2018/10/14

Kızılderili Portakalı (Maclura Pomifera)

Merhaba! Yağmurlu bir pazar günü, ilk kez bu kadar ara verdiğim ve tam 1,5 aydır yazmadığım blogun başına geçmeye karar verdim.

Onca süre sonunda anladım ki; insanın yazdıkça yazası geliyor, yazmadıkça, rutin düzeni bozulunca da canı tek kelam etmek istemiyor.

Bu aralar üst üste ziyaret ettiğim Troia Antik Kenti ve Troia Müzesi ile ilgili yazacaklarım var. Öncelikle ören yeri hakkında detaylı bilgilendirme yapıp ardından birkaç gün önce açılışı yapılan muhteşem Troia Müzesi'ne dair bir tanıtım yazısı hazırlayacağım. Her iki yazı da bol fotoğraf içerecek...

Yılın bu aylarında sonbaharda yaptığım doğa yürüyüşlerinden kesitler veriyordum. O halde bu yazı da yeni keşfedip araştırdıklarımla ilgili o tarz bir açılış yazısı olsun mu, olsun :)

Fotoğraftaki ağacı ve beni şaşkınlık içinde bırakan meyvelerini hayatımda ilk kez gördüm. Bir parkın içinde boyu en az 20 metre olan bu ağaçtan 15 tane kadar vardı. Altlarında ise yere düşen meyvelerini toplayan kadınlar. İçlerinde ismini bilen kimse yoktu. Neden topladıklarını sorduğumda ayaklarının ağrıdığını, ezip dizlerine bağlayacaklarını söylediler. Şaşkınlığım iki kez arttı tabii. İsmini bile bilmedikleri bir ağaçtan bu şekilde şifa beklemenin yanlış ve tehlikeli olduğu konusunda uyardım onları. Umarım vazgeçirmeyi başarmışımdır. En çok şaşırdığım ise; park görevlileri içinde dahi ağacın adını bilen olmamasıydı.

2018/08/31

Eleni Karaindrou ile Rüya Gibi Bir Gece

Bundan çok uzun yıllar önce Yunanistan'ın Teichio adındaki dağ köyünde bir kız çocuğu doğar. Köyde ne elektrik vardır ne de radyo.

Eleni adı verilen bu minik kızın müzikle ilk tanışması babaannesinin söylediği halk türküleri ile başlar. Yanı sıra, doğduğu köydeki dağların, rüzgârın, akarsuların ve bülbüllerin sesleri de ruhuna bir bir nakşolur. Tüm bunları;
“Rüzgârın, damdaki yağmurun, akarsuyun müziği. Bülbülün şarkısı ve karın suskunluğu. Sırtüstü yatmış yıldızları seyrederken hâlâ bütün gece mısır soyan kadınların güzel seslerini duyarım. Kilisede dinlediğim Bizans melodilerini de hatırlarım,” diye betimliyor Eleni.

Unutulmaz filmlere yaptığı müzikleri hepimizin ruhuna işleyen ve şu an 77 yaşında olan dünyaca ünlü piyanist ve besteci Eleni Karaindrou'nun hikâyesi çok küçük yaşlarında başlar. Yaratıcılığını besleyen bu türden karşılaşmalar ve keşiflerden sonra, matematik profesörü babasının onları oturdukları küçük köyden Atina'ya taşıması bir dönüm noktası olur onun için. Çünkü yeni evlerinin karşısında bir açık hava sineması vardır. Oynayan tüm filmleri yatak odasının penceresinden izleyebilmektedir. İlk izlediği film Anna Karanina'dır. Üstelik filmler her gece iki kez gösterilir.

Yeni taşındıkları böylesi bir ortam, elektrik ve radyonun bile olmadığı bir köyden gelen bu küçük kız için müthiş bir keşif olur. Her gece uyumadan önce odasının penceresinden film izler Eleni. Özellikle filmlerdeki müzikten çok etkilenir.
Sekiz yaşında piyano ile tanıştığında da sinema ve piyano arasında bağlantı kurarak hayatının en büyük tutkularını bulur.
Bu tutkular bir daha da asla peşini bırakmaz. Piyano başına oturduğu andan itibaren melodiler yaratmaya başlayacaktır.

2018/08/17

Fazıl Say - Troy Sonata (Dünya Prömiyeri)

Bugün, 9 Ağustos 2018 gecesi tanık olduğum kelimenin tam manasıyla ''büyüleyici'' bir geceden bahsedeceğim...
Gururumuz, dünyaca ünlü piyanist ve bestecimiz Fazıl Say’ın ''2018 Troia Yılı'' adına
altı aylık bir zaman diliminde bestelediği Truva Sonatı’nın dünya prömiyerinden...

Evet, Truva Sonatı dünyada ilk kez Çanakkale'de çalındı. Unutulmazlarım arasında tartışmasız en başa geçen bu özel gecede, Fazıl Say'ın eşsiz performansını baştan sona ''nefesini tutarak'' izleyen ve ayakta alkışlayan yaklaşık on bin kişiden biri olma şansını yakaladım.

55. Uluslararası Troia Festivali’nin ilk günü gerçekleşen ve tüm dünya sahnelerinde çalınacak olan eserin dünya prömiyeri sunumunu seslendirme sanatçısı ve yazar Yekta Kopan yaptı. Muhteşem destan Troia'ya ait tüm dramatik ögelerin müzik diline aktarıldığı, yaklaşık 40 dakika süren Truva Sonatı; I. Ozan Anlatıyor, Homeros, II. Ege Rüzgarları, III. Troya Kahramanları, IV. Sparta, V. Helen, Aşk, VI. Troya, VII. Aşil, VIII. Savaş, IX. Truva Atı, X. Sonsöz başlıklı on bölümden oluşuyor.

Fazıl Say

2018/07/01

Gündemden, Havadan, Sudan...

Bugün buraya bol fotoğraf eşliğinde pazar yazısı kıvamında bir şeyler karalamaya karar verdim. Seçim süreci boyunca yeteri kadar yıprandı bünye. Hava sıcaklığında da ciddi artış var.

Şöyle akşam serinliği balkona oturmuşken laptopun başına geçip biraz havadan sudan bahsedeyim. Malumunuz, blog yazmak iyi gelir..

Günlerdir bulduğum her boşlukta Twitter'ın başındaydım. Gündemi sıcağı sıcağına oradan takip ettim. Olanı biteni başka mecralardan, kırpılmış ya da çarpıtılmış haliyle değil, yetkili ağızlardan, sözü söyleyenlerin kendi kaleminden aynı saniyede öğrendim. Her türlü duyguyu bir arada yaşadım. Sevindim, heyecanlandım, umutla doldum. Kızdım kimi zaman. Coşku ya da öfkeyle dolduğum anlarda devreye ben de girip içimi döktüm. Hatta uykusuz kaldım.

Artık hepsi geride kaldı. Frida Kahlo'ya ait bir söz paylaşıyorum hemen. Bugün öğrendim: "Bir gün her şey yoluna girerse, umarım hâlâ hevesim ve isteğim kalmış olur!" İşte tamı tamına budur son halim. Başka da bir söz söylemeye gerek yok.

2018/06/29

Gerginlik...

Kaplumbağalar yavru iken çok sevimlidir, bilir misiniz?

Çocukken ailecek pikniğe gittiğimizde her seferinde kaplumbağa görürdüm. İnsan gördüklerinde kıpırdamazlardı. Minicik bir kaplumbağaya ise ilk kez Lise 1 öğrencisiyken, eve dönüş yolundaki ağaçlık bir alanda rastlamıştım.
Etrafta ne anne kaplumbağa vardı ne de kardeşleri. Ceviz büyüklüğünde, minicik bir şeydi. Ve çok çaresiz görünüyordu.

''Ölecek'' diye korkup eve götürmeye, evde beslemeye karar vermiştim o an. Evde, içini otla doldurduğum bir sandık ayarladım önce. Bir kenarına da küçük bir kap su...
Ne yer, ne içer hiç bilmiyorum ama. Belki su bile içmiyordu, halen bilmiyorum. Deneme yanılma yoluyla yiyecek veriyor, küçük küçük doğranmış sebze ya da meyveler koyuyordum önüne. En çok ot yemeyi seviyordu, bir de marul yaprağı, o aklımda. Hatırladığım en bariz özelliği ise; çok ama çok korkak ve ürkek olduğu, evcilleşmek istememesiydi. Birilerinin varlığını hissettiğinde ölü taklidi yaptığı. Sözün kısası, ne özene bezene hazırladığım yeni yuvasına alışmaya niyeti vardı ne de bana. 1 hafta kadar böyle devam etti. Bu süre içinde ara sıra başını ve ayaklarını çıkarmaya niyetlense de olmuyordu, olmayacaktı. Ürkmek ve saklanmaktı onun işi. Daha da önemlisi mutsuz ve huzursuzdu, üzülüyordum.

En kısa zamanda götürüp doğada, uygun bir ortama bırakmaktan başka çare kalmamıştı. Öyle de yapmıştım.
O minicik, şirin şeyden geriye kalansa yaşayarak öğrendiğim şaşılası özellikleriyle zihnimde yer alan resmiydi.
İster küçük ister büyük olsun kaplumbağaların hepsi türünün bu özelliklerini sergiliyorlardı.