2017/02/14

Victoria Tren İstasyonu

Londra'ya yolu düşen herkesin içinden geçmek zorunda olduğu görkemli mi görkemli bir tren istasyonu olan Victoria Train Station'dan bahseden görsel ağırlıkta bir yayın bu. İngiltere'ye seyahat planı olanlar için önemli sayılabilecek bilgiler de içeriyor. Londra'dan İngiltere'nin neresine giderseniz gidin bu ünlü istasyonu kullanmak durumundasınız çünkü...

Aynı zamanda pek çok metro hattının kesişme noktası olan merkez konumdaki istasyon gördüğünüz üzere kocaman, kapalı bir avlu görünümünde. İçeride yaşanan çok renkli hareketliliğin yanı sıra, labirentmiş intibası veren işleyişi ve mimarisi insanda şaşkınlık ve de hayranlık uyandırıyor.

Eğer yanınızda yol yordam bilen biri yoksa kaybolmanız işten bile değil. İç içe geçmiş birkaç istasyondan oluştuğu etkisi bırakan Victoria'ya nereden girip çıkıldığını çözmek çok güç gerçekten. Bünyesinde hem otobüs terminali, hem tren garı barındırıyor. Her kesime hitap ettiği, ücretler yarı fiyat olduğundan gelir düzeyi düşük insanların tercihinin otobüsten yana olduğu söyleniyor. Gece 10 civarı kapandığından yeme içme sıkıntısı mevcutmuş burada. İngiltere'deki alışveriş merkezlerinin erkenden kapanmasını anlayabiliriz belki; ama buradakini anlamak zor. Başka sıkıntılar da var tabii.
Metrolara inip çıkan tek asansörü bile olmadığından insanların elindeki valizlerle yürüyen merdivenlere mahkûm oluşu.

2017/02/11

Yemek Tarifleri, Reklamlar, Hırsızlar

''Yazmasam deli olacaktım'' demişti ya Sait Faik, işte tam da öyle. İnternette gördüğünüz her tarife atlayıp da saçınızı başınızı yolmamanız için bir uyarı yazısıdır bu. İsim vermeyeceğim şimdi. Araştırırsanız bulursunuz...

İnstagram'da gerçekleşen bir furyadan bahsediyorum. Takipçisi 1 milyonu aşan bazı hesaplar var. Ortalama 1 dk süren hızlandırılmış video çekimleriyle göz alıcı, şahane tarifler yayınlayan, arada TV programlarına çağrılıp boy gösteren ünlü mü ünlü yemek uzmanları(!) Ee, o kadar takipçiyle dikkat çekmemek mümkün değil tabii. Arkalarında devasa bir kitle var. Ancak, bu hesapların şöyle bir özelliği var ne yazık ki:

Milyonlarca takipçi yetmezmiş gibi her gün karşılıklı reklam yapıyor, sayfalarında birbirlerinin öve öve bitiremedikleri tariflerini yayınlıyorlar. Ama sıkı durun; sadece birkaç saatliğine yayınlıyor ve siliyorlar! Bir taraftan da profillerinde
DM ile marka ve ürün tanıtımına açık oldukları yazıyor, ürün reklamı da yapıyorlar. Ama aklınıza ne gelirse. Beli incecik yapan ne idüğü belirsiz sağlıksız korseler, ciltteki lekeleri yok eden ismi hiç duyulmamış kremler, daha neler neler...
Bu ürünleri de saat hesabıyla yayınlıyorlar. Kısacası, gözlerini o derece reklam hırsı bürümüş.
Peki yaptıkları hizmet ne?
Sadece ve sadece ''çoğunluğu kendi icatları'' olan tarifler vermek. Her güne ayrı tarif bulmak zor olsa gerek. Özgün tarifleriyle harikalar yaratacaklar ne de olsa! Uydur uydur yaz... Allah gözünüzü doyursun kardeşim. Bu nedir böyle?
İnsanları neden mağdur ediyorsunuz? Bi denetleyeniniz yok mu sizin?

2017/02/05

Afrika'da Yeşeren ''Umut''

Bundan tam 1 yıl önce Nijerya'da ailesi tarafından ''cadı'' olduğu inancıyla sokağa atılan 2 yaşındaki Afrikalı minik bir oğlanla tanışmıştık. Neredeyse ölmek üzere olan perişan haldeki zavallı çocuk içimizi parçalamıştı.

Afrika'da yaşayan Danimarkalı bu kadın, sokaklarda tek başına dolaşan çocuğa köylülerin kötü davrandıklarını fark etmiş, çocuğun sekiz ay önce sokağa terk edildiğini ve cadılık ile suçlandığını öğrenince yetkililerle görüşüp bakımını üstlenmişti. Kadın çocuğa ''Hope'' adını verdi.

Danimarkalı gönüllü Anja Ringgren Loven bir yıl sonra kendisinin ve Hope'un, okula başladığı ilk gün çekilen benzer bir fotoğrafını yayınladı. 30 Ocak 2016 (solda) ve bir yıl sonrası (sağdaki). Hope, yalnızca 1 yıl içinde şaşırtıcı bir değişimle ne kadar da sağlıklı ve güzel bir çocuk olmuş. Ve ne kadar mutlu görünüyor. Bu çok sevindirici...

Nijerya'ya yalnız geldiğini, burada cadı olmakla suçlanan ve bu yüzden sokağa atılıp işkence gören, dövülen çocuklarla tanıştığını söylüyor Loven. Gördüklerinin çok korkunç ve barbarca olduğunu, üzerinde derin izler bıraktığını anlatırken;

"Çocuklar işkence gördükleri, istismar edildikleri ve sokakta yalnız bırakıldıklarında korkunç bir travma yaşıyorlar. Kendi ailesi tarafından reddedilmek, bir çocuğun yaşayabileceği en korkunç duygu olmalı. Bunun nasıl hissettireceğini kimsenin hayal edebileceğine inanmıyorum," diyor.

İşte bu yüzden eşi David ile birlikte Afrika'da cadılıkla suçlanan çocukların eğitimi ve gelişimiyle ilgilenen yetimhane benzeri bir yardım kuruluşu açan Loven, üç yaşındaki kendi oğullarıyla birlikte, tamamı cadılıkla suçlanan 30'dan fazla çocuğun bakımını üstlenmiş. Çünkü Hope'un yaşadığı bu korkunç durum Nijerya’daki çocukların başına oldukça sık geliyormuş. Pentakostalizm inancına göre bazı çocuklar rahipler tarafından büyücü/cadı olmakla suçlanıyor, aç bırakılıyor ya da öldürülüyormuş. Normal bir insan sokakta aç kalmış bir kediye bile kayıtsız kalamazken, el kadar çocuk bu. Pes doğrusu!

Loven ve kocası David tarafından kurtarılmadan önce öz ailesi tarafından batıl inançlarla savrulup sokaklarda yaşamak zorunda bırakılan Hope, solucanların da dahil olduğu pek çok hastalıkla sözleşme yapmış.

Hangi çağdayız ve bunlar yaşanıyor, şaşırmamak elde değil!
''Kabile kanunları'' desem az gelecek.
İlkellikte Nirvana'ya ulaşmışlar resmen!😱😱

Anja Rinngren Loven geçtiğimiz ayın başında OOOM Dergisi tarafından
2016 Yılının En İlham Verici Kişisi seçildi.
Nijerya'daki cadı çocuğu(!) kurtaran kadın Loven, oylamada Barack Obama ve Papa Francis'i geride bıraktı.
Evet, o bir umut ışığı ve yılın en ilham verici insanı.
Jüri başkanlığını yürüten OOOM Genel Sekreteri Georg Kindel değerlendirmesi:
"Anja açlık çeken çocuğu gördüğünde insan gibi davrandı ve milyonlarca kişinin ilham kaynağı oldu. Nijerya'daki terk edilmiş çocuklara yardım etmek için sürdürdüğü çabalar bize umut veriyor ve davayı takip etmemizi teşvik ediyor."

Dünya halen dönmeye devam ediyorsa Anja benzeri duyarlı insanların yüzü suyu hürmetine. Bu bir gerçek...

(Kaynak: huffingtonpost.co.uk, dailymail.co.uk, independent.co.uk)

2017/01/30

İlaç Niyetine ve Sağlıklı Beslenmek

Son birkaç haftadır sağlıklı beslenme ile ilgili ne kadar bilgi, haber, açık oturum varsa neredeyse hiçbirini kaçırmadan izledim. Öğrendiğim her bilgi endişe içinde yenilerinin peşine düşmeye zorladı beni. Canan Karatay'ın ''Pakete girmiş yiyecek ve içeceklerden uzak durun'' söylemi kazınmıştı aklıma en çok. Nitekim tüm dünyanın bayıla bayıla yediği Nutella'nın içeriğindeki palm yağı nedeniyle kanserojen etki taşıdığı doğrulandı.

İşte bu yüzden hazır gıdalardan iki misli daha uzak durmaya başladım. Açıkçası bisküviden kuru yemişe işlem görmüş her yiyecek ciddi anlamda korkutuyor artık beni. Mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum.

Bir taraftan da yıllardan beri köy sütü almak, yoğurdu ve kefiri evde mayalamak, ekmeği evde yapmak gibi doğrulara imza attığım için huzur duygusu var içimde. Konuyla ilgili en radikal kararım tavuğu hayatımızdan çıkarmak olmuştu. Ne kadar isabetli bir kararmış meğer. Oturduğu yerden hiç kıpırdamadan antibiyotikle büyütülen tavuklar sayesinde vücudumuzun antibiyotiğe doyması ve bakterilerin çok daha dirençli hale gelmesi gibi korkunç sonuçlar ortaya çıkmaya başladı.
Bilim artık antibiyotiğe ''Hayır'' diyor ve birtakım önerilerde bulunuyor. Beslenme alışkanlıklarımız sayesinde kanser illeti haricinde uzun vadeye yayılmış kim bilir daha ne yan etkiler çıkacak ortaya. Artık zararın neresinden dönersek kâr!

Kanser riskini en aza indirmek için şekerden kesinlikle uzak durulması gerektiğini öğrendik. Hatta ''Kanseri besleyen şekerdir'' cümlesi bir replik olarak beynimize kazındı. Metabolizmayı güçlendirmek için önerilen besinler neler peki?

2017/01/26

Yağmur, Yolculuk, Bir de Martılar

Soğuk, kapalı ve yağışlı havanın birçok insanda moral ve enerji kaybına neden olduğu bilinse de yağmurlu bir havada yolculuk yapmak iç sıkıntısından ve kafanızdaki olumsuzluklardan kurtulup deşarj olmak için en iyi çarelerden biridir bana göre.

Hele bir de hafif müzik açmışsanız değmeyin keyfinize. Yağmurun huzuruna müzikteki huzur eklenir, alır götürür insanı.

Cama vuran damlalarla birleşen eşsiz manzaralara odaklanır, yolla beraber siz de akar gider, kartpostallarla yarışan olağanüstü kesitler içinde kendinizden geçersiniz.

Hayatın içinden ve olanca gerçekliğiyle önünüze açılmış 'hareketli' bir ekrandan yansıyor olsa da seyrettikleriniz, çoğu zaman yolun sonunda kapılar varmış ve bir masal dünyasına açılacakmış hissi uyandırır yağmurda yolculuk. Büyülüdür. Başka boyutlarda gezdirir ve de hayal dünyasını tetikler. Benim için kesinlikle bitmesini istemediğim doyumsuz bir mutluluk ve huzurla dolma halidir yağmurda yolculuk...

2017/01/21

Vakti Saati ve Kararı Olmak

Her şeyin bir vakti saati, bir de kararı olmalı.
Geçtiğimiz hafta günler boyu hiç ara vermeden yağan kar ciddi biçimde sıkıntı yarattı. Gerek güncel hayatta gerek sosyal medyada konuyla ilgili endişe dolu sözler yükselmeye başladı. ''Hayatımda böyle şey görmedim. İstanbul'a 5 gündür durmadan kar yağıyor. Sürekli yağıyor, hep yağıyor. 'Durdu artık tamam' diyoruz, gene yağıyor,'' diye bir tweete rastlamıştım o ara. Konuyla ilgili biraz bilgileneyim derken öğrendiğim şeye bakar mısınız?
İstanbul'a 1929 yılında hiç aralıksız, 55 gün boyunca kar yağmış!? Hem de çoğu zaman tipiye dönüşerek yağmış.
Kar kalınlığı mı?
Bazı semtlerde 4-5 metreye, yani en az 2 kat ev yüksekliğine kadar ulaşmış. Yağan kar hiç erimiyor, gece dışarı çıkmak tehlike arzediyormuş. Çünkü gece olunca aç kurtlar yiyecek aramak üzere şehre iniyor, mahalle aralarında dolaşıyormuş.
Bu arada İstanbul Boğazı büyük buz kütlelerinin istilasına uğramış. Liman tamamen buzlarla kaplanmış. Daha pek çok inanılmaz mağduriyet yaşanmış. Bilgilenmek isteyen Google'da aratıp resimleriyle birlikte görebilir.

Bugün burada asıl söylemek istediğim; karla ilgili kuşların da bir sıkıntısı olması...
Çok değişik, anlaşılması güç bir sıkıntıydı bu. Açlıktan kuru ağaç dallarını gagalayan kuşlar, yanı başlarındaki evlerin pencere önlerine bırakılan yemleri görmüyor, görmek istemiyor, hatta bucak bucak kaçıyorlardı (1 adet karga hariç).

Geride kalan iki yazıda bu konuya epeyce değinmiş, kuşların neden bu kadar korkak ve ürkek olduğunu sorgulayıp durmuştum. Karların erimeye başlamasıyla sıkıntıları bitti, biliyor musunuz?
Başka nasıl izah edebiliriz bilmiyorum; ama kuşlar bir şekilde kardan korkuyorlardı. Serçe, güvercin, sığırcık... Hangi kuş olursa olsun artık hiç çekinmeden gelip bıraktığım yemleri yemeye başladı. Üstelik fotoğraf çekerken de kaçmıyorlardı. Yoğun kar yağışında insan objesinden ödleri patlayan kuşlar, demek ki kar'sız ortamı elverişli buluyorlardı. Şaşılasıydı...

Yaşama dairlerim arasında yerini alsın diye durumu buraya sabitlemek istedim.
Kalın sağlıcakla...

Kuşlar

[*] vakti saati olmak: Her şeyin (ya da bir şeyin) usulünce gerçekleşmesi için uygun bir zamanı olmak
[*] karar: Tam ölçüsünde, ne az ne çok "Yemeğin tuzu karar." [TDK]

2017/01/14

Kitap Okumadan Gelişemeyiz

Dün akşam bir videoya rastladım. Şehrin birinde sokak röportajı yapıyorlar. Soru: ''Kitap okumayı sever misiniz?'' İstisnasız herkes sevdiğini söylüyor. İkinci soru geliyor ardından: ''Ne tür kitaplar okursunuz?'' Dakikalarca düşünüp kem küm ediyor insanlar. Sorular bilmedikleri yerden çıkıyor tabii. Çoğunluk kolay yoldan ''Dinî kitaplar'' diyor. Genç olanlar ''Roman!'' yanıtını veriyor.
Ve üçüncü soru: ''En son hangi kitabı okudunuz?''
Bu soruyu yanıtlayabilen tek kişi bile çıkmıyor. Hiçbiri bilmiyor en son ne okuduğunu. Hayretler içinde kaldım!

Sonra neden şaşırdığımı düşündüm. Konuyla ilgili araştırma ve anketlerin doğrulandığının kanıtı değil miydi bu?
UNESCO'nun yaptığı araştırmada okuma oranı Avrupa'da yüzde 21 ülkemizde 10 binde 1 idi. Türkiye İstatistik Kurumu da aynı verilere ulaşmıştı. Okuyan ülkeler arasında 86. sıradaydık. Bir de IQ tablomuz vardı ki evlere şenlik. Bu ülkenin en büyük sorunu okumamak, biliyorsunuz değil mi? Yaşadığımız tüm sıkıntıların ucu gelip bu noktaya dayanıyor.

Okumanın önemi ve faydalarının anlatıldığı yazılar her yerde karşımıza çıkar. Bir klişe gibi düşünülür. Ancak, işi boş bir öneri değildir kitap okumak, lâmı cimi yoktur. Sonuç aşikârdır çünkü: CE-HA-LET
Bu noktada ''Etkin bir cehaletten daha korkunç bir şey yoktur,'' diyen Goethe ile adeta onu tamamlar nitelikte
"En tehlikeli insan tipi az anlayan, çok inanandır," diyen Anton Çehov'u saygıyla anmak gerek.

Düşünün bakın. Okumayan, hiçbir şeye kafa yormayan insanda idrak ve muhakeme gücü gelişmemiştir. Bir sorunu çözmek için asla çıkar yol aramaz, çözüm üretemez. Düşünmek ve anlamak yerine inanmayı tercih eder. Böyleleri kolay bir şekilde kötü niyetli insanların oyuncağı oluyor ne yazık. Aklını hiç kullanmayan, nelere alet olduğunun farkına varmayan bir kukla olarak ipleri hep başkalarının elinde yaşayıp gidiyor. Etrafınıza şöyle bir bakın. Bu tanımlamaya uyan, birlikte yaşamak ve katlanmak zorunda olduğumuz ne çok insan var. Kişisel düşünce gücünden yoksun, bedavacılığa ve kolaycılığa şartlandırılmış, sinmiş, sindirilmiş, yaşadığımız her türlü sorunun baş nedeni devasa kitleler...