vicdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vicdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23/01/2020

Köşe Başındaki Kadın İle Vicdansız Manav

Geçen hafta hava öyle soğuk, öyle soğuktu ki, kar yağsa, her taraf buz tutsa herhalde bundan daha soğuk olamazdı. Özellikle akşam saatlerinde yoğunlaşan, insanın içini titretip ellerini, yüzünü yakan o delici ayazda herkes bir an önce sıcacık evine ulaşmak için hızlı adımlarla koşuşturuyordu.

İşte o ayazda kimileri de, üst üste giydiği eskimiş birkaç kabanla soğuğa direnmeye çalışan, elleri morarmış bu anne gibi ekmek derdindeydi.

İkindi ile akşam saatleri arasında köşe başında açtığı tezgâhında marul, maydanoz, tere, roka satıyordu kadın. Pırasa, ıspanak, pazı gibi yeşil sebzeler de...

Vakitsizlikten olsa gerek, kendi bahçesinde, doğal gübreyle yetiştirdiği ve çuvalların içine doldurup getirdiği ürünlerini, mesela maydanoz ve tereleri, tezgâhın başında demet haline getiriyordu. Müşterilerle sohbet etmeyi seven, güleryüzlü bir kadındı. O küçücük tezgâhla, iş çıkışı evine giden insanlara akşam yemeğini tazecik, yemyeşil, mis gibi bir salatayla şenlendirmeleri için bulunmaz bir fırsat sunuyordu.

Geçen gün, akşam üzeri, her zamanki yerinde değildi kadın. İlk kez karşı sokağın ilerisinde, uç kısmında görüyordum onu. Taburesine de oturmamıştı yine ilk kez. Dikildiği yerde sanki diken üzerindeydi. Bir şeyler olmuştu mutlaka. Yanına gittiğimde durduğu yerin çok rüzgârlı olduğunu farkettim öncelikle. Ve uyardım. ''Ama burası çok esiyor. Şu karşıdaki otobüs durağının yan tarafına geçersen siper olur. Bu şekilde hastalanırsın,'' dedim.

29/05/2014

İnşaat İşçileri: İskele Cambazları

İstatistiklere göre ülkemizde her gün ortalama üç işçinin öldüğünü biliyor muydunuz? Tıpkı maden işçileri ölümleri gibi, bu konuda da Avrupa'da birinci, dünyada üçüncü sırada olduğumuzu?

Gerçek olanca netliğiyle ortadadır; ama pek aklımıza gelmez nedense. Şehirlerde gördüğümüz irili ufaklı tüm evlerin, yüksek katlı binaların gerek inşaat aşamasında, gerekse boya- badana- sıvaları yenilenirken, onların ellerinden çıktığını düşünür müsünüz hiç? İnşaat işçilerini? Onlar bu ülkenin ''kelle koltukta çalışmak'' deyimini en çok hak edenleri...

Paslanmış demirlerden, alelacele kurulmuş izlenimi veren, derme çatma iskeleler üzerinde değme cambazlara taş çıkartıyor, cambazlık yaparak çalışıyorlar resmen. Hatta ''ip cambazı'' deyimi daha uygun sanki. O ilkel iskelede katlar arasında dolaşırken, üzerine basmak için kullandıkları kalasın eni yarım metre var ya da yok! Metrelerce yüksekte, hiçbir yere tutunmadan, eğilerek, kalkarak ya da çömelerek, Allah'a emanet çalışıyorlar!

Fotoğrafı dün öğlen saatlerinde çektim.
Olmaz böyle şey! Birkaç saniyeden fazla bakamadım.
Yüreğim ağzıma geldi. Yok böyle bir cesaret!
Bu şartlar altında çalışmalarına sebep olanların hiç mi vicdanı sızlamaz?
Can güvenliği adına en ufak bir önlem alınmamış. Ölümle yaşam arasında incecik, şeffaf bir çizgideler.
İşin en acı ve ağır yanı ''Ya çalış ya öl'' mantalitesinin bu kadar çıplak ve net yansıyor olması...
Dahası; bu durumun hemen hemen herkes tarafından kanıksanması, çok normalmiş gibi seyredilmesi!
İnsanın tüyleri ürperiyor...


Pek çok kişi cam silerken bile aşağıya bakamazken, onlar kullanılmaktan aşınmış, her an bir yerinden ''Çaat!!!'' diye kırılması muhtemel o daracık kalasların üzerinde ellerini kollarını sallayarak, sincap çevikliğiyle çalışıyorlar!
Üstelik hiçbirinde baret ve emniyet kemeri yok!
Evet, bakmaya korkuyor insan ve tüm hücrelerine işleyen yoğun bir acıma duygusuyla doluyor.
Ardından öfke ve isyan geliyor tabii.
Taşeron firmalar neden bu kadar yaygın?
İnsan hayatı neden bu kadar ucuz?

Bu soruların cevabı da aynı. Yine aynı yere geldik, farkında mısınız: Öncelikle Empati ve Vicdan Eksikliği

Nedir işin gerçeği? En başta mecburiyet, kırsaldan kente akan yoğun göç elbette.
Acımasızca işsiz bırakılmak, olabildiğince ilkel koşullarda karın tokluğuna çalışmak zorunda kalmak.

Vasıfsız ve eğitimsiz iş gücünün büyüklüğü, yüksek işsizlik oranı her zamanki gibi fırsatçılar doğuruyor. Bu türden üretim ve hizmetler sırf maliyeti düşürmek amacıyla, sendikasız ve örgütsüz iş gücü çalıştırmaya gayret gösteren alt işverenlere, taşeron firmalara veriliyor.

Bu ülkenin en çok kanayan yarasıdır inşaat işçiliği. Kaçak çalıştırılma, aynı zamanda fazla mesai ödenmemesi ve sosyal güvenceden kaçırılma rekoru da onlarda...
Kanunların ve denetimlerin yetersizliğiyle gelen mağduriyetlerini kendileri de gayet iyi biliyorlar; ama yine de mecburlar işte!

Aşağıdaki rakamların ciddiyetine bakar mısınız lütfen:

• İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, 2012 yılında en az 878 işçinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Raporda "iş kazası değil, cinayet" denildi. İş cinayetlerinin sorumlusu örgütsüzlüğü ve taşeronlaşmayı dayatan sermaye olduğu vurgulandı.

• İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi 2013' te 1235 işçinin yaşamını yitirdiğini açıkladı. Raporda ''İş cinayetlerinin sorumluları devlet ve sermayedir,'' denildi.

• İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, iş cinayetlerine ilişkin 2014 yılı Nisan ayı raporunda, Ocak ayında 87 işçi, Şubat ayında 77 işçi, Mart ayında 117 işçi ve Nisan ayında 115 işçinin yaşamını yitirdiğini açıkladı.

Ve şimdi de, inşaat işçiliği yapan bir akrabasını kaybeden 7. sınıf öğrencisinin çizdiği resme bakar mısınız?
Düşenlerin ölmemesi için kanat takmış. Nasıl da yüreğini sızlatıyor insanın :((



Bir konuya dikkat çekilmesi, ses getirmesi, duyarlılıkla yaklaşılması, önlemler alınması için
mutlaka toplu ölümler mi gerekiyor? Beklenen nedir?



Motorlu asma iskele, otomatik iskele sistemi
Olması gerektiği gibi kask ve emniyet kemeri kullanan işçiler

22/05/2014

Psikopati: Vicdansızlar

Acıyla, öfkeyle, isyanla, gözyaşlarıyla dolu bir hafta geçti aradan.
İçinizde doğru dürüst uyku uyuyabilen var mı?
Eskisi gibi acıkabilen, iştahla yemek yiyebilen?
Hiç sanmıyorum!
Koskoca bir ateş düştü, yangın yerine çevirdi yüreklerimizi!

Ya kafamızdaki deli sorular?
Yalnızca karınlarını doyurabilmek ve gecekondudan hallice bir ev sahibi olabilmek uğruna dünyanın en ağır işinde bu kadar düşük ücretle çalışan, yetmezmiş gibi sorumsuzluk ve ihmaller silsilesi yüzünden can veren onca insan, perişan aileler,
o garibanlar bir saniye olsun çıkmadılar aklımdan. Eminim ki sizlerin de öyle...
Kalbimiz hep Soma'daydı, halen orada...
''Bir daha böyle acılar yaşanmasın,'' deyip sayfayı çevirmek kolay mı?
Yaşanan acıların peşinden savrulması klişeleşmiş bu tür cümlelerin bir dilek olarak kalmasını istemiyorum artık.
Hep öyle oldu çünkü ve olmaya devam edecek!
Çalışma şartları, güvenlik önlemleri adına kalıcı çözümler üretilmeli.
O işçilere hak ettikleri ücret verilmeli, aldıkları üç kuruş maaş kesinlikle yeniden düzenlenmeli.
Yetkililer bunun teminatını mutlak surette verebilmeli!
Bir haftadır bu ve benzer sorular çalkalanıp duruyor kafamda.

Üzerine; tekmelenenler, tokatlananlar, iş göremez raporu verilmiş ''tekmeleyenler''...
Yumruklanan insanların korku dağları arasında bocalayıp üç kez değiştirdiği beyan....
En çok da Üstün Gökmen'in ''Kimsenin, taziye evinde iki tokat atma hakkı yoktur!'' sözleri çınlıyor kulaklarımda.
Üst üste ekleniyor hepsi. Düşünüyorum. Durmadan düşünüyorum...
Normal değil tüm bunlar. Nedeni ne olabilir?
Empati ve vicdan yoksunluğu ile bütünleşiyor hepsi...
Ve...
Kafamda dolananlar psikiyatride adı geçen bir terimle buluşuyor sonunda:
PSİKOPATİ!!
Bir zamanlar tüm akıl hastalıkları için kullanılmakta olan bu terim,
günümüzde empati ve vicdan eksikliği ile karakterize edilmiş bir kişilik bozukluğunun adı.
Sözel zekası yüksek olabilen ancak genellikle “duygusal zeka”dan yoksun, insanların duygularıyla oynayarak onları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmakta uzman olan psikopatlar, toplumda yüzde 3 gibi bir oranda yer alıyorlar maalesef.

27/06/2013

Kevin Carter, Akbaba ve Vicdan

Bireysel ve toplumsal vicdana en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerden geçiyoruz. Hepimiz endişe içindeyiz aslında:
Bu gidişat daha nereye kadar devam edecek?
Bir sistemde ya da yapılanmada adalet, hak-hukuk, ahlâki değerler ve vicdan gibi toplumsal bağları güçlendiren ögeler önemsenmeyip göz ardı ediliyorsa orada bir çöküşün başlaması korkarım ki kaçınılmaz.
İşte o zaman, elimizi ''vicdanımıza'' koyup da düşündüğümüzde hiç mi sızlamayacak o adına ''vicdan'' dediğimiz iç ses?
Nedir vicdan?
Ruh sağlığı yerinde bir insanı her daim izlemekte olan, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bildiren, doğru ve yanlışın sınırlarını çizen, iyi ve kötüyü işaret eden yönlendirici bir duygudur. Bir pusuladır...
Varlığının farkında olalım ya da olmayalım, öyle bir iç sestir ki, ne kadar göz ardı edersek edelim, eninde sonunda kocaman bir çığlık olup mutlaka yankılanacaktır tüm zerrelerimizde...
Duygu ve düşüncelerimiz tamamen onun takibindedir esasında.
Olaylar karşısındaki tutumumuzu herhangi bir hoşgörüye yer vermeden, ayrıcalık tanımadan yargılayan, asla yanılmayacak olan ve hesabını er ya da geç biçecek olan bir yargıçtır!

Sözü fazla uzatmadan vicdan duygusu ve sonuçları ile ilgili çok çarpıcı bir örnek aktarmak istiyorum...
Sudan'da açlıktan ve zayıflıktan ölmek üzere olan siyahi küçük kız çocuğu ile arkasında durup çocuğun ölmesini bekleyen akbabanın bu fotoğrafı 1960 Johannesburg doğumlu, Güney Afrikalı bir fotoğrafçı olan Kevin Carter tarafından çekilmiş.
Ve bu fotoğraf ona 1994 yılında fotoğraf dalında Pulitzer ödülü kazandırmış.

Carter, Güney Afrika'da yaşanan ırk ayrımcılığını yansıtmaya odaklanmış ve orada yaşanan vahşetin paparazzisi olmakla suçlanan Bang-Bang Kulübü' nün öncü üyelerinden. Fotoğrafçılık kariyerinin büyük kısmını, son yıllarını yaşayan, Güney Afrika'daki ırkçı Apartheid rejiminde geçirmiş.

Kevin Carter, bu an'ı fotoğrafladıktan sonra akbaba kaçmasına rağmen küçük kıza kampa ulaşması için yardım etmemiş. Oradan uzaklaşmış... Sert eleştirilere maruz kaldığından, kendini savunmak için ''profesyonel fotoğrafçı olduğunu, yardım görevlisi olmadığını'' söylemiş.

Çünkü o dönem, gazeteciler ve fotoğrafçılar, bulaşıcı hastalıklar sebebiyle hastalara dokunmamaları konusunda sıkı biçimde uyarılıyormuş. Ancak; Kevin ve vicdanı baş başa kaldığında bu uyarının rahatlatmak açısından hiçbir etkisi olmamış. Durum tersi yönde gelişmiş.
Ödülü aldıktan 3 ay sonra, henüz 34 yaşındayken, Johannesburg'ta bir banliyöye park ettiği kamyonetinin içinde egzoz gazı basarak intihar etmiş... Yakın çevresine yazılmış çok sayıda mektup bırakarak...

Onlardan birinde şu satırlara yer vermiş:

"Çocuğu kurtarabilirdim. Makinamı bırakıp onu kucağıma alıp, yardım çadırına götürebilirdim. O an sadece gazeteci olduğumu düşünüyordum. Şimdiyse önce insan olduğumu."



Kıssadan hisse diyelim.
Çıkarılacak bir pay vardır elbette...




Görseller: Pinterest