deyim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deyim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30/07/2022

Dirsek Çürütmek Deyimi

Okul yaşamında tek kişilik, çift kişilik sıralarla, amfi sıralarıyla, evde ya da iş yerinde çalışma masalarıyla nasıl da hemhal olmuş, nasıl bütünleşmiş durumdayız...

Özellikle öğrenciyken ayrılmaz birer parçamız, ellerimizi, kollarımızı rahat kullanacağımız yegane yüzeylerdi onlar. Rahat etmesine ederdik de, hırka ya da kazaklarımızın dirsek kısımları kısa bir süre içinde incelmeye hatta delinmeye başlardı. Bir de bakardınız ki en sevdiğiniz hırkanız daha yepyeniyken dirseklerden gitmiş!

Neyse ki anneler motif örer gibi kalp, üçgen ya da kare şeklinde küçük parçalar örüp o kısma monte etmek gibi bir çözüm üretmişlerdi. Havalı da dururdu hani. Bazı anneler güderi ya da deri parçalarıyla gerçekleştirirdi bu asri yama işini. Öyle olağan hale geldi ki bu durum, mağazalara hırka ve kazakların dirsek kısımları kendiliğinden yamalı olanları gelmeye başladı. Moda olmuştu resmen. Halen revaçta. 

Kazaklar bu derece aşındığına göre kollarımıza, masanın yüzeyine onca zaman aşırı şekilde sürtünen zavallı dirseklerimize neler oluyordu? Tabii ki derimizin tam da o bölgedeki hücreleri ölüyor, ölü hücreler çoğaldıkça dirseklerimiz can sıkıcı bir şekilde kalınlaşıyor, böylece renk değiştiriyordu. 

Aslında bu durum deyimlerimizden birine çoktan malzeme olmuştu: 

DİRSEK ÇÜRÜTMEK (TDK Sözlük)
1. okumak için çok emek sarf etmek 
 2. meslekte uzun yıllar geçirmek 

Görülüyor ki dirsek çürütmek deyimi hem mecaz hem gerçek anlamıyla uygunluk göstermekte, genellikle öğrenciler için kullanılmaktadır. Aynı zamanda herhangi bir işi başarmak için gereğinden fazla çalışan insanlar için de kullanıma açıktır.

04/06/2022

Kabak Tadı Vermek

Yaşadığımız herhangi bir durumda mutlaka atasözleri ya da deyimler yetişiyor imdadımıza. Bu durum tebessüm etme nedenim aynı zamanda. Diyorum ki; ''Birebir aynısı olmasa da, benzer bir durumu kim bilir kaç yıl önce, kaç kişi daha yaşamış ki dilden dile süregeliyor. Demek ki yalnız değilim. Sadece benim başıma gelmemiş.'' 
Aynen bu şekilde düşünüp gülümsüyorum gerçekten. 

Özellikle bugün fazlasıyla hissettiğim, dilimde ve zihnimde dönüp duran bir deyim var(dı). Onu buraya da yazmak istedim. Herhangi bir durum bazen ''can sıkan, bıktırıp usandıran, tadını kaçıran'' özelliklerde süregelir hani. Tekrarlanır durur. Bitip tükeneceği yoktur. ''Kabak tadı verdi artık'' der ve kurtulmak isteriz.

Deyimin anlamı için en doğru başvuru kaynağı kabul ettiğim TDK Güncel Türkçe Sözlük sayfasına da girip bir bakayım dedim.
kabak tadı vermek: Aşırı tekrarlanması, sürdürülmesi yüzünden bir şeyden doygunluk, yorgunluk veya bıkkınlık duyarak onu istemez duruma gelmek.

Deyimin kabakla ilgili bir kökeni ya da hikâyesi olmalıydı...
Bu deyim İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Çilem Tercüman tarafından yazılmış olan ve İstanbul'da yaşanmış olayların konu olduğu deyimlerin anlamları ile ortaya çıkış öykülerinin anlatıldığı ''İstanbul'un 100 Deyimi'' adlı kitapta yer almış: 
''Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan medreseye devam eden talebelere medresenin aşevinde her gün yemek verilmektedir. Bilhassa cuma günleri sofraların iyice zenginleştiği, yemeklerin çeşitlendiği medresede mevsimi geldiği zaman haftalarca her gün kabak yemeği çıkar, sürekli çıkan kabak yemeğinden doğan usanç ile her türlü bıktırıcı hal için 'kabak tadı vermek' deyimi kullanılmaya başlanır.''

02/10/2021

El Vermek Deyimi

Blog yazma isteğimin hiç olmadığı bir günde blog okumaya çıkmışken La Paragas blogundaki son yazıyı okumak ayrı bir keyifti bugün. Gelenek ve göreneklere sıkı sıkıya bağlı olan babaannenin kış sandığından da bahsediliyordu çünkü. O sandığın içi dolmuş, kış geceleri için serin bir yerde beklemeye alınmıştı.

Rahmetli babaannesinin güz döneminde Elazığ - Tunceli yöresine gidip başta cevizli sucuk olmak üzere pestil, dut kurusu, dut pekmezi gibi ürünler alıp geldiğini, kış akşamları şölen yaşatmak için onları serin bir yerdeki sandıkta sakladığını da öğrendiğim sevgili Buraneros, o sandığı kendisi doldurmuştu.

Babaanne nefis aşureler yapan, sahip olduğu tüm bilgileri ve tecrübelerini kızlarına, torunlarına da aktaran, başka bir deyişle ''el vermiş olan'' becerikli bir Anadolu kadınıydı.

Anadolu kadınının her derde derman olan yaratıcı ruhunu, maharetli ellerinden çıkanları en çok da babaanne ve anneannelerimizden bilmez miyiz? Onlar el verir, nesilden nesile bilgi ve beceri aktarımı sağlarlar. Bayrağı elden ele taşımamıza yardım ederler. Tabii ki içimizde ilgi ve istek varsa. Eğer yoksa vah halimize. Bayrak düşer, tüm gelenek ve görenekler çöp olur. 

Tarhana yoğurmayı, aşure yapmayı, kışlık makarna kesmeyi ilk kendisinde görüp öğrendiğim rahmetli anneannem de bana el vermişti mesela. Hiç yapmamış olsam bile mumbar dolması yapmayı bile öğretmişti. Usta-çırak ilişkisi benzeri bir bağ vardı aramızda... 
Bu bağı sağlamakta çaba sarf eden atalarımız, tüm aile büyüklerimiz nurlar içinde yatsınlar. 🙏🙏🙏

Michelangelo'nun, Vatikan Sarayı'ndaki Sistina Şapeli'nin tavanında bulunan bir fresk olan "Adem'in Yaratılışı" adlı eserini her görüşümde ''el vermek'' deyimi gelir aklıma. Eserde betimlenen; Tanrı'nın ilk insan Adem'e hayat üflemesi olsa da, bir büyüğün genç yaştaki birine bilgi birikimini aktarması gibi gelir. 

02/07/2020

Altı Renkli Bileklik - Kuş Kondurmak

Dr. Mehmet Öz'ün pandeminin başladığı haftalarda aklıma yerleşmiş bir açıklaması vardı. Çin'deki karantina gelişmeleri incelendiğinde oradaki insanların süreç boyunca depresyona girdiğini, bu yüzden bir hobi edinip kendimizi geliştirmemiz gerektiğini söylemişti.

Ne kadar da haklıydı. Sadece beden olarak değil, beyin olarak da bir duraksama dönemine girmiştik çünkü. Bedenimizdeki birtakım değişiklikleri, üzerimizdeki o anlaşılmaz yorgunluğu haftalar sonra dışarı ilk çıkışımızda, yaşayarak öğrenmiştik. İşte bu nedenle beyin kapasitemizi aktif tutmak ya da artırmak üzere düzenli zihin egzersizlerine ihtiyacımız vardı.

TV karşısında beyin öldürmek değil tabii bu. Hiçbir iş yapmadan oturanlar bildiklerini hızla unutup yeteneklerini yitiriyorlar. Sürekli köy kahvehanelerine gidip miskin miskin oturan ihtiyarları düşünün. O insanların bunama seviyesine hızla indiklerini herkes bilir ne yazık ki...

Zihinsel olarak aktif kalabilmek için neler yapmalı peki? Okumak var, en başta. Bulmacalar, oyunlar, zihni çalıştıran pek çok düşünsel hobi. Yeni bir dil öğrenmek olabilir. Yeni bir enstrüman çalmayı öğrenmek gibi yapabileceğinize inanmadığınız bir şeyi yapmayı denemek, mesleğinizle ilgili yeteneklerinizi geliştirmek, ünlü düşünürlerle ilgilenip -ki bu benim en sevdiklerimden- felsefe alanına girmek. Özetle; daha önce yapmaya fırsat bulamadığımız şeyleri yaparak beynimizi de çalıştırıp aktif tutmalıyız ki, yeri geldiğinde o da bedenimiz gibi kötü sürprizler yaşatmasın...

21/01/2018

Atlar ve Keçiler

Her insanın kendisini yanında iyi hissettiği, zor zamanlarında varlığına ihtiyaç duyduğu biri vardır mutlaka.
Atlar da yanlarında keçi olduğu zaman inanılmaz rahat ve huzurlu hissediyor, hatta ahıra keçi kokusu sinmiş olsa dahi anında sakinleşiyor.

Ya tersi olduğunda peki? At, keçinin yokluğunu hissettiğinde huysuzlanıp sinirleniyor, anormal davranışlarda bulunuyor ve sırf bu nedenle, girdiği yarışı kaybedebiliyor. Yarış atı yetiştiricileri eski zamanlardan beri bunu iyi bildiklerinden haralarda keçi bulunduruyorlar.

Atın keçiye olan zaafı son derece ilginç. Minicik bir keçi, koskocaman, gösterişli bir hayvan olan atın ilacı resmen. Keçi, at olmadan yapabiliyor; ama at "keçileri kaçırdığında" durum fena. Bu gerçeğe keçilerin deyim ve atasözlerinde ne çok yer aldığına dair bir araştırma yaparken rastlayıp "keçileri kaçırmak" deyiminin kökeninin at ve keçi arasındaki inanılması güç bu duygusal bağdan kaynaklandığına yer verdiğim bir yazı yazmıştım. "Günah Keçisi" başlıklı yazı bu ay en çok tıklananlarda ve birkaç haftadır konuyla ilgili epeyce soru geldi. Atın keçiye olan zaafıyla ilgili bir bilgiye rastlayamadıklarını söyleyen okurlar. Dil bilmeniz şart değil. ŞURADAKİ linke tıklayıp gerçeği kendi gözlerinizle görün lütfen.
Ve hiç de zor değil. Yetiştirdiğiniz bir atınız varsa yanına mutlaka ama mutlaka keçiden bir yoldaş koyun:)

07/04/2017

Sakura Zensen

Yaşanarak öğrenilen her ne varsa son derece kalıcı oluyor ve bir daha unutulmuyor. Bu bağlamda bendeki ilk sırada sakuralar var...

Hava şartları ne olursa olsun çiçeklerinin dallarda taş çatlasa
10-12 gün kadar kaldığını yaşayarak öğrenmiştim. Çılgınca yağan bir yağmurdan bile etkilenmeyip o süreci sağlıklı bir şekilde geçirdiklerini, tüm güzellikleriyle açtıkları en olgun, en muhteşem hallerindeyken aniden dallardan yere düştüklerini de.

Mükemmel bir güzellik ve olgunluk, ani ve acısız bir yok oluş
Samuray ruhu taşıyan Japonlar için ölümle yaşamın birlikteliğidir sakura. Kutsaldır, göründüğü kadar uzun olmayan, çabucak biten yaşamın simgesidir. Sakura çiçeklerinin sunduğu güzellikte 'ani ölüm' olgusunu da gördüklerinden, çiçek açış zamanını yüzyıllardır bir gelenek olarak kutsuyorlar. Aynı zamanda bahara görkemli bir başlangıç yapmak adına oldukça önemli bir ağaç onlar için.

Geçen yıl bu tarihte ağaçlar tamamen çiçeklerle kaplıyken bu yıl henüz açamadılar. Yapraklardaki ilk tomurcuklanmanın başladığı günden bu yana neredeyse 20 gün geçti, halen tek çiçek yok üzerlerinde. Ortalama on gün olan çiçek ömürleri göz önüne alındığında oldukça şaşırtıcı bir durum.
Kış şartları ağır geçtiği için olabilir bu gecikme, kim bilir. Küresel ısınma nedeniyle her yıl farklı tarihlerde gerçekleştiği bilgisi de vardı çünkü. Sakura Zensen'i oldukça önemseyen ve kaçırmak istemeyen Japonlar için meteorolojinin sıkı bir şekilde takipte olduğunu biliyor muydunuz? Çiçek açma tarihleri tüm şehirlere göre bu şekilde(Tık Tık) önceden tespit edilip halka bildiriliyor. 1 yıl önceki tarihlere bakacak olursak onlarda da gecikme var.

Blogda Nisan ayının ilk haftasını bahar çiçeklerine ayırmak bir yıldönümü geleneği'dir bende.
Son üç yıldır sakuralar başrolde. Bu yıl kaçırmak şöyle dursun, en başından yakaladım.
O halde, sakuranın gelişim evrelerini merak edenler için gelsin #sakuratime 🌸🌸😊

08/12/2015

Günah Keçisi (Scapegoat)

Keçiler önemli deyim ve atasözlerinde ne çok yer alıyor, şaşırıyor insan. İnatçı keçi, günah keçisi, keçileri kaçırmak
ilk aklıma gelenler... Hazır gündemle de doğrudan alâkalıyken bugün bu deyimlerden ikisine yer vereceğim.
Eminim ki okuduğunuzda siz de benim kadar şaşıracaksınız.

''Günah Keçisi'' deyimi asıl sorumluları korumak gibi kötü bir amaçla, suç ve günahlar birilerinin üstüne yıkıldığında kullanılır hani. ''Yolunda gitmeyen her türlü işten sorumlu tutulan, başkalarının cezasını çeken ya da sorumluluğunu üstlenen kişi (kurum, nesne)'' anlamındadır. İnsanlık tarihi kadar eskidir bu olgu, bir gelenektir özünde. Yapılamayan, başarılamayanlar için haksız yere suçlanacak birini aramak, günahları taşıması istenen bir bedene yönelmektir. Deyimin kökeni bir Yahudi geleneğine dayanıyor. Olay Yahudilik inanışında ve tarihinde uygulanmış. İçeriği ise İncil’de anlatılıyor.

''Günah Keçisi'' Yahudilerin her yıl Kefaret Günü ayinlerinde günahlarını yükledikleri inancıyla -Kudüs dışında olmak şartıyla- vahşi doğaya ya da çöle salıverip başıboş bıraktıkları yahut büyük bir uçurumdan aşağı attıkları erkek keçiye verilen ad, kavme ait tüm günahların yüklenmiş olduğu bir keçinin başrol oynadığı ve arındıklarına inandıkları bir ritüelmiş.
En yüksek seviyedeki Musevi din adamı bu törende Allah'a adamak üzere iki keçi seçiyormuş. Keçilerden biri kesilip kurban edilecek, diğeri İsrail halkının tüm günahlarını yüklenecekmiş. Bu iki hayvan için kura çekimi yapılıyormuş.

Kurada kurban edilmek üzere ismi çıkan keçiyi din adamı Aaron kesiyormuş. Daha sonra ikinci keçinin başına ellerini koyuyor, bu şekilde İsrail halkının o zamana kadar yaptığı tüm kötülükleri, haksızlıkları, itaatsizlikleri ve haddini bilmezlikleri, sözün özü akla gelebilecek her türlü suç ve günahı keçiye geçiriyormuş. Günah yüklenen bu keçi sırtında topluma ait tüm günahlarla, arkasındaki insanları günahsız bırakarak çöle ya da vahşi doğaya doğru yol alıp gözden kayboluyor ya da uçurumdan aşağı uçuyormuş. Gelenek bu şekilde yüzyıllar boyu devam etmiş.

Başlangıçta ''kurtulan keçi'' veya ''kaçan keçi'' olarak anılan keçinin adı sonrasında ''günah keçisi''ne dönüşmüş.

Eski Yunan’da da buna benzer bir gelenek yani yılın belirli bir zamanında düzenlenen bir tören varmış aslında. Bir erkek ve bir kadın seçiliyor ve tüm kentte dolaştırılıp önce sopalarla dövülüyor sonra da taşlanarak ikisi birden öldürülüyormuş. Aynı şekilde, toplumun yıl boyunca biriken günahlardan arındığına inanılıyormuş.

"Keçileri kaçırmak" deyiminde ise, ne gariptir ki esas oğlan keçi değil de at. Bunun sebebi bilimsel olarak halen ortaya çıkmamış; ama atlar yanlarında keçi olduğu zaman rahat ve huzurlu hissediyorlarmış.
Ahırda tek bir keçi olduğunda, hatta keçi kokusu sinmiş olduğunda dahi anında sakinleşiyorlarmış.

At, keçinin yokluğunu hissettiğinde huysuzlanıp sinirleniyor, anormal davranışlarda bulunuyormuş. Ve sırf bu yüzden girdiği yarışı kaybediyormuş. Aynı yöntem günümüzde de kullanılıyor mu bilmiyorum; ama eski çağlarda at yetiştiricileri bunu iyi bildiklerinden haralarda keçi bulunduruyorlarmış.
Atın keçiye olan zaafı ilginç gerçekten...
Dünya üzerinde o kadar hayvan varken neden keçi acaba?
Ve keçisi kaçan at neden bunalıma girer?

Biliyorsunuz ''keçileri kaçırmak'' deyimi günümüzde insanlar için;
''Düşünme düzeni bozulmak, bunalıma girmek veya aklını yitirmek'' anlamında kullanılıyor.

Sözün özü mü?
Gündeme fazlasıyla uygun düşen ''günah keçisi'' ve ''keçileri kaçırmak'' deyimlerinin hikâyelerine de hiç yabancı değilmişiz...


KAYNAK: www.newworldencyclopedia.org

08/10/2015

İntikam Soğuk Yenen Bir Yemektir

Hem görsel hem söz ne kadar ürkütücü aslında. Oysa düşünecek olursak tüm dünya kin, nefret, intikam körükleyen halleriyle bu görüntüyle ne kadar da iç içe.

Kitap okurken, dizi ya da film izlerken bu cümleyle karşılaşmamış olan var mıdır? Genellikle polisiye türü ya da mafya içerikli yapıtların olmazsa olmazıdır. Öyle ki; sık kullanılmaktan değişik versiyonları oluşmuş:
''İntikam soğuk yenen bir yemektir.'', ''İntikam sıcak yenen bir yemektir.''
Hatta ''Soğuk ya da sıcak farketmez, intikam lezzetli bir yemektir.''
Hiç merak ettiniz mi, atasözü müdür, deyim midir, kime aittir bu söz?
Ya da bir replik midir? İntikamın yemekle ilişkisi, söz konusu yemeğin aslı nedir? Sıcak mı soğuk mu yenir?
Ben merak ettim, evet. Deyişin tarihi çok eskilere dayanıyor. Bir Klingon atasözü olduğu ya da Stalin'e ait bir söz olduğu söyleniyor; ama kesin kaynak belli değil.
70 yıl kadar önce çekilmiş ünlü bir seri cinayet filmi olan Kind Hearts and Coronets'de geçiyor örneğin:
"Revenge is a dish which people of taste prefer to eat cold."
1973'te gösterime giren The Godfather'ın da en ünlü repliklerinden biri:
"Revenge is a dish that tastes best when it is cold.''
O halde neymiş? İntikam genellikle 'soğuk' yenen bir yemekmiş...
The Godfather filminin, New York'un yeraltı dünyasını yöneten güçlü bir İtalyan aile ile onlara eşlik eden dört ailenin (mafya) hikâyesini anlattığını ve Amerika'da suç işlemiş nüfuzlu aileleri aklamak üzere özel olarak çektirildiğini biliyoruz. İntikam söylemi, bu filmde ailenin politikacılar ve yargıçlarla yakın ilişkiler içinde olan ve bu özelliği ile açamayacağı kapı bulunmayan üyesi Don Corleone tarafından sarfediliyor. Ne kadar da tanıdık ve manidar, öyle değil mi?

Güncel konuşma diline de girmiş olan bu deyiş, intikam-tepki ilişkisini, intikamın bir hak olduğunu, mutlaka alınması gerektiğini vurguluyor. Soğuk yenen bir yemek olduğu belirtiliyorsa soğukkanlı ve sabırlı olmak, intikam için beklemek gerektiğini, sıcak yenen yemekle eşleştiriliyorsa sıcağı sıcağına intikam almanın elzem olduğunu...

Bizim dilimizdeki ''Öfke baldan tatlıdır,'' atasözü devede kulak kalıyor doğrusu...

Bu konuya neden mi değindim?
Öfkeli bir toplum olup çıktık malum. Öfkelerin kin ve nefrete dönüştüğü, insanların intikam hırsıyla yanıp tutuştuğu, sıcağı sıcağına ya da uzun vadeye yayılmış her türlü intikamın art arda alındığı kötü ve karanlık günlerden geçiyoruz.
Sevinç, mutluluk gibi duygular kendi kendine ortaya çıkar hani. Öfkede ise kişi 'bir başkası tarafından haksızlığa ya da zarara uğratıldığı' algısıyla; hayal kırıklığı, aşağılanma, içsel yetersizlik ve değersizlik gibi duygular yaşıyor ve eyleme geçmeye karar veriyor. Bir an önce olması ya da uzun vadeye yayma tercihi ise yaşanan duygunun yoğunluğuna göre şekil alıyor.

Öfke, zamanla kine dönüşen tahripkâr bir duygu. Duygularımız içinde en tehlikeli olanı. Kalbin huzurunu bozan manevi bir hastalık. Ayrıca vücut için zehirleyici özelliği çok yüksek bir toksin niteliğinde olduğu kanıtlanmış.
Kişi kendine zarar verdiğinin farkında mı oysa? Öfkeyle kalkıp zararla oturduğunun?

Bu yıkıcı duyguyu dinler de reddediyor.
Pavlus bile demiş ki: ''Kötülükten tiksinin, iyi olana sarılın.''
Bizim dinimizde ise ''Mümin kinci değildir,'' buyruluyor ve Cennet yoluna giden bir engel olduğundan söz ediliyor.

Öyleyse; dindar olayım derken kindar olmaktan sakınmak gerek...
Sevgi gibi birleştirici bir güç varken, barış içinde yaşamak varken, üstelik şu dünyada hepimiz için yer varken, kötü olandan tiksinmek, iyi olana sarılmak; kinden, nefretten, intikamdan arınmak gerek...



20/10/2014

Tongaya Düşmek Ne Demek?

Gündemdeki deyimlerden biri olan ''tongaya düşmek''te geçen tonga ne demekmiş hiç merak ettiniz mi? Malum günümüzde tongaya düşen düşene...
TDK Sözlük ''argo'' olduğunu belirterek yalnızca;
''tonga: isim Hile, düzen, tuzak'' demiş.
Tongaya basmak (veya düşmek) ise ''Kendisini kötü bir duruma düşürmek için hazırlanan bir düzene (dolap, hile) uğramak, tuzağa düşmek,'' olarak izah ediliyor.
TDK'da ''tonga'' ile ilgili başka hiçbir açıklama yok ne yazık ki.

Gelin şimdi ''tonga''nın birbirinden farklı iki anlamına bir bakalım:

Tonga, Pasifik Okyanusu'nun güneyinde bulunan ve krallıkla yönetilen bir ada devletinin adı.
Tonga Krallığı üç ana gruba ayrılıyor ve 171 adadan oluşuyor. Ülke bir zamanlar İngiliz himayesine girmiş; ama 1970 yılında bağımsızlığını kazanmış. Şu an İngiliz Milletler Topluluğu üyesi. Tropikal mimari güzelliklere sahip, butik otelleri, ideal kumlu plajları olan, şölenler, danslar ve kutlamaların yapıldığı Tonga, harika bir ada cenneti. Özellikle de maceracı tatilciler ve doğacılar için biçilmiş kaftan olduğunu öğreniyorum.

Ne dersiniz? ''Tongaya düşmek'' deyimindeki Tonga'yı böyle algılasaydık ''cennete düşmek'' ile eşdeğer olurdu herhalde
ve tadından yenmezdi, öyle değil mi? ☺️

Tonga, Yunanistan’da kullanılan ve kurutulmuş tütün yaprakları denk yapılırken uygulanan, dolayısıyla mübadiller sayesinde Türkiye’de de yaygınlaşmış olan metodlardan biri.
Bir bez ile kaplanmış olan sandığın içine el ya da makine ile dizilen kurumuş tütün yaprakları presle bastırılır, alabildiği kadar daha tütün dizilir ve etrafındaki bezle sarılarak paket haline getirilir. Bu metodla paketlenip TONGA haline getirilen tütünler daha sonra sandığın kenarlarını açma yoluyla çıkarılır. 
20-25 kg’lık küçük tongalar Karadeniz ve Marmara Bölgesi tütünlerinde, 45-50 kg’lık büyük tongalar ise İzmir ve Doğu Bölgesi tütünlerinde kullanılıyormuş.

Buradaki tonga, sıkıştırılıp preslenme olayını ifade ettiği için kötü bir sıkıntı yahut işkence çeşidi anlatılmak istendiğinde ''tongaya düşmek'' olarak kullanılabilirdi. Gayet de güzel uyardı bence.
Ancak sözlükteki tek anlamı ısrarla ''hile, düzen, tuzak'' olarak veriliyor. İlginç doğrusu.

Hazır yeri gelmişken bir de öneri:
Siz siz olun, şeytani varlıkların kurguladığı tongalara düşmeyin, dikkatli olun.
Güzel bir haftaya başlangıç yapmanız dileğiyle...


03/04/2014

Yılan Hikâyesine Dönmek

30 Mart'tan beri hâlâ netliğe kavuşmayan seçim sonuçları ile ilgili sıklıkla kullanılmakta olan ''yılan hikâyesine dönmek'' deyiminin ''uzadıkça uzayan, içinden çıkılmaz hale gelen, arap saçına dönen, bir türlü çözüm bulunamayan, insanı çileden çıkaran'' şeklinde devam eden anlamlarını bilmeyenimiz yoktur.

Peki, bu deyim kulaklarımızda yankılanıp dururken ''yılan'' kimmiş, ''hikâyesi'' neymiş merak edip araştıran var mı? Ben araştırdım araştırmasına da, karşıma çıkan örneklerdeki yılanın hangi hikâyede olduğuna bir türlü karar veremedim:

• Çölde ilerleyen bir yılanın kum üzerinde bıraktığı uçsuz bucaksız iz temel alındığı için ''uzayıp giden, sonunun nerede, ne zaman biteceği belirsiz sorun'' anlamında kullanılıyor.
• Kendi kuyruğunu yiyen bir yılan söz konusu:
Yılan kuyruğunu yiyor ve sindiriyor. Sindirilmiş kuyruğunu yeniden kuyruk yapmak için kullanıyor. Kuyruk tekrar yeniyor, sindiriliyor. Yeniden kuyruk oluyor, yeniyor, sindiriliyor. Bu böyle devam ediyor. Çok fazla uzayan, içinden çıkılmayan bir döngü kastedileceği zaman işte bu yüzden ''yılan hikâyesine dönmek'' deyimi kullanılıyor.
• ''Yılan Hikâyesi'' adıyla bilinen bir halk hikâyesi var.
Yılanın konuştuğu, düşündüğü, insan gibi davrandığı ve hikâyenin sonunda ders verdiği fabl türünde bir örnek...

Adamın biri evine giderken taşın altında debelenmekte olan bir yılana rastlar. Taşı yerinden oynatır ve yılanı sıkıştığı yerden kurtarır. Yılan, hayatını kurtaran adama minnetle dolmuştur. Borcunu hemen ödemek ister. Ve adamın kendisiyle yuvasına kadar gelmesini ister. Yuvaya girip ağzında bir altın lirayla çıkar ve adama uzatır.
-''Ne zaman ihtiyacın olursa gel beni bul. Sana her seferinde böyle bir altın vereceğim,'' der.
Böylece can dost olurlar.
Aradan yıllar geçer. Adam hastalanıp yatağa düşer. Paraya ihtiyacı olur. Oğluna yılanı anlatır ve gidip ondan bir altın lira alıp gelmesini söyler. Oğlan babasının aklını oynattığını zanneder. İnanmaz ama yine de dediğini yapıp yola düşer. Yılanı bulur. Babasının hastalandığını söyler. Yılan hemen yuvasına girip ağzında bir altın lirayla çıkar.
Bunun üzerine çocuk çok şaşırır. ''Demek ki bunun yuvası altınla dolu'' diye düşünüp yılanı öldürmeye ve altınların tümünü almaya karar verir. Yerden kocaman bir taş alıp hızla yılanın üstüne atınca, yılan can havliyle çocuğu ısırıp zehrini akıtır. Çocuk anında can verir. Yılanın ise kuyruğu kopmuştur.
Babası olayı öğrenip üzüntüden kahrolur. İyileşir iyileşmez yılana gider ve der ki:
-''Olanların sorumlusu benim. Sen benim en iyi dostumdun. Oğlumu sana zorla gönderdim. Şeytana uyup sana ihanet etmiş. Sen de cezasını vermişsin. Seninle yine de dost kalmak isterim.''
Yılandan kesin ve net bir yanıt gelir:
-''Bende bu kuyruk acısı sende bu evlat acısı varken bizden artık dost olmaz.''


Esasen ''yılan hikâyesine dönmek'' deyimindeki yılanlar ve hikâyeleri bir hayli masum kaldılar. Bunu siz de farkettiniz mi?
Bizim olayımızda bir ülkenin geleceği söz konusuyken oynanan türlü türlü oyunlar, hileler, hırsızlıklar, yolsuzluklar, arsızlıklar sıralı...
Dolayısıyla, tüm bunları bilinen hiçbir yılan, hiçbir hikâyeyle karşılayamıyor.
Kedi trafoya mı girmiş?
Dokunmayın masum kedilere...
Olsa olsa iğrenç lağım fareleri girmiştir.
Tabii ki başka yerlere.
Pis kokularıyla, sinsice, olabildiğince aşağılık emelleriyle...

23/03/2014

Ali Kıran Baş Kesen

Hem Türk hem İslam kültüründe ormanlara ve ağaçlara ne çok önem verilmiş. Canlı bir ağacı kesmekle insan öldürmenin eşdeğer olduğunu anlatan ''Dal kıran baş keser,'' ya da ''Yaş kesen baş keser,'' atasözlerimizi bir düşünün.

Fatih Sultan Mehmet de "Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim!" diye gürlememiş miydi?
Koskoca bir padişahın ağzından kanun hükmünde çıkmıştı bu sözler! Öfke içinde haykırdığı cümlesiyle, ağaçlardan küçük bir dal bile kesmenin yasak olduğunu, uymayanın kesin canıyla ödeyeceğini daha en başında kulaklara küpe diye takmıştı.

Takmıştı ki kimse elini ağaçlara sürmeye cesaret edemesin. Çünkü biliyordu ki dal kesmekle işe başlayan eller gövdeyi de mutlaka kesecek, o ağacı, tüm ağaçları, ormanları yok edecek!

Şimdi... Bugünlerde fazlasıyla haşır neşir olduğumuz ''Ali kıran baş kesen'' deyiminin kökenine bir inelim mi?
Bakalım nasıl bir sürprizle karşılaşacağız?

Aklına ne eserse, canı ne isterse yapan acımasız zalimler için kullanılan bu deyiminin kökeninde Kerbela olaylarının yattığı, Ali Kıran'ın; Hasan ile Hüseyin'in ve Ali'nin katillerini simgelediği, dolayısıyla ''zorbalığın sembolü'' olduğu söyleniyor. Deyim aynı zamanda külhanbeyi ve kabadayı ağzında ''bıçkın ve acımasız serserileri'' anlatmak için kullanılıyor.

Külhanbeyi ne demek peki?
Tam olarak bilgilenmek için Sadri Sema'nın ''Eski İstanbul'dan Hatıralar'' adlı kitabına bir göz atalım:

''Eski günlerde, eski İstanbul`un birçok semtlerinde, hatta caddelerinde, sokaklarında çalımlarından geçilmeyen birtakım mahlûklar vardı. Bunlara, kopuk, külhanbeyi, tosun, kabadayı, bıçkın, ene gibi adlar verilirdi. Ve bunların çoğu ne yaptıklarını bilmez, nereye gittiklerini fark etmez birer serseriydi. Birer çamur, birer çirkef...''

Hah işte... Zorbalıkla iş yürüten bu çamur ve çirkeflere ''Ali kıran baş kesen'' deniyormuş.

"Dal kıran baş keser," atasözü zaman içinde ''Ali kıran baş kesen'' deyimiyle bütünleşmiş.
Çünkü ağaç dikme geleneği şöyle dursun, ağaç kıyımlarına başlanmış.

Ali kıran baş kesen kabadayılar ağaçların da gözünün yaşına hiç bakmamış...


Fotoğraf: Sharad Aksar

30/09/2013

At Gözlüğü Takmak

''At gözlüğü takmak'' ya da ''at gözlüğü ile bakmak'' deyimleri neyi anlatır bize?

Sabit fikirli, dar görüşlü, objektif bakış açısından yoksun insanları anlatır.
Başkalarının fikirlerine itibar etmeyen, saygı göstermeyen, olaylara tek yanlı, tek açıdan bakan, etki eden diğer faktörleri göremeyen, görmek istemeyenleri anlatır. Görse bile reddeden, kendi bildiğini okuyan insanları...

Çünkü onlar söz konusu gözlükleriyle bütünleşmişlerdir. Dolayısıyla; başlarını ne yana çevirirlerse çevirsinler değişen bir şey olmayacak, göremeyeceklerdir.

Bu deyimlerin kaynağına bir göz atalım şimdi...

Eskiden değirmende çalıştırılan atlar için çok kurnazca hazırlanmış bir düzenek kullanılıyormuş, duymuş muydunuz? Hayvanın, yani değirmen için su taşıyan dolap beygirinin, mekanizmanın bulunduğu en fazla iki metre yarıçapındaki dairesel bir alanda hiç durmadan dönüp durduğunu anlamaması, düz yolda yürüdüğünü zannetmesi için aldatma üzerine kurulu bir düzenekmiş bu.

Döner bir çarktan oluşan düzeneğe bağlanan atın gözlerine, sadece önündeki kısıtlı alanı görmesi, etrafını görememesi için gözlük takılıyormuş. Hatta gözlüğe rağmen, ''Aynı yerde döndüğünü anlar belki'' diye, yürüdüğü o sınırlı alana ara sıra çalı-çırpı ya da ufak tefek taş, toprak atanlar da çıkıyormuş.
Sözün özü; hayvanı sürekli ve bu tarz bir aldatmayla kullanıyorlarmış.
Ne kadar acımasızca ve haince bir plan, öyle değil mi?
''Plan'' demek hafif kalıyor. ''İğrenç bir aldatmaca'' desek daha doğru olacak.

Sabırla hizmet eden, fedakâr, zavallı bir canlının alenen aldatılması ve suistimali bu resmen. Sizce de korkunç değil mi?

''Dolap beygiri gibi'' deyiminin kökeni de buradan kaynaklı. Kısır bir döngü içinde olan insanlar için kullanılan bu deyim ''Gelişmelere açık olmamak, hep aynı yolda bilinçsizce ilerlemek, etrafından bihaber olmak'' gibi anlamlar içeriyor.

Su taşıyan bir dolap beygirinin ve ona takılan gözlüğün insanlara verdiği ilhama ve o ilhamla ürettiği deyimlere bakar mısınız?

(Görseller buradan ve buradan)

25/05/2013

Sinek Küçüktür Ama...

Özene bezene hazırladığınız çorbanız tam bir lezzet fırtınası.

Öyle ki; ünlü bir aşçının tarifini aynen uyguladınız, kremayla şenlendirdiniz. Gerek görüntüsü, gerek tadıyla ve mis gibi kokusuyla damaklarda gerçek bir bayram yaşatacağından yüzde yüz eminsiniz.
Bir taraftan da günün bütün yorgunluğunu atmak için akşam yemeğini açık havada yemek istiyor ve balkondaki masayı hazırlıyorsunuz. 

Buraya kadar her şey ne kadar da normal ve güzel, değil mi?

Masaya oturdunuz. Tam bir kaşık alıp içmek üzereyken, nereden peydahlandığı belirsiz iğrenç bir karasinek çıktı geldi ve tabağınızdaki çorbanın içine düştü! 

Gitti bütün emeğiniz, iştahınız, hevesiniz!
Ne yaparsınız şimdi?
''Aman ya, boşver. Küçücük, önemsiz bir sinek,'' diyebilir misiniz? 
Sineği oradan alıp çorbanızı  içmeye devam edebilir misiniz? 

Velhasıl; birebir yaşayan daha iyi biliyor arkadaşlar. 
Atalarımız ''Sinek küçüktür; ama mide bulandırır'' sözünü boşuna söylememiş...

İngilizler bile farketmişler bu gerçeği:
''A fly is a small thing, but it makes you sick.''



25/01/2011

Ali Cengiz Oyunu Nedir?

Hile ile iş yapanların yalanları ve akla hayale gelmeyecek planları için kullanılan ''Ali Cengiz oyunu'' deyiminin kökeni eski bir halk hikâyesinden kaynaklı.

Devrin birinde sihirbazlıkla uğraşan bir adam, bu işte o kadar çok ilerlemiş ki sonunda kendini istediği her şekle sokmayı başarmış. Ve bunu bir eğlence haline getirip para da kazanmaya, insanları hayrete düşürmeye başlamış.
Örneğin karısına:
''Bahçedeki keçiyi pazara götür, sat,'' diyor, hemen bahçeye gidip keçi oluyor, satıldıktan sonra da insan olarak eve geri dönüyormuş.

Adamın bir de bu oyunları isteyen herkese öğretme huyu varmış. Ama öğrettiği kim olursa olsun, başkalarına öğretmemesi için son bir oyun daha çıkarıp öldürüyormuş onu. Öğrenen bir serçeyse derhal bir atmaca olup boğuyor, ağaçsa ateşe dönüşüp yakıyormuş.
Oyunlar gitgide daha korkunç bir hale girmeye ve sihirbaz bu yeteneğini kendini eğlendirmenin dışında, çıkarları ve halkı aldatmak için de kullanmaya başlamış...

Sonunda olay padişahın kulağına gitmiş. Tellallar çıkarıp bu düzenbazı huzurunda kim alt ederse kızını ona vereceğini duyurmuş. Duyan herkes bu tehlikeli oyundan kaçarken Ali Cengiz adında bir genç bu göreve talip olmuş. Ve bu sihirbazdan kurs almaya başlamış. Oyunları öğrenirken aptal gibi davranan Ali Cengiz, öğrendiklerini gizleyip salağa yatıyor, sihirbaz da bir şey anlamıyor zannedip bildiği ne varsa en ince ayrıntısına kadar zevkle anlatıyormuş.

Nihayet padişahın huzurunda yapılacak sınav günü gelmiş çatmış.

Ali Cengiz bir koç olup gelmiş meydana. Sihirbaz derhal kurda dönüşmüş. Ali Cengiz kurdu boğmak için su olunca, sihirbaz kendini ateşe çevirmiş. Ali Cengiz bir çiçek olup padişahın kucağına düşmüş, sihirbaz bir eşekarısı olup üzerine. Bir süre ikisi de şekilden şekle girmiş.
En sonunda Ali Cengiz tavuk yemi olup yere saçılmış. Sihirbaz tavuk olup yemlere yöneldiğinde, Ali Cengiz hemen bir tilki olup tavuğu boğmuş ve bu düzenbaz büyücüden kurtarmış herkesi...

Anlayacağımız; çok eski çağlardan beri kullanılan masalsı bir şekil değiştirme oyunu bu. Hayatımızın birçok alanında karşımıza çıkan bir oyun. Ülkemizde, hepimizin gözü önünde oynanan oyunlardan biri aynı zamanda...

Kural: Sergilenen tavır ve davranışları zeki ve kıvrak bir öngörüyle tahmin etmek,
karşısındakinden daha zayıf bir şekle girmemek. Tavuk yemi olmamak... ''Yem olmamak''...

Siz siz olun yalan dolanlarla, akla hayale gelmeyecek planlarla, iftiralarla karşınıza çıkan
aşağılık düzenbazlara yem olmayın, onların seviyelerine inmeyin, akıl almaz tuzaklarına düşmeyin.

Temizlenin onlardan. Onlardan ve yaltakçılarından...
Temizlenmek zorlu bir hale girmişse yargı organlarından yardım isteyin...