak vakit geçirmek olduğunu zanneden ya da kapalı bir odada bilgisayar oyunlarının heyecanına kapılarak saatler harcamayı en büyük eğlence sayan çocuklar hızla çoğalırken, kendini ifade edemeyen, hayal güçleri sığ, kelime hazineleri yetersiz, yaratıcılıktan ve sorun çözmekten uzak, duygusuz bireyler yetişiyor. Ve okumanın önemi işte bu yüzden birinci neden olarak ortaya çıkıyor.

Kitabı okuyan bir eğitimci olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki; Fener Balığının Kayıp Işığı, hayata dair son derece önemli mesajlar veren, üstelik bunu çocuğun gözüne sokmadan, kendi algısıyla yakalayabileceği türden vermeyi başarmış harika bir kurgulama.
Loppi ve birlikte okyanus sirkinin peşine düştüğü arkadaşı Poli ile çıkılan hem çok eğlenceli hem anlam yüklü bir serüven bu. Gezmenin ve keşfetmenin derinliğinden tutun da, dostluk, kendine güven, çevreye saygı, tektipleşmeye karşılık farklılıkların güzelliği gibi nice kavram ince mesajlar halinde ve yerli yerinde. En çok da kudretli deniz ejderleri, hapishane balığı Norro ve gaddar yengece karşı verilen mücadelede işlenmiş olan ''boyun eğmemek ve özgürlük için savaşma tutkusu'' hayran olunası.


Göktuğ, izninle öncelikli sorum genel anlamda olacak.
İlk kitabın olan Ozanın Şarkısı yüksek fantezi, Tılsım-ı Kudret şehir fantazyası, İşeyen Atmaca ise yeraltı edebiyatı türündeydi. Türler arasında benzerlikler olsa da son derece ilginç bir durum bu. Ve bir o kadar da başarılısın. Ortaya çıkan bu skalayı nasıl değerlendiriyorsun?
Yazmak istediğim türlerde örnekler veriyorum. Bir kısıtlamam ya da bir çekincem yok. Yazabileceğime inandığım tarzlarda karalamak hoşuma gidiyor. Yazarken hiçbir zaman olamayacağım kadar özgürüm. Bunlar tabii ki aynı zamanda okumaktan çok keyif aldığım edebiyat türleri. Yeraltı, çocuk ya da fantezi edebiyatı...

Şimdi gelelim Küçük Fener Balığı'na. Öncelikle; çocukların dünyasına armağan ettiğin bu ışıl ışıl kitap için seni kutluyor ve bu armağanı bir anlamda kamu hizmeti olarak gördüğüm için teşekkürlerimi de ekliyorum.
Sevimli fener balığın Loppi, yüzünün önünde gerçekten de bir fener bulunan ve denizin karanlıklarında, bu fenerden yayılan ışıkla minik balıklar avlayan Lophiidae familyasından bir tür. Bunun son derece yaratıcı bir fikir olduğunu söylemeliyim. Böyle bir karakter oluşturmak nereden aklına geldi?

Yazacağım romanlar, öyküler bir anda geliyor aklıma ve sonra hızlı bir şekilde tasarlanıyorlar. Bir cümleden oluşuyorlar önce; ışığını kaybeden fener balığı gibi. Bir çocuk romanı yazmanın nasıl bir şey olacağını düşünüyordum o ara. Sonra birçok çocuk romanı okudum. En önemli adımlardan birinin etkileyici başlık olduğunu gördüm. Işığını kaybeden fener balığı başlığı bana hem dramatik hem de içinde bol bol aydınlanma teması işleyeceğim bir konu gibi gözüktü. Sonra tasarlamaya başladım. Loppi ve diğer tüm karakterler kendi içinde öyküleri olan kahramanlar. Hepsinin bir hikayesi var ve bu romanın kurgusunu geliştirmemde, olayları eğlenceli bir şekilde birbirine bağlamamda bana yardımcı oldu.


Çoklu zekâ kavramına sahip Osmanlı padişahlarının bu özelliklerinin küçük yaşlarından itibaren yalnızca kitap okuma alışkanlıkları sayesinde geliştiğini, pratik zekâları sayesinde zaferden zafere koştuklarını biliyoruz. Tek başına bu örnek bile kitap okumanın önemini yeterince kanıtlıyor. Sence okuma alışkanlığı kazanmış bir çocuk aynı zamanda neler kazanmıştır?
Okuma alışkanlığı kazanmak bir şekilde nasıl yaşayacağını hatta nasıl hayatta kalacağını öğretiyor insana. Pratik düşünme yeteneği kazanarak hayatla mücadele etmeyi kolaylaştırıyor kesinlikle. Nasıl konuşacağını, ne şekilde düşüneceğini öğretiyor. Bu bir serüven; aynı yaşam gibi. Okumak size daha önce gitmediğiniz yerlerin kapılarını açabilir, olmak istediğiniz ya da nefret ettiğiniz karakterlerin kimliğine sokabilir sizi. Kısacası birçok kişi gibi düşünüp, yalnız başına yol alan bir gezgin gibi maceralara atılabilirsiniz. Küçük yaşta bunları keşfeden çocuklar okuma alışkanlığı olmayan birçok yetişkinden çok daha bilge davranışlar sergileyebiliyorlar. İçlerindeki keşfetme duygusunu ve hayal kurma gücünü asla yitirmiyorlar. En önemli şeylerden biri bu; hayatının son anına kadar hayal kurmayı başarabilmek.

Sahip olduğun uçsuz bucaksız hayal gücünü, yalın ve özgür bir tarzla kullandığın edebi dilini, gerek sıkı bir takipçisi olduğum blogundan gerekse okuduğum kitaplarından biliyorum. Bu nedenle; küçüklüğünü düşünecek olduğumda gözümün önüne tam bir ''kitap kurdu'' ufaklık geliyor. Yanılıyor muyum?
Aslında tam bir kitap kurdu sayılmazdım. Daha çok derslerde sıkılan ve bol bol hayal kuran bir tembel olarak başladım öğrenim hayatıma. Daha sonra ilkokul hocam Ülkü Sur sayesinde okumanın büyüsüne kapıldım. Küçük küçük hikayeler yazmaya hatta onları babaanneme ciltlettirmeye başladım. :) Kendi kendime yazıp aile üyelerine baskıya aldırıyordum :) Sonrası zaten bol bol okuma ve yazma seanslarına dönüştü ve öyle ilerledi.

Peki, çocukluğunda okuduğun kitapların kahramanları içinde seni en çok etkisi altına almış olan hangisi?
Phileas Fogg'tan çok etkilendiğimi hatırlıyorum çocukken. O zamanda da hep farklı yerler görmek maceralara atılmak isterdim. Phileas bunların hepsini temsil ediyordu, o zamanı düşündüğümde. Jules Verne ile tanıştığımda kesinlikle dünyam tamamen değişti.

Tanıdığım Göktuğ çok renkli bir iç dünyaya sahip, son derece sevecen bir insan. Merak edip yakın çevrende yaşayan çocukların iç dünyalarını yoklamaya yönelik muhabbetlere girdiğin oluyor mu? Bu yoklamalardan verim alabiliyor musun? :)
Ne yazık ki yakın çevremde çok fazla çocuk yok. Yeni yeni gelmeye başladılar diyebilirim :) Bunun ileride yazacağım çocuk romanları için çok faydalı olacağına şüphem yok. Yakın zamanda okullarda çocuklarla söyleşilere, çeşitli etkinliklere katılacağım. Bunların çok eğlenceli geçeceğini düşünüyorum. Hem benim hem de çocuklar için çok faydalı olacağına inanıyorum.
Yapmış olduğun işin ''en iyisini'' yaptığının kanıtlarından biri de sahibi olduğun En Mutlu Günüm Photograpy'nin ISWP'ye kabul edilen ilk Türk fotoğraf stüdyosu olması. Başarıya götüren yolda benimsediğin ilkeler olmalı mutlaka. Bunun için nasıl bir program uyguluyorsun?
Yazarlıkta da fotoğraf sanatçılığında da sistemli bir çalışma izliyorum. Yurtdışındaki yenilikleri takip ediyorum. Çok başarılı fotoğraf sanatçıları var. Onların işlerini görmek insanın zihnini açıyor. Bununla birlikte yazarlık ve fotoğrafçılık sadece yazmak ve fotoğraflamak değil elbette. Bir sanatçının iyi ürünler verebilmesi için, bol bol film izlemesi, sergilere katılması vs kısacası dünyadan ne alabiliyorsa alması gerekiyor. EnMutluGünümPhotography olarak Selin de ben de iyi film takipçileriyizdir mesela. Belli bir vizyonun oluşabilmesi, iyi kareler çıkabilmesi için ne varsa alıyoruz, araştırıyoruz.

''Hayal kurmak özgürleştirir!'' mottosuna sahip FABİSAD'ın kurucu üyelerindensin aynı zamanda. Çalışmalar nasıl gidiyor? Vakit ayırabiliyor musun?
Geçtiğimiz aylarda GİO ödüllerini gerçekleştirdik. Çok güzel bir akşamdı. FABİSAD kurulduğu günden beri hızla ilerliyor, paneller, söyleşiler, imza günleri vs ile türü anlatmaya devam ediyor. Son dönemde onlar kadar ilgilenemesem de, elimden geldiğince arkadaşlara yardımcı olmaya çalışıyorum.

Kitabı ithaf ettiğin iki şanslı balığa gelelim mi şimdi?
Biri yeni yüzgeçlemeye başlamış minik Deniz, diğeri ise her zaman fener balığın kalacak olan Biki'n.
Haydi, gerisini senden dinleyelim o zaman...

Birkaç ay önce hayatımın en önemli olaylarından biri gerçekleşti. Ablamın doğumuyla Deniz'e kavuştuk ve dayı ünvanını aldım :)) Yeni yeni yüzgeçlemeye başlayan Deniz için anlamlı bir hediye oldu. Biraz daha büyüdüğünde Loppi'nin maceralarını zevkle okuyacağına eminim.
Biki ise hayatıma 2 sene önce girdi ve bir anlamda hayatımı değiştirdi. Sevgilim ve aynı zamanda en iyi arkadaşım. Romanı yazdığımda ilk okuyanlardan oldu ve romanla arasında kimsenin anlayamayacağı bir bağ oluştu. Loppi ile çok iyi anlaştılar :)

Değerli vaktini ayırıp sorularımı büyük bir sabırla yanıtladığın ve blogumu onurlandırdığın için çok teşekkür ederim Göktuğ. Yazın dünyamızın sana çok ihtiyacı var.
Yolun açık, başarıların daim olsun ve kalemin hiç durmasın lütfen!

Ben teşekkür ederim. Tılsım-ı Kudret'ten sonra buralara tekrar gelmek benim için de çok keyifliydi. Çok çok teşekkürler...


24/08/2014

SAKLI KENT

Yalnızlıkta kaldığın bir gece yarısı telefonla beni aramıştın. Bense bitiremediğim bir şiirime birkaç dize eklemek için eski daktilomun başına yeni geçmiştim.
Hiçbir şey olmamış ve araya bunca zaman girmemiş gibi kaldığımız yerden devam etmiştik. Görkemli semtlerdeki zenginlerin evlerinden, hemen yanı başındaki kırık dökük gecekondu evlerinden konuşup, insanların kendilerini yalnızlaştırıp, paraya nasıl köleleşerek yenik düştüklerini ve artan mutsuzluklarıyla sürekli kendilerini yitirişlerini, gerçek hayattan kopuşlarını konuşmuştuk uzunca süre.

Söz nasıl dolaşıp gelmişti hatırlamıyorum. ''Denizciler hiçbir yerde kalıcı olmaz,'' demiştin sesin hafifçe titreyerek. Önce susmuş, devamını beklemiştim. Hissetmiştim sonra: Yalnız hayatlarımızı birbirimize emanet edip bitik bir gecenin sonunda, severek, suçlu bir şekilde ayrıldığımız o yorgun sabaha dokunmuştun inceden. Hemen anlamıştım seni.
Telefonu kapatmadan önce acı acı gülerek, ''Sonradan denizci olunmaz, doğuştan bahriyeli doğulur,'' diyerek, bir zamanlar sana söylediklerimi yinelemiştin. Bunca uzun konuşmanın bir anlamı yokmuş gibi yine eksik ve yarım kalmıştı cümleler... Ne zaman gerçekleşeceğini bilmeden, yine aylar sonra gizli bir ittifakla randevulaşıp burukça vedalaşmıştık.
Günler, aylar geçti. Daha önce olduğu gibi, bu gece yine elim birkaç kez telefona gitti. Tuşlara bastım defalarca. Her seferinde yarım kaldı. Arayamadım. Arayabilsem bir anlamı olacak mıydı? Ne konuşursak konuşalım aynı iç sızısı, yine aynı eksik özlem duygusu içimize dolacaktı. Yapamadım, arayamadım seni.

Düşünüyorum şimdi, telefon çalsa, sen arasaydın yine mesela; Saklı Kent'in bulunduğu bu şehirde hâlâ saklanır mıydım ya da ortaya çıkıp açar mıydım telefonu? Oysa sonuna kadar gidip konuşacak o kadar çok şey vardı ki aramızda. Daha önce hiç vaktimiz olmadığını sorgulamıyor, aklımdan geçiriyorum sadece. Herkes birbirinden bir şeyler alıp götürürken birbirimize bir şeyler vermeye, geç de olsa uzlaşmaya hazır olabilir miydik? Belki de...

Şimdi, o günlerin hatırına şarap kadehini şerefine kaldırdığım bir fotoğraf duruyor önümde. Ortasından biraz yırtık, az solgun... Şimdilerde maviliklerde aradığım gerçekleri, bütün güzellikleri siyah beyaz renklerde görüyorum. Yargılamadan bakıyorum. Çaresi yok, seyretmekle yetiniyorum.

Bütün bunların geceleri gökyüzü karanlığından Ay'la yansıyan bir kurgu oyunu olduğunu ve rüya kadar kısa bir aşk filminin sonunu getiremeyen kötü bir senarist olduğumu düşünüyorum. Bilmiyorum aynı filmi kaçıncı kurgulayışım, bilmiyorum aynı yenilgiyi kaçıncı yaşayışım...

Son gece, o ürkek, yalnız şehri ve insanlarını sana emanet edip giderken ''Saklı Kent''e selam göndermiştin. Oysa sen de biliyordun, hiçbir şey eskisi gibi değildi... Birlikte yaşadığımız güneşli günlerin hatırına koca taşların çatlamış karanlık derinliğinde çiçekler filizlenmiyordu artık.

Bu şehirde de insanlar özgür değiller. Bilmiyorlar ama kalabalıklar içinde çok yalnızlar ve sevgiye ihtiyaç duyuyorlar... Sadece yaşamaya çalışıyorlar, sessizce ve suçluca... Acemi, sahte gülüşler... Şartlı reflekse dönüştürülmüş zavallı beyinleriyle kaderlerine boyun eğmişler. Dedim ya sevdiğim, hiçbir şey eskisi gibi değil... Ellerinde değişik oyuncaklarla mutluluk oyunu oynayan mutsuz maskeler...

Mehmet Osman Çağlar
(MAVİ MISRALAR)

Mehmet Osman Çağlar
www.dr-jivago.blogspot.com


Fotoğraf: Zeugma

24/12/2013

Yazma İsteksizliği İle Mücadele

Blog yazmanın -kendimiz dahil- pek çok bloggerda zaman zaman isteksizlik yarattığını, bu durumun bazılarında geçici, bazılarında ise kalıcı etki yaptığını görüyor ve tabii ki üzülüyoruz.

Yazar Margot Atwell'in pek çok yazarın yaşadığı, bir yazar-blogger ve kitap eleştirmeni olarak kendisinin de kimi zaman yaşadığını söylediği ''yazamama psikolojisi'' (Writer’s Block) ve nasıl yenilebileceğine dair bazı önerilerine rastladım. Ve yararlı olabileceği düşüncesiyle paylaşmaya karar verdim.

Çeviri için kusuruma rastlarsanız şimdiden affola...

Atwell yazmayı engelleyen iki sebep olduğunu söylüyor: İlham eksikliği ve korku
İlham gelmeyen bir yazar olmanın korkunç bir duygu olduğunu, bilgisayarda boş bir Word sayfası açıp izlemenin, yarım satır yazıp silmenin birçok yazarın en büyük kâbusu olduğunu belirtiyor.
Yazar, bu durumla mücadele edebilmek için beş temel yöntem sıralamış:

Elle yazmak
Bazı insanlar bilgisayarda 2.000 kelime yazmayla ilgili bir sorun yaşamaz.
Fakat ilk müsveddemi klavyeyle yazmak benim yaratıcılığımı her zaman sekteye uğratır. Ama bana bir kağıt, bir de kalem verirseniz, kendimi o kağıdın üzerinde boş yer kalmayana kadar karalarken bulur, sonra da kağıdın diğer yüzüne geçerim. Herkes geleneksel yollarla ilham bulamayabilir, bu yüzden siz kendi yolunuzu bulmalısınız. Bazı insanlar, elle yazdıkları zaman kendilerini yazdıkları şeyle daha fazla bağlantılı hisseder. Elle yazmak işkence gibi görünüyor olsa bile bunu deneyin. Zaten yazamama psikolojisi yaşıyorsanız kaybedecek ne var?


Zihin dağıtmak
Yürümek, bisiklete binmek, koşu yapmak gibi fiziksel bir aktivite sayesinde zihninizi rahatlatabilirsiniz. Bu aktiviteler zihninizi dağıtarak yeni bağlantılar kurmanızı sağlayacak ve sizi daha yaratıcı yapacak. Bazen radyonun düğmesini çevirmem bile zihnimi rahatlatmama ve aklıma önemli fikirlerin gelmesine yardım eder. Ancak bu tür fiziksel aktiviteleri gerçekleştirdiğiniz sırada fikir bulmaya çalışırsanız hiçbir işinize yaramaz.
Kendinizi özgür bırakın, bekleyin fikirler sizi bulacak.

Farklı şeyler okumak
Bazı yazarlar, kitap yazarken başka şeyler okumaktan hoşlanmazlar. Bense okumadan geçecek bir ya da iki günü hayal bile edemem. Şayet okuyacağınız şeylerin sizi etkilemesinden korkuyorsanız farklı türde kitaplar okuyun. Eğer roman yazıyorsanız, tarih ya da şiir kitapları okumayı deneyin. Eğer bir kitabın nasıl olması gerektiğiyle ilgili bir şeyler yazıyorsanız, klasik romanlar ya da bestseller gerilim romanları okuyun. Diğer insanların nasıl yazdığını görmek, size kendi yazma deneyiminizle ilgili fikirler verebilir ya da nelerden sakınmanız gerektiğini gösterebilir.

Seyahat etmek
Çok uzak olmasa dahi yeni bir yere gitmek çok büyük bir ilham kaynağı olabilir. Birçok insan günlük monoton yaşamına adapte olur, aynı marketten alışveriş yapar, aynı insanlarla görüşür, aynı ofiste çalışır. Eğer siz bir hafta sonunu ya da yalnızca bir gününüzü bir seyahate ayırıp yeni yerler görürseniz, bu çalıştığınız projeye hemen başlama azmi verebilir.

Yeni bulduğunuz fikirleri not almak
En iyi fikirleri genelde uykuya dalacağım zaman ya da uykuyla uyanıklık arasında, uyanıkken kuramadığım bağlantıları kurmaya başladığımda bulurum. Ayrıca duşta da çok iyi fikirler bulmuşumdur. Bir fikri bulmak için en uygunsuz zaman genelde en iyi fikri bulduğum zamandır. Yani yatağınızın yanında, cüzdanınızda, arabanızın torpido gözünde bir not defteri ya da zarf bulundurmaya çalışın. Çünkü böyle bir fikir aklınıza geldiğinde onu kağıda dökmek için büyük bir gayret gösterirsiniz.

Bu yöntemleri kullandığınızda, yazamama psikolojiniz şansını kaybedecek.



Görseller: Pinterest


01/03/2011

Tılsım-ı Kudret ve Göktuğ Canbaba

Yaklaşık bir yıl önce başlayan blog kardeşliğimizde ''Aydedeye Havlayan'' adlı blogundaki usta öykülerini keyifle okuduğum Göktuğ Canbaba'nın 2007'de yayınlanmış Ozanın Şarkısı adlı kitabın yazarı olduğunu öğrenmiştim kısa bir süre içinde.
Bu kitabını okurken, usta kalemiyle kurguladığı gizemli yolculukta değişik karakterlerin ve pek de alışık olmadığım fantastik türün büyüsüne kapılmıştım.


Göktuğ'un 29 Ekim 2010'da Tüyap Kitap Fuarı'nda yerini alan ikinci kitabı Tılsım-ı Kudret'i de bir solukta okuyup bitirdim.
Satırlarında sıklıkla tasavvufa, eski inanışlara ve ezoterik öğretilere dair alt metinlere rastladığımız, yerel motiflerle süslü, son derece sürükleyici bir roman Tılsım-ı Kudret.


Özellikle Osmanlı döneminde geçen bölümlerde kullanılan dilin oldukça etkili olduğu ve şairane bir üslupla yazıldığı göze çarpıyor hemen.
Kendinizi o dönemde hissediyorsunuz.


Dolayısıyla Tılsım-Kudret sadece fantastik edebiyat tutkunlarına değil, edebiyatın her türüne ilgi duyan okurlara açık, anlatım dili güçlü, son derece sürükleyici ve başarılı bir kitap gerçekten.

M.Ö.2000'lerde, Mezopotamya'da, çözülmesi zor bir dille yazılmış bir muskayla başlayan, oradan Osmanlı topraklarına sıçrayan, üç farklı zaman ve yerde geçen bir hikâye bu. Muska ilginç bir şekilde can almakta ve onu eline geçirenler bir süre sonra çıldırarak ve bu esnada bir dizesi eksik bir şiir okuyarak feci bir ölüm yaşamakta...

Baş karakter; muskanın peşine düşen, dedesi ve babası da bir hazine avcısı olan Fransız takma adlı üçüncü kuşak arkeolog Mösyö Frederic.
Göktuğ'un, Baharat Tüneli, Bodur Nafi, Kefenyırtan gibi orijinal yer ve karakter adları kullanmış olduğu da gözden kaçmıyor...


Sözü daha fazla uzatmadan romanını bir de Göktuğ Canbaba'nın kendisinden dinleyelim: