şair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02/04/2024

Eğil Salkım Söğüt Eğil 😢

''Bir şafaktan bir şafağa / Bir akşamdan bir akşama
'Merhaba' demeden daha / Bu gitmeler gitmek değil
Eğil salkım söğüt eğil / Bu benimki sevda değil
Eğil yağmur, rüzgâr eğil / Bu benimki sevda değil''

Sözleri Ahmet Çuhacı, bestesi Zülfü Livaneli'ye ait olan Sevda Değil (Eğil Salkım Söğüt Eğil) adlı bu parça hayatımda çok özel bir yere sahiptir. Her dinleyişimde sevgili hocam gelir gözlerimin önüne. Gururlanırım. Hem de çok...

Şair ve yazar Ahmet Çuhacı benim lise felsefe hocamdır. 

''Sanatın çırağı'' olmaya çalıştığını söyleyecek kadar mütevazı biridir. ''Karalamalar'' diye bahsettiği "Şiir, duvarları olmayan bir hapishanedir." , ''Anne, İstanbul'um ben, dışım büyüdükçe içim daralıyor.'' , "Adam, tütün kâğıdına yazdı özgeçmişini, kâğıdın yarısı boş kaldı," benzeri genelde tek cümleden oluşan düşündürücü şiirlerini Fon/dip Notları adlı kitabında toplamıştır. Kendisinden ve şiirlerinin sözlerine beste yapan Şehabettin Genç hocamdan blog yazmaya başladığım ilk yıllarda şurada bahsetmiştim. Ahmet Hocam; Edip Akbayram, Zülfü Livaneli, Hasret Gültekin, Coşkun Demir, Banu Kırbağ gibi sanatçıların albümlerine unutulmaz katkılarda bulunmuştur (Bkz.).

Sevda Değil (Eğil Salkım Söğüt Eğil)

Söz: Ahmet Çuhacı
Müzik: Zülfü Livaneli

24/08/2014

SAKLI KENT

Yalnızlıkta kaldığın bir gece yarısı telefonla beni aramıştın. Bense bitiremediğim bir şiirime birkaç dize eklemek için eski daktilomun başına yeni geçmiştim.
Hiçbir şey olmamış ve araya bunca zaman girmemiş gibi kaldığımız yerden devam etmiştik. Görkemli semtlerdeki zenginlerin evlerinden, hemen yanı başındaki kırık dökük gecekondu evlerinden konuşup, insanların kendilerini yalnızlaştırıp, paraya nasıl köleleşerek yenik düştüklerini ve artan mutsuzluklarıyla sürekli kendilerini yitirişlerini, gerçek hayattan kopuşlarını konuşmuştuk uzunca süre.

Söz nasıl dolaşıp gelmişti hatırlamıyorum. ''Denizciler hiçbir yerde kalıcı olmaz,'' demiştin sesin hafifçe titreyerek. Önce susmuş, devamını beklemiştim. Hissetmiştim sonra: Yalnız hayatlarımızı birbirimize emanet edip bitik bir gecenin sonunda, severek, suçlu bir şekilde ayrıldığımız o yorgun sabaha dokunmuştun inceden. Hemen anlamıştım seni.
Telefonu kapatmadan önce acı acı gülerek, ''Sonradan denizci olunmaz, doğuştan bahriyeli doğulur,'' diyerek, bir zamanlar sana söylediklerimi yinelemiştin. Bunca uzun konuşmanın bir anlamı yokmuş gibi yine eksik ve yarım kalmıştı cümleler... Ne zaman gerçekleşeceğini bilmeden, yine aylar sonra gizli bir ittifakla randevulaşıp burukça vedalaşmıştık.
Günler, aylar geçti. Daha önce olduğu gibi, bu gece yine elim birkaç kez telefona gitti. Tuşlara bastım defalarca. Her seferinde yarım kaldı. Arayamadım. Arayabilsem bir anlamı olacak mıydı? Ne konuşursak konuşalım aynı iç sızısı, yine aynı eksik özlem duygusu içimize dolacaktı. Yapamadım, arayamadım seni.

Düşünüyorum şimdi, telefon çalsa, sen arasaydın yine mesela; Saklı Kent'in bulunduğu bu şehirde hâlâ saklanır mıydım ya da ortaya çıkıp açar mıydım telefonu? Oysa sonuna kadar gidip konuşacak o kadar çok şey vardı ki aramızda. Daha önce hiç vaktimiz olmadığını sorgulamıyor, aklımdan geçiriyorum sadece. Herkes birbirinden bir şeyler alıp götürürken birbirimize bir şeyler vermeye, geç de olsa uzlaşmaya hazır olabilir miydik? Belki de...

Şimdi, o günlerin hatırına şarap kadehini şerefine kaldırdığım bir fotoğraf duruyor önümde. Ortasından biraz yırtık, az solgun... Şimdilerde maviliklerde aradığım gerçekleri, bütün güzellikleri siyah beyaz renklerde görüyorum. Yargılamadan bakıyorum. Çaresi yok, seyretmekle yetiniyorum.

Bütün bunların geceleri gökyüzü karanlığından Ay'la yansıyan bir kurgu oyunu olduğunu ve rüya kadar kısa bir aşk filminin sonunu getiremeyen kötü bir senarist olduğumu düşünüyorum. Bilmiyorum aynı filmi kaçıncı kurgulayışım, bilmiyorum aynı yenilgiyi kaçıncı yaşayışım...

Son gece, o ürkek, yalnız şehri ve insanlarını sana emanet edip giderken ''Saklı Kent''e selam göndermiştin. Oysa sen de biliyordun, hiçbir şey eskisi gibi değildi... Birlikte yaşadığımız güneşli günlerin hatırına koca taşların çatlamış karanlık derinliğinde çiçekler filizlenmiyordu artık.

Bu şehirde de insanlar özgür değiller. Bilmiyorlar ama kalabalıklar içinde çok yalnızlar ve sevgiye ihtiyaç duyuyorlar... Sadece yaşamaya çalışıyorlar, sessizce ve suçluca... Acemi, sahte gülüşler... Şartlı reflekse dönüştürülmüş zavallı beyinleriyle kaderlerine boyun eğmişler. Dedim ya sevdiğim, hiçbir şey eskisi gibi değil... Ellerinde değişik oyuncaklarla mutluluk oyunu oynayan mutsuz maskeler...

Mehmet Osman Çağlar
(MAVİ MISRALAR)

Mehmet Osman Çağlar
www.dr-jivago.blogspot.com


Fotoğraf: Zeugma

10/08/2014

İsimsiz Şiir

Gökyüzüm demeliyim sana
Tozum..
Toprağım…
Rüzgârım demeliyim sana
Belki bir çiçek ismini yakıştırmalıyım suretine
Papatyam desem..
Bir şiir tadında sanki her yaprağı
Ben yaprak olsaydım çiçek olmak istemezdim.
Ben çiçek olsam..
Ya da olmayayım…
Bir çiçeğin kederi solmaktır sanki
Ben şiir olsaydım da solardım
Bu kadar kafiye
Bunca acı..
Ver deseydim sana
Verir miydin,
Bir uyak, bir sitem
Ben şiir olsaydım?
Ya da olmayayım.
Bir çiçek olsam
Adım gökyüzü olsun isterdim
Toprak koksun isterdim sevdam..
Bir çocuk görüyorum solumda
Solumda olmasaydı belki görmezdim
Ben zaten çoğu şeyi göremiyorum
Gelenler..
Gidenler..
Ben çocuk olsaydım soluma gelmezdim
Solumda her gördüğüm / gördüklerim
Yakıp gitti canımı
Ben olsaydım beni yakmazdım..
Ama beni hep yaktılar…
Beni yakanlara gül vermek isterdim
Gül olsaydım ben,
Dikensiz olurdum herhalde
Uf!
Elime battı..

t.yazıcı
28 Temmuz Pazartesi
21:07.2014
Altınoluk

Parçalanmış Gülüşler

www.gonulsokak.blogspot.com