2019/08/17

Kum Zambakları, Deniz Nergisi

Fotoğrafları geçen gün Assos'ta, Kadırga Koyu'nda çektim. Sahilde dolaşırken uzaktan dikkatimi çekti bu çiçekler. Yanlarına gittiğimde, daha önce resimlerinden tanıdığım ''kum zambakları'' ile birebir örtüştüklerini gördüm.

Kum zambaklarının nesli tükenmekte olan bitki türleri arasında yer aldığını ve 2016 yılında Uluslararası Doğa Koruma Birliği tarafından koruma altına alındığını biliyordum. Bulunduğu yerden söken ya da koparanlara 48 bin TL idari para cezası uygulandığını da okumuştum. Bu yıl o cezanın 60 bin liraya çıktığını öğrendim. 😲

Kadırga Koyu, Assos'ta tatil yapanların tercih ettiği, berrak ve tertemiz deniziyle mavi bayrak almış noktalardan biri. Oldukça uzun ve geniş bir plaja sahip. Ancak, fotoğraflardan anlaşılacağı üzere taşlık bir sahili var. Beni en çok şaşırtan da buydu işte. Kum zambakları genellikle incecik kumların içinde yetişir diye biliyordum. Kadırga Koyu'nda bunu göremesek de irili ufaklı taşların arasında, kum oranı oldukça az bir sahilde, tüm güzellikleriyle boy vermişler. Hayranlıkla baktım her birine. Bırakın dokunmayı, eğilip koklamaya bile çekindim. Özellikle geceleri çok güzel koktuklarını öğrenince de buna pişman oldum. Anavatanı Türkiye, Libya, İsrail ve İspanya dahil tüm Akdeniz kıyıları iken Ege ve Marmara sahilleri yoluyla Karadeniz ve Gürcistan kıyılarına kadar ulaşan kum zambakları, Bulgaristan’ın güney kıyıları derken bir şekilde Atlas Okyanusu’na sıçrayıp Kanarya Adaları, Bermuda ve Azor takımadalarındaki sahilleri de doğal yaşam alanı olarak benimsemiş.

Doğanın gücü her daim etkileyici. Kum zambağı veya deniz nergisi (sea daffodil) olarak bilinen ve bilimsel adı pancratium maritimum olan bu çiçekler bir istisna. Doğada sadece deniz kıyısı kumsallarında görülen soğanlı bir bitki. Kum ve deniz suyundan beslendiği zannedilse de 2 metreyi bulan kökleri yer altına uzanıyor. Ağustos ve ekim ayları arasında çiçek açtıkları bölge genelinde görünmeye başlıyorlar. Ülkemizde, sahillerde gün geçtikçe artan yapılaşmalar ve deniz turizmi yüzünden yok olma tehlikesi altındalar. Ticari çiçekçilikte yerleri yok. Tamamıyle doğal alanlarda yetişen bir tür. Ancak, çiçeklerinin güzelliği ve kokusundan dolayı tüm dünyada yaşam alanlarından sökülüp bahçe ya da saksılarda yetiştirme gibi bir eğilim mevcut.

2019/07/30

Zeugma Mozaik Müzesi'ndeyim

''Tek bir cümle ile Zeugma Mozaik Müzesi'ni anlat,'' deselerdi bana, o cümle kesinlikle şöyle olurdu: Kendilerini bu bölgeye adamış Türk ve yabancı arkeologların zamana karşı yarışarak verdikleri mücadele sonucu ortaya çıkmış mucizevi bir sembol!
Evet, aynen böyle düşünüyorum. Çünkü, ortaya çıkış öyküsü de en az içindeki eserler kadar benzersiz ve hayret verici...

Müzeyi burada tek cümleyle özetlemeyeceğim tabii. Blogumun adından anlaşılacağı üzere; başta ''Çingene Kızı'' olmak üzere, görmeden hayranı olduğum olağanüstü betimlenmiş mozaik eserleriyle beni büyüleyen bu müzeyi olabildiğince detaylı anlatmaya çalışacağım. Ana sayfa için seçtiğim ilk görsel Zeugma Mozaik Müzesi kitapçığından. Mars Heykeli, Çingene Kızı ve en altta da mozaik taban ya da duvar döşemelerindeki mitolojik karakterlerden oluşmuş muhteşem bir karma!

Gaziantep'in Nizip ilçesinin 10 km uzaklıktaki Belkıs köyündeki Zeugma antik kentinin kalıntılarını keşfetmek üzere bölgeye gelen arkeologlar endişe içindeydiler. GAP kapsamında hayata geçecek bir proje olan Birecik Barajı'nın suları altında kalıp sonsuza dek kaybolma riskiyle karşı karşıya olan sıra dışı sanat eserlerini gün yüzüne çıkarmayı diliyorlardı. Tüm dünyayı ayağa kaldıran ve her biri ''şaheser'' diye nitelendirilen o eserler için zamana karşı yarışıp barajın suları yükselmeden ''kurtarabildikleri kadar kurtarma'' mücadelesi verdiler.

Evet, Belkıs köyü eteklerinde unutulmuş bu antik kent, birkaç ay içinde sular altında kalacaktı. Kazı izinlerinin dışına çıkıp 5-6 gün daha isteyen ekip, en sonuncu kazıyla birlikte mozaik eserlerin o güne dek bulunmuş olan, dünyayı şaşkına çevirecek en güzel örneklerini ortaya çıkardılar. Kurtarma kazılarıyla ortaya çıkarılan duvar ve taban mozaikleri bugün; kullanılan taşların (tessera) çok küçük olması, renklerin canlılığı, anatomik özelliklerin çok iyi vurgulanması ve her birinin birer yağlı boya tabloyu andırması nedeniyle mozaik sanatının bilinen en muhteşem eserleri olarak gösteriliyor.

2019/07/20

Gaziantep'e Doyamamak

Efendim, hele şükür Güneydoğu Anadolu gezimizin gözde şehirlerinden Gaziantep'i yazmaya gelebildi sıra. Arayı epey açtığımın farkındayım. Ara uzadıkça yazma isteği sekteye uğruyordu değil mi? Öyleyse hava sıcaklığını falan da bahane etmeyip bodoslama yazmaya başlayayım ki gerisi gelebilsin...

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin batısı ile Akdeniz Bölgesi'nin doğusunda bulunan Gaziantep, Suriye ile bitişik sınır ilimiz. Güneydoğu’nun en fazla nüfus barındıran ili olduğu kadar, sanayi ve gelişmişlik açısından da bu bölgenin birincisi. Liman kentlerine yakın oluşu ve ulaşım imkânları nedeniyle ülkemizin en zengin kentlerinden biri.

Şöyle ki; Gaziantep, Türkiye’nin sanayi ve ticaretinde 5. sırada. Tarım ve hayvancılık, enerji kaynakları ve el sanatları geçim kaynakları arasında. En önemli tarım ürünü elbette ki antep fıstığı. Şehrin ülke çapında ihracat payı %13. Antep fıstığı üretim ve ihracatının %90’ı, kuru yemiş işleme ve ihracatının %85’i, makarna işleme ve ihracatının %60’ı, pamuk ipliği imalat ve ihracatının %45’i, havlu imalat ve ihracatının %10’u Gaziantep'in elinde. Güneydoğu Anadolu Projesi'nin (GAP) tamamlanması ile kentte tarımın çok daha fazla gelişmesi bekleniyor. Gaziantep, Wikipedia verilerine göre Türkiye’nin en kalabalık sekizinci şehri ve nüfusu 2018 sonu itibariyle 2.028.563. ''Büyükşehir'' unvanını 1987 yılında çıkarılan yasa ile kazanan, ''Doğu'nun Paris'i'' diye bilinen ve ilk çağlardan beri oldukça önemli bir yerleşim merkezi olan Gaziantep, tarihi değerler bakımından da ülkemizin en zengin kentlerinden. Bu zenginliğin kaynağı; eski hanlar, hamamlar, kiliseler, özellikle eski Antep evleri ve daha pek çok şey. İyisi mi Gaziantep'i öve öve bitiremeyen Evliya Çelebi'nin "El hasıl bu şehrin methine lisan kısırdır," sözünü yazayım da imdadıma yetişmiş olsun:)

2019/06/22

Nemrut Dağı'nda Tanrılarla Buluşmak

Adıyaman ili, Kahta ilçesi, Ankar dağları civarında bulunan 2150 metre yükseltideki Nemrut Dağı'na yolculuğumuz başlasın mı? Şöyle serin serin...
Toros dağ silsilesinin bir parçası olan ve 1987'de UNESCO Dünya Mirasları Listesi'ne giren Nemrut, dünyanın sekizinci harikası olarak da biliniyor.

Karasal iklim yapısına sahip Nemrut Dağı'nın yakınlardaki Atatürk Baraj Gölü nedeniyle önemli ölçüde değişikliğe uğrayıp Akdeniz iklimi özellikleri göstermeye başladığı bilgisi verilse de, yanımıza kalın giysiler ve botlar almamız gerektiği söylenmişti. Buradaki gün doğumunun yaz ortasında bile hayli soğuk olduğu, nisan ve mayıs ayları boyunca karlarla kaplı olabildiği de. Nitekim daha uzaklardan Nemrut'un yamaçları olduğu gibi karlarla kaplı görünüyordu. Üstelik araçlardan inip zirveye ulaşmak için yaklaşık 1 km boyunca bir tırmanış gerçekleştirecektik. Ekiptekilerin bir kısmı önce karlara sonra tırmanacağımız tepenin dik oluşuna bakıp anında vazgeçtiler ve oradaki kafede vakit geçirip manzara seyretmeyi tercih ettiklerini söylediler. İkna çabaları sonuç vermedi. Anlamak mümkün değildi doğrusu. ''Pek de haksız değilmişler'' mi desem acaba?

Çünkü yolun yarısında vazgeçip geriye dönen epey insan gördük. Rakım nedeniyle nefes nefese kalıp burnu kanayan gençler mi ararsınız, kenarlarda oturup dinlenenler mi. Tabii ki ben de zorlandım. Birincisi, spor ayakkabılarıma güvenip bot giymemiştim. Ne büyük hataymış! Terasa çıkılan basamakların büyük bölümü kar ve buzla kaplıydı. Adımlarımı karlı kısımları tercih ederek, öne doğru değil de yan yan basarak atıyor, ayağımı garantilemeden diğer adımımı atmıyordum. Adrenalin nirvana! Çünkü en küçük bir dikkatsizlikte aşağıya doğru, uçurum boyunca yuvarlanmak işten bile değildi! O yüzden de bundan daha heyecanlı bir anı yok hayatımda. Olması da mümkün değil!

Ayrıca bahsettiğim koşullarda, yani karda buzda Nemrut'un zirvesine ulaşabilen insan madalya falan hak etmiştir bence. Çok ciddiyim. Aksi mümkün değil bana göre. Oraya kadar gitmişken, bu dağların yamaçlarında hükümdarlık yapmış olan Kommagene Kralı I. Antiochos’un tanrılara ve atalarına minnettarlığını göstermek için yaptırdığı, eşsiz manzarası ile Helenistik Dönemin en görkemli kalıntılarından biri olan kral ve tanrıların o dev anıtsal heykellerini görmeden gelinmezdi. Pek çok kişinin ''ölmeden önce yapılacaklar listesi''ne girmiş bu büyülü yer mutlaka görülmeliydi.

2019/06/14

Şanlıurfa: Balıklıgöl, Sıra Gecesi

Ve sıra geldi yüzölçümü ile Türkiye'nin en büyük yedinci ili, 2 milyonu aşan nüfusuyla da en kalabalık dokuzuncu şehri olan Şanlıurfa gezi notlarının son bölümüne. Laf aramızda, binyıllar öncesinden izler taşıyan ve ''Peygamberler Şehri'' diye bilinen bu mistik şehir büyüledi beni...

Bir daha gidecek olursam, -ki bunu çok isterim- en az 3 gün gerekli. Bunu öğrendim. Çünkü gezip göremediğimiz o kadar çok yeri kaldı ki. Misal; tarihi eser niteliğindeki konik kubbeli muhteşem Harran evlerini göremediğim için çok üzgünüm...

Yazacak o çok şey var ki. Ancak, kısa kesitler, notlar halinde olmalı. Yoksa Şanlıurfa serisi fena uzayacak ve bu sıcakta çekilmeyecek. Sıcak demişken bir kez daha yineliyorum: Güneydoğu Anadolu'ya gezi düşünenler nisan-mayıs aylarını tercih etsin. Özellikle Şanlıurfa ülkemizin en sıcak kentlerinden. Biraz araştırınca temmuz geldiğinde termometrelerin güneşte 60, gölgede ise 45 dereceyi gösterdiği rakamlarla rekorlar kırdığını öğreneceksiniz. Kavurucu sıcaklar yüzünden halk dışarıya çıkamıyor, cadde ve sokakları bomboş, hayalet bir şehre dönüşüyormuş. Yazarken zor olanı bir de gezerken düşünün. Benden söylemesi...

Güneyde Suriye ile sınır komşusu olan Urfa, İpekyolu üzerindeki en eski yerleşim yeri. Doğu-Batı ticaret ağının kesiştiği noktada, stratejik yönden önemli bir şehir. I. Dünya Savaşı'na dek Osmanlıların elinde. 1919'da önce İngilizler, sonra Fransızlar işgal ediyor. 11 Nisan 1920'de düşman işgalinden kurtarılıyor. Cumhuriyet sonrası 1924'te il oluyor, 2012'de ise Büyükşehir Belediyesi. "Şanlı" unvanı ise, halkının Kurtuluş Savaşı’nda gösterdiği başarının hatırasına ithafen 1984 yılında veriliyor. Şanlıurfa, doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeyde Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeri ile çevrili.

Şanlıurfa'da kendinizi bir Ortadoğu ülkesindeymiş gibi hissetmeniz kaçınılmaz.

Ortadoğu mimarisi tarzında oldukça aktif bir Kapalıçarşı etrafında çevrelenen kent merkezindeki geleneksel doku
kısmen bozulmuş olsa da, ara sokaklara girdiğinizde olağanüstü güzellikte tarihi yapılarla karşılaşıyorsunuz.

2019/06/08

Sakin Şehir Halfeti'de Tekne Turu

Güneydoğu Anadolu gezimizin bugünkü notları Şanlıurfa kesitinin ilk ayak bastığımız toprakları olan Halfeti ilçesinden, dolayısıyla Fırat nehri üzerindeki 1 saatlik tekne turumuzdan geliyor.

Gece Gaziantep'te konakladıktan sonra sabah erkenden yola çıkıp yaklaşık 1,5 saat sonra Halfeti'ye ulaşıyoruz. Halfeti, aradaki mesafe yalnızca 105 km, yani bağlı olduğu Şanlıurfa'dan daha yakın olduğu için genellikle Gaziantep'in ilçesi zannediliyor, resmi işleri hariç, bu durumu halkı da öyle görüyormuş. Şanlıurfa il merkezinin 130 km batısında, Fırat nehrinin doğusunda 385 metre yükseltide yer alan ve M.Ö 855 yılında Asurlular tarafından kurulduğundaki adı "Şitamrat" olan Halfeti, yüzyıllar boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış, her defasında başka bir adla anılmış. 2013 yılında Cittaslow Uluslararası Koordinasyon Komitesi tarafından "sakin şehir" listesine dahil edilen ve siyah gülü ile ünlü olan şehir, günümüzde doğal güzellikleri ve tarihi taş evleriyle ''Saklı Cennetin Kayıp Kenti'' olarak da geçiyor.

1985 yılında GAP'ın bir parçası olarak elektrik üretme ve sulama amacıyla inşa edilen Birecik Barajı'nın 2000 yılında bitirilmesi nedeniyle su tutulmaya başlanınca, Halfeti'nin 5/2 si baraj gölünün suları altında kalıyor ve
ilçe halkının %80'i 15 kilometre uzaklıkta kurulan yeni yerleşim merkezine taşınıyor. Böylece Yeni Halfeti'de hızlı bir nüfus artışı yaşanırken, Eski Halfeti hatırı sayılır bir tarih/doğa turizmine sahip olarak turizme açılıyor.
Halfeti bugün alternatif turizm alanında Güneydoğu Anadolu bölgesinde bir çekim merkezi niteliğinde.

2019/06/02

Tarihin Sıfır Noktası: Göbeklitepe

Ramazan Bayramına bir-iki gün kalmışken Güneydoğu Anadolu gezi notlarıma Peygamberler Şehri diye bilinen Şanlıurfa ile başlamak istiyorum. İnsanoğlunun çömlek, yazı ve tekerlekle henüz tanışmadığı Taş Devri'ne tarihlenmiş olan, dünyanın ilk tapınağının gün yüzüne çıktığı ve geçtiğimiz yıl UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan Göbeklitepe ile...

Biliyorsunuz; 2019 Turizmde Göbeklitepe Yılı ilan edildi. Doğruluğundan emin olmak, herhangi bir yanlışa mahal vermemek adına, aktaracağım bilgilerin tapınakta mevcut detaylı bilgi panolarından kaynaklı olduğunu ve içeriklerin son gelişmeleri kapsadığını belirterek başlıyorum o halde.

Güneşli bir gün, tatlı bir bahar esintisi ve sarı renkli kır çiçekleri üzerinde dolaşan uğur böcekleri eşliğinde.🌿🌾🐞

Göbeklitepe ilk kez 1936'da İstanbul ve Chigaco Üniversiteleri Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Araştırmaları Karma Projesi kapsamında Halet Çambel ve Robert Braidwood tarafından yürütülen yüzey araştırmaları sırasında tespit edilmiş, ancak Heidelberg Üniversitesi'nden Prof. Dr. Klaus Schmidt 1994 yılında Göbeklitepe'yi ziyaret edene dek alanın gerçek önemi anlaşılamamıştır. Oysa buluntular ''insanlık tarihini yeniden yazdıracak kadar'' önemli ve şaşırtıcıdır. Şanlıurfa'ya 22 km uzaklıkta bulunan dünyanın ilk tapınağındaki gizemli hikâye tam 12 bin yıl önce başlıyor. Çıkarılanlar M.Ö 9.000-10.000 yılına ait. Burası sıradan bir yerleşim alanı değil. Çünkü ortaya çıkan yapılar barınma, yani konutsal amaçlı değil. Öyleyse onlara, ayin ya da dini amaçlı kullanıldıkları belirlenmiş ''Taş Devri Tapınakları'' diyebiliriz. Taş devri insanının neler yapabildiği araştırılacak olursa henüz tarım bile keşfedilmemiş. Hatta yazının bulunmasına 7 bin yıl var. Nasıl oluyor da neolitik insan dinsel inanışı adına böyle bir yapı tasarlayabiliyor? Bu gelişmiş mimari arkeologlar için de çok büyük sürpriz. Bir vadide falan saklı değil. En yüksek tepenin doruğunda. Belli ki burayı seçme nedenleri görünür olmak. Bu yapılar kimine göre yalnızca bir tapınak, kimine göre ise bir gözlemevi. Megalitik* anıt taşlar 2 ton-45 ton arasında.

Yeniden Keşfin Hikâyesi
Göbeklitepe, Harran Ovası'nın kuzey kenarındaki Germuş Dağları'na bağlı kireçtaşı oluşumlu bir platonun en yüksek noktasında yer alır. Güneydoğu Toroslar 3000 metreye ulaşan doruklarla bölgeyi kuzeyden sınırlar. 90 kilometre kuzeydoğusunda bölgenin en yüksek noktası olan Karacadağ volkanı bulunur. Bu bölge Einkorn buğdayının tarıma alınmasına dair en eski genetik kanıtları sunar. Harran Ovası'nın ardından Suriye başlar. Göbeklitepe'nin bulunduğu plato, anıtsal yapıların inşası için gerekli malzemenin büyük kısmını ve aynı zamanda alanda bulunan taş aletlerin üretimini sağlayacak hammaddeyi sunmaktadır. Alana yaklaşık 1 km mesafede bazalt kaynağı vardır, kazılarda bu taştan yapılan sürtmetaş aletlere sıkça rastlanmaktadır. Göbeklitepe'nin içinde bulunduğu Yukarı Mezopotamya; Holosen Dönem'in başlangıcında geniş çayırlıklar ve bunları yer yer kesen fıstık ve badem koruluklarıyla kaplıydı.