kanser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kanser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30/01/2017

İlaç Niyetine ve Sağlıklı Beslenmek

Son birkaç haftadır sağlıklı beslenme ile ilgili ne kadar bilgi, haber, açık oturum varsa neredeyse hiçbirini kaçırmadan izledim. Öğrendiğim her bilgi endişe içinde yenilerinin peşine düşmeye zorladı beni.

Canan Karatay'ın ''Pakete girmiş yiyecek ve içeceklerden uzak durun'' söylemi kazınmıştı aklıma en çok. Nitekim tüm dünyanın bayıla bayıla yediği Nutella'nın içeriğindeki palm yağı nedeniyle kanserojen etki taşıdığı doğrulandı.

İşte bu yüzden hazır gıdalardan iki misli daha uzak durmaya başladım. Açıkçası bisküviden kuru yemişe işlem görmüş her yiyecek ciddi anlamda korkutuyor artık beni. Mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum.

Bir taraftan da yıllardan beri köy sütü almak, yoğurdu ve kefiri evde mayalamak, ekmeği evde yapmak gibi doğrulara imza attığım için huzur duygusu var içimde. Konuyla ilgili en radikal kararım tavuğu hayatımızdan çıkarmak olmuştu. Ne kadar isabetli bir kararmış meğer. Oturduğu yerden hiç kıpırdamadan antibiyotikle büyütülen tavuklar sayesinde vücudumuzun antibiyotiğe doyması ve bakterilerin çok daha dirençli hale gelmesi gibi korkunç sonuçlar ortaya çıkmaya başladı.
Bilim artık antibiyotiğe ''Hayır'' diyor ve birtakım önerilerde bulunuyor. Beslenme alışkanlıklarımız sayesinde kanser illeti haricinde uzun vadeye yayılmış kim bilir daha ne yan etkiler çıkacak ortaya. Artık zararın neresinden dönersek kâr!

Kanser riskini en aza indirmek için şekerden kesinlikle uzak durulması gerektiğini öğrendik. Hatta ''Kanseri besleyen şekerdir'' cümlesi bir replik olarak beynimize kazındı. Metabolizmayı güçlendirmek için önerilen besinler neler peki?

Liste başı olarak probiyotik zengini doğal yoğurt ve kefir var. Ve uzmanlar bu yıl özellikle, bağırsaklardaki probiyotik bakterilerin çoğalmasını teşvik eden prebiyotik yiyeceklerden faydalanmak gerektiğini 'önemle' vurguluyor.
En çok da lahana turşusu konusunda hemfikirler. Zayıflatma özelliği olan lahananın, turşu olarak da metabolizmayı hızlandırıp kilo verdirmesi bir yana; kanser, damar tıkanıkları, kalp ve sinir sistemi hastalıklarında son derece etkili olduğunu, lahana turşusu mayalanırken üretilen laktik asitin tansiyonu düşürdüğünü ve kan dolaşımını teşvik ederek damar açıcı etki yaptığını söylüyorlar. Aslolan şu:
Lahana turşusu yapılırken fermantasyon süreci kanserle savaşan enzimleri harekete geçiren 'sulforaphane' isimli kimyasal ve indol gibi bileşenler üretiyor.
Lahana turşusunun şeker hastaları için de faydalı bir besin maddesi olduğu biliniyor. Öyleyse ne yapmalı?
Tam da mevsimiyken hemen bir lahana turşusu kurup bağışıklık sistemini güçlendirmeli. Probiyotik bakterilerle bağırsak florasını olumlu yönde değiştirip kanserden korunmalı. Hem turşu suyundaki probiyotik bakterilerin kişiyi grip ve benzeri enfeksiyonlardan koruyan en güçlü ilaç olduğu haberleri basında epeyce yer almıştı.

Sağlıklı beslenmek adına bir öneri de benden gelsin mi?
Nutella benzeri çikolata + fındık kreması içeriklere alternatif olarak meyveli, bol kuru yemişli ''sağlıklı ve besleyici'' kekler yapın çocuklarınıza.

Çok severek yiyeceklerine emin olun.
Şekeri az, yağsız ve kullandığınız süt 'doğal' olsun. Keki yaparken kavrulmamış fıstık, cevizi ve fındığı kabuklu satın almak gibi yöntemlerle ''işlenmemiş'' kuru yemiş tercih edin. Kuru üzümleri bol suda yıkadıktan sonra kullanmayı unutmayın.

Malzemenin dibe çökmemesi ve eşit dağılması için keki 200 derecede ısıtılmış fırında 10 dk kadar pişirin ve fırını kapatın. 3 dk bekleyin. Daha sonra 160-170 derecede en az yarım saat pişmesini sağlayın.


Huzurlu ve sağlıklı bir haftaya başlangıç yapmak dileğiyle...


02/12/2016

Kestane Kebap, Yemesi Sevap

Resmi olarak kış mevsimine girdik de ilk gününü harcadık bile. Bu yıl epeyce soğuk olacağa benziyor. Şimdiden donuyor olmamız da kanıtı. Aralık başında hiç bu kadar üşüdüğümü hatırlamıyorum...

Patlamış mısırla birlikte uzun kış gecelerinin değişmez, sıcacık ve de eğlencelik atıştırmalığı olan kestane çarşıda, pazarda çoktan yerini aldı bir taraftan. Caddelerde pişirme tezgâhlarından buram buram yükselen ve her yanı sarmalayan şahane kestane kebap kokuları var. Bu kokular insanı cezbetmekle kalmıyor, içini de ısıtıyor sanki.

''Orman ağacı meyvelerinden biri'' olarak adı geçen ve aslen bir tohum olan kestane, nişastalı yapısıyla yüzyıllardır beslenme kültürümüzde önemli bir yere sahip olmuş, yemeklerde kıvam artırıcı ve lezzet takviyesi olarak tercih edilmiş, pilavlara katılmış. Başta kestane şekeri olmak üzere lezzet küpü tatlıları, ezmeleri, püreleri yapılmış. Vitamin ve mineral bakımından oldukça zengin, aynı zamanda yağ oranı düşük olan kestanenin, özellikle çiğ kestanenin insan sağlığı üzerinde saymakla bitmeyen ne çok faydası varmış?! Sakinleştirici özelliği var. Stresin en büyük düşmanı. Çiğ olarak yendiğinde mide rahatsızlıklarını hafifletiyor. Enerji veriyor, yorgunluğu azaltıyor. Yüksek ateş düşürücü. Diş ve diş etlerinin güçlenmesine yardım edip çürümeleri de engelliyor. Beyin hücrelerini geliştirerek unutkanlığı önlüyor.

13/05/2016

O Tavuğu 'Yutmayız'

İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar'ın beyanlarını yıllardır takip ederim.
İnsanları bilinçlendirmek adına hiç pes etmeden çabalayan, uyarılarda bulunan çok değerli bir bilim adamıdır.
İlaç endüstrisinin tamamen gıda endüstrisinin içinde olduğunu anlatır. Bozulmayan sütlerden, meyvelerden, ekşimeyen yoğurtlardan, sarısına müdahale edilen yumurtalardan bahseder. Aylarca saklanabilen katkı maddeli yiyeceklerden kesinlikle sakınmamız gerektiğini, en çok da antibiyotikle 40 günde büyütülmüş 'piliçleri' anlatır...
''Piliç diyorum, tavuk demiyorum. Çünkü bu yediklerimiz tavuk değil, başka bir canlı. Bağ dokusu bozulmuş hasta bir canlı,'' şeklinde bir özet çıkarmıştır ki insanın tüylerini diken diken eder.

Kendisini dikkatle dinleyip not aldığım dehşet verici detayları anlattığım ''O Yediğin Tavuk Değil!'' başlıklı yazım ŞURADA...

Tavuk üretiminde kullanılan kimyasallar sadece insan sağlığını değil, ekolojik dengeyi de bozuyor. Tavukların dışkısı normalde gübre olacakken zehirli atık haline dönüşüyor. Vahameti düşünün! GDO'suz dense bile hayatından tavuğu tamamen çıkarmış biri olarak geçenlerde bir açık oturuma rastladım. Konuk profesörlerden birinin ''Tavuk yenilebilir. Ben yiyorum,'' şeklindeki telkinleri dikkatimi çekti. Şaşırdım!
Yavuz Hoca'nın ''Endüstri bir miktar akademiyi kullanır,'' sözünün sağlamasıydı adeta. ''Tavuk'' adı verilmiş bağ dokusu bozuk o hasta canlıyı sen yiyorsun diye halk da yiyecek öyle mi?!? Hayret doğrusu!

Çok can sıkıcı, ancak önemli bir konu olduğu için girizgâh biraz uzun sürdü, kusura bakmayın. Şimdi asıl konuya gelelim.
Prof.Dr.Aziz Sancar Nobel Ödülü aldığından beri ülkem adına böylesi güzel bir haber okumamıştım. O nedenle; bu güzel haberi sıcağı sıcağına paylaşmak istiyorum:

Greenpeace Akdeniz, "Dünyayı Tüketmek" adlı bir rapor hazırlayıp,
"Bile Bile Lades: Endüstriyel Tavukçuluk İçin Yolun Sonu" başlığı ile başta Dr. Yavuz Dizdar olmak üzere uzman isimlerin katılımda bulunduğu bir panelde hayvancılık ve tavukçuluk sektörünün gerçek yüzünü kamuoyuyla paylaştı. Evet, Greenpeace, sağlığımızı ve çevremizi tehdit eder hale gelen tavukçuluk endüstrisine odaklandığı kampanyasında 'Yutmayız!' diyerek tavuk üretim şirketlerini harekete geçmeye çağırıyor.

Panele katılan uzmanların paylaştığı ve gıda endüstrisinin yarattığı sağlık ve çevre tahribatını tavuk endüstrisi üzerinden anlatan ‘Dünyayı Tüketmek’ isimli Greenpeace Raporu' nda öne

25/11/2015

Gıda Terörü - Minik Bahçem

Sağlığa zararlı, kanserojen gıdalarla ilgili ne yapmamız gerektiği konusunda iyice zorlanmaya başladık artık...
Gün geçmiyor ki gıda terörüyle ilgili yeni bir haber gündeme düşmesin. Yumurta sarılarının tavuk yemlerine katılan kimyasallarla istenilen renge ulaştığı, tavuk etinde ve karaciğerinde arsenik bulunduğu, modern buğdayla yapılan ekmeğin çok tehlikeli olduğu, hatta ekmeğin de sigara bırakır gibi aniden bırakılması gerektiğine benzer can sıkıcı haberler yine peş peşeydi...

Peki onca insan doğal tavuğu, köy yumurtasını, doğal buğdaydan yapılmış ekmeği nereden bulacaktı? Konuyla ilgili çözüm üretmek, örneğin devletle işbirliğine gitmek yerine; yediğimiz içtiğimiz ne varsa ''ölümcül'' olduğunu söylemek can sıkmaktan, insanları daimi biçimde kahretmekten başka ne işe yarıyordu?
Bozulmaması, küflenmemesi için her şeye kimyasal katıldığı sürekli tekrar ediliyordu ki bunu ben maydanozda bile farketmiştim. Yazın pazarda sergi açmış köylü kadından aldığım maydanozlar eve geldiğimde acayip ilaç kokuyordu. Hangi köy yumurtasından, tavuğundan, sebzesinden, maydanozundan bahsediliyordu? Besbelli köylüler de kendi aralarında kimyasal ilaç yarışına girmişlerdi. Üstelik kullandıkları dozun bilincinde de değillerdi. Doğal olan hiçbir şey kalmamış mıydı?
Tüm bunlar aklımı kurcalarken elden gelebildiği kadar çözüm aramalıydı...
Keşke küçük de olsa bir bahçemiz, içinde (free lunch) tavuklarımız, taze köy yumurtalarımız, kimyasal katılmamış sebze ve meyvelerimiz olsaydı. Bu ne yazık ki -acilen gerçekleşmeyi bekleyen- bir hayal olarak kalacaktı.
Balkonun köşesindeki büyük saksıda çiçeğe ne gerek vardı? O artık nane, maydanoz, taze soğan yetiştirmek üzere oradaydı. Maydanozların büyümesi için üç ay beklemek inanılmazdı. Demek ki çabuk büyüsün diye ilaç katıyorlardı. O kadarcık yerde her daim iki bağ maydanoz, iki bağ nane, yeteri kadar taze soğana sahip olmak ne güzeldi. Minicik bahçem şahaneydi!

Tam buğday unu alıp evde ekmeğini sürekli kendi yapabilirdi insan.
Aynı undan kahvaltı için lezzetli çörekler pişirmek hiç de zor değildi...

Kakulenin şifaları öğrenilip şaşırılmıştı. Bundan sonra sık kullanılacaktı.
Ev yapımı kakuleli kahvenin tadı ne kadar da harikaydı...

Her derde deva kış meyvelerinden bol bol yenecek, mümkün mertebe sağlıklı olunacaktı...

Kısa bir süre önce yemek fabrikası, üretimhane, restoran benzeri yerlerde çalışan gıda mühendislerinin uyarılarıyla ilgili dehşet verici bir yazı okunmuştu. Mühendisler çok iğrenç bir sistemin içinde olduklarını anlatıyor, denetimlerin artırılması ve rüşvetin önüne geçilmesi için haykırıyorlardı. İçlerinde, denetim sırasında ''Herhangi bir usulsüzlük yok'' demeleri için baskı gördüklerini, aksi takdirde işten çıkarılma tehdidiyle karşılaştıklarını söyleyenler vardı.
Söz konusu olan belirli bir şehir ya da bölge de değil, ''Türkiye genelinde'' çalışan gıda mühendislerinin haykırışıydı!

Çalıştıkları firmalarda yapılan usulsüzlükler inanılır gibi değildi. Reçellere toz kimyasal karıştırmak, küflenmiş sucukları yeni bir işlemden geçirip piyasaya sürmek, denetimden geçecek hazır yemek şirketi numunelerine kokusuz çamaşır suyu ekleyip mikropları öldürmek, yarı fiyata alınmış bozuk tavuk butlarını soslayıp baharatlayıp fırında tavuk olarak satışa sunmak gibi akıl almayacak sayısız sahtekârlıktan bahsediyorlardı.
İş başvurusunda direkt ''İyi yalan söyleyebilir misin?'' diye sorulduğunu, ''Hayır'' dendiğinde işi kaybettiğini söyleyenlerin yanı sıra, mesleği gereği itiraz etmesine rağmen patronun üzerine yürüdüğünü anlatanlar vardı.

Gıda mühendisleri bütün rezilliği anlatmıştı (Bkz).
Yüzde yüz emin olunmayan yerlerden asla ve asla yiyecek-içecek alışverişi yapılmayacaktı...


* * *

EK:
Minik bahçemdeki yeşillikler hiçbir bozulma olmadan tüm tazeliğiyle ürün vermeye devam ediyor.
(5 Mart 2016 14:55 itibariyle manzara aşağıda.)
Sadece naneler yaprak döktü, aralarda dal halinde kaldılar.
Evin yeşil soğan ve maydanoz ihtiyacını karşılamaya yetiyorlar.
Kullandığım soğanların yerine yenilerini dikiyorum. Maydanozlar ise kopardıkça daha gürleşiyorlar.
Bu uygulamayı çok sevdim, hep sürdüreceğim :)


05/11/2014

Bol Lifli, Şifa Deposu Sebze: Alabaş (Kohlrabi)

Farkındalık mı yoksa dikkat etmekle ilgilidir mi desem, belki de bakmak ile görmek arasındaki farkın ta kendisidir. Sürekli gördüğün bir şeydir hani.
Göz aşinalığın vardır; ama ne işe yaradığını bilmez, bir o kadar da önemsemez, ilgilenmezsin.
Son zamanlarda pazarda ya da manav tezgâhlarında sıkça gördüğüm, ancak ''Bir tür turp, hatta GDO’lu turptur,'' diye önemsemediğim o sebzeyle olan ilginç tanışma hikâyem ve sonrasında yaptığım araştırma sonuçlarıdır...

Tezgâhını, son yağmurların bereketiyle yemyeşil olmuş, kocaman, gür yapraklı terelerle, rokalarla, maydanozlarla donatıp minicik, şık bir bahçeye dönüştürmüş olan pazarcı, aralara renk renk turplar, havuçlar, şalgamlar serpiştirmişti. En uç köşeye oval, beyaz bir tabak koymuş, içine de o turplardan birkaç tanesini dilimlemiş, az miktarda şalgam dilimi de ekleyip renk ve desen oluşturmuştu. Pazarcının bile zevklisi ve iş bileni vardı. Tam bu esnada ''Alabaşa geell!!'' diye bağırdı.
'''Hangisi alabaş?'' dedim.
Elindeki ince, uzun bıçağı hemen tabaktaki dilimlerden birine batırdı ve bana doğru uzattı. Ardından, bir dilim de kendi ağzına attı. Aman Tanrım! O ne güzel bir lezzetti. Görüntüsü turpu andırıyordu; ama tadı asla benzemiyordu. Koy önüne tepeleme bir tabak, meyve niyetine anında biterdi.
''Adını duymuştum; ama ilk kez tadıyorum. Çok güzelmiş,'' dedim. ''İkram etmeseydim öyle de kalacaktın, değil mi?'' diye gülümsedi adam. ''Evet, aynen,'' dedim. ''Reklamların önemi yadsınamaz tabii,'' diye küçük bir de şaka ekleyip 1 kg tartmasını söyledim… Ancak o kadar kısa bir sürede tükettik ki keşke daha fazla alsaymışım. Bundan sonrası için sürekli alacağım, evden hiç eksik etmeyeceğim yüzde yüz garantilendi çünkü. Özellikle de internetten araştırıp öğrendiğim şaşırtıcı bilgilerden sonra.

Türkiye’de yeni tanınmaya başlamış olan alabaş, yurt dışında özellikle Almanya’da "kohlrabi" adıyla bilinen ve çok tüketilen bir sebze. Eflatun ve açık yeşil iki rengi bulunan, hem yumrusu hem yaprakları yenen bu mucize sebze ile ilgili öğrendiklerimi hemen sıralamaya başlıyorum:

•Vitamin ve mineral bakımından çok zengin bir sebze olan alabaş, oldukça lifli bir yapıya sahip. Yüksek miktarda A, B1, B2, B3, B6, C vitamininin yanı sıra, kalsiyum, demir, potasyum ve fosfor içeriyor.
•Turpgiller ailesine ait diğer sebzeler olan lahana, brokoli, karnabahar, Brüksel lahanası gibi çok güçlü bir antioksidan. Kansere karşı koruyucu özelliği var. Akciğer ve kalınbağırsak gibi kanser türlerine yakalanma riskini en aza indiriyor.
•Tansiyonu dengede tutuyor, yüksek tansiyona iyi geliyor.
•Sinir sistemi hastalıklarını tedavi edici özelliği var.
•Böbrek taşı, katarakt ve felç oluşumunu azaltıyor. Böbrek ve safra kesesinde oluşan taşların düşmesine yardım ediyor.
•Yüksek oranda demir içerdiği için kansızlığa iyi geliyor.
•Suyu öksürük ve bronşit için 1 numara.
•Nefes darlığı ve astıma iyi geliyor.
•Kalp ve dolaşım hastalıklarına karşı koruyucu.
•Bol lifli ve kalorisi çok düşük olduğu için zayıflamaya yardım ediyor.
•Emzikli kadınların sütünü artırıyor.

Eğer siz de halen tanışmayanlardanız bence en kısa zamanda tanışın ve alabaşı öğünlerinizden eksik etmeyin.
Sevgiyle...

21/10/2014

Sigara ve Winnie Langley Tiryakiliği

Sigarasına toz kondurmayan insanlar ne söylerse söylesin, ne kadar haklı çıkmaya çalışırsa çalışsınlar bir kulağımdan girer, öbüründen çıkar doğrusu.

Çünkü bunun lamı cimi kalmamış arkadaş.
Sigara sağlığa za-rar-lı-dır!

Bugün market çıkışında yaşlı bir kadın ile oğlu arasında sigara yüzünden geçen ve daha sonra ''Sen şimdi arabaya git. Ben şu bankta bir sigara içip geleceğim,'' cümlesi nedeniyle tartışmaya dönüşen konuşma sonrası, hırsını alamayıp bana yönelen ve sigaraya methiyeler düzen, hatta araya ''Geçen yıl bilmem nerede profa muayene oldum. Benim ciğerlerim kendi kendini temizliyormuş. Hiç içmeyen birinin ciğerleri gibiymiş,’’ cümlelerini de sokuşturup beni dumura uğratan yaşlı kadın hakkında; ''Sigaraya olan aşkı konusunda eline kimseler su dökemez,'' diye düşünürken birdenbire aklıma Winnie Langley geldi. Sahi, kısa kesilmiş bembeyaz saçları ve kırışıklar içindeki suratıyla ona ne çok benziyordu. En çok da sigaraya olan tutkusu benziyordu elbette.
Hani 2010 yılında ''Dünyanın En Yaşlı Sigara Tiryakisi'' sıfatıyla 103 yaşına 1 ay kalmışken hayata veda eden İngiliz kadına...

Mizah içerikli pek çok sitede ''komik'' etiketiyle kullanılan şu üstteki fotoğraf ona ait. 100. doğum günü pastasındaki mumlardan birinin aleviyle sigarasını yaktığı, tamamiyle gerçek bir fotoğraf.
Bayan Langley sigara içmeye henüz 8 yaşındayken, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bozulan sinirlerini yatıştırmak için başlamış ve toplam 95 yıl boyunca günde en az beş sigara içmiş, düşünebiliyor musunuz?

Yaşamının son birkaç yılında sigaraya durmadan gelen zamlar ve dünyayı kasıp kavuran ekonomik krizler nedeniyle sigarasını günde beş taneden bir taneye indiren Winnie’nin hayatı boyunca 170 binden fazla sigara içtiği tahmin ediliyor.

Sevimli kadınmış doğrusu Winnie...
Acaba sigara içmeseydi kaç yaşına kadar yaşayacaktı?
Ya da bugünkü yaşlı kadının söylediği sözler doğru muydu yoksa?
Ciğerleri kendi kendi kendini temizleyen özel bir insan türü vardı da bunlar o türe ait genlerle mi donatılmışlardı?
Yok canım, yok! Sanırım kafam karıştı, saçmalıyorum sadece...
Hem baksanıza, öyle olsa Winnie ölüm döşeğinden ''Sigara öldürür!'' yazan paketi gösterir miydi hiç?

Sözün özü mü?
Kanserin 1 no’lu nedeni olan şu ölüm çubuğunu içmemeye çalışalım lütfen...


 

07/05/2014

O Yediğin Tavuk Değil!

Yıllarca ''Açık süt tüketmeyin!'' dediler bize.
''Çok tehlikeli!'' dediler. ''Yemeklerinizde mısırözü yağı kullanın, ayçiçeği yağı felaket zararlı!'', hatta ''Et ürünleri yerine soya eti ve soya kıyması tercih edin. Sağlıklı olan budur!'' dediler. Bu türden uyarıların ardı arkası kesilmiyor, televizyonlardan, gazetelerden, kitap ve dergilerden bas bas bağırmaya devam ediyorlardı.
Duyduklarımızın her biri için ayrı şok oluyor, bugüne kadar yaptığımız söz konusu bu yanlışlar için büyük bir suçluluk duygusu içinde kahroluyorduk.
Sonra ne oldu peki? Yana yakıla halkı uyaranlar tam tersi olduğunu söylemeye başladılar.
Dahası, içlerinden bazıları özür bile diledi.
Örneğin Prof.Dr. Bingür Sönmez.

Demişti ki: Biz insanlara, özellikle kolestrolü ve kalp hastalığı olanlara yıllarca ''Yumurtadan uzak durun!'' dedik. Çok büyük yanlış yaptık. Özür dileriz. İsterlerse günde iki yumurta bile yiyebilirler.

Bahsettiklerimin hepsi bir yana, günümüzde öyle büyük bir tehlike var ki, lütfen hepimiz bu konuya büyük bir titizlikle uyalım ve yapılması gerekenlere çok dikkat edelim. Eskiden iki saatte zor pişen tavuk, şimdi neden 15 dakikada pişiyor? Neden ''körpe'' diye bir inanç var? O yediklerimiz tavuk değil!
Doğal ortamda yetiştirilmiş, organik bir tavuğun en az 1 yılda gelebileceği boyuta 45 günde getirilen endüstriyel tavuk onlar. Daha yumurtadan yeni çıkmış civcivken kemikleri gelişmesin, sırf et olsun diye durmadan antibiyotik verilen, tıpkı tarladaki patatesler gibi hiç kıpırdamadan yetiştirilen tavuklar.
Yumurtaları da klorla yıkanıp piyasaya sürülüyor.

Şimdi izninizle, konuk olduğu TV programlarını, konferanslarını ve basına yaptığı açıklamaları uzun bir süredir dikkatle takip ettiğim İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü öğretim üyesi Dr.Yavuz Dizdar'ın ''bozulmayan ve kokmayan endüstriyel ürünlerin tüketilmemesi, organik ürünlerin tercih edilmesi gerektiği'' konusundaki, çoğu zaman dehşete düştüğüm, aklıma bir mıh gibi yerleşen uyarılarının ve çarpıcı açıklamalarının daha önceden almış olduğum notlar doğrultusundaki satırbaşlarına geçiyorum:

• Dünya genelinde bütün kanserler değil, belli kanserler artıyor. Bunu Amerika da biliyor, durumun zaten farkındalar. Çok umurlarında olduğunu zannetmeyin, hiç umurlarında değil. Çünkü paralelinde ilaç endüstrisi gelişiyor. Önce hasta ediyor sonra ilaç satıyorlar.
Bugün geldiğimiz nokta; bir ülkenin gıdasını ne kadar endüstrileştirirseniz, ne kadar markete tıkarsanız, ne kadar uzun raf ömrü sağlar, ne kadar bozulmaz hale getirirseniz hastalığın da o oranda artıyor olmasıdır.

• Tavuk eti yalnızca kimyasal bir madde. Lezzet yok. O nedenle marine ediliyor, değişik soslara batırılıp kızartılıyor ve lezzet katkısı sağlanıyor. Burger markalarının yaptığı bu. Satın aldığınız endüstriyel tavuk paketlerinden ''boyun'' çıkıyor mu? Hiçbirinde yok. Neden? Kıpırdayamadan, hızla büyütülen hayvanda boyun kemiği gelişemiyor. Oysa tavuğun en lezzetli kısmı boynudur. Hayvanın diğer kemikleri de gelişemiyor.

• Vücudumuzun ana yapı taşları besinlerin içinde var ve bozdukları hep bu. Bu yapı taşlarının bozulmasını nerelerde görüyoruz? Tırnaklarınız kırılganlaşmaya başlıyor, bir süre sonra kolojen sentezi bozulduğu için saçlarınız bozulmaya başlıyor, bir süre sonra vücudunuzda fıtıklar oluşmaya başlıyor. ''Ne fıtığı var?'' diyorsunuz ''Sırt fıtığı var,'' diyor. ''Bel fıtığı var,'' diyor. Niye olduğunu zannediyorsunuz? Genç bir insanın niye fıtığı olsun ki? Çoğunda kilo fazlası bile yok. Çünkü vücut yapı taşını alamadığı için fıtıklaşmaya başlıyor.

• ''Sakın et kullanma. Soya eti kullan, soya kıyması kullan!'' Ana haber bültenleri dahil her yerde bunu duyuyorduk. Endüstri organizedir. Siz soya ürünlerini Türkiye'ye sunmak istediğiniz zaman (O topraklarda yetişmeyen yeni bir meyve türü de olabilir), birilerini bulur, bunu ona söyletirsiniz. Kimse sadece ''Ben bunu getirtiyorum,'' deyip beklemez. İşte bu aşamada endüstri bir miktar akademiyi kullanır. Akademi de yani öğretim üyeleri de kullanılmaya müsait olmuş. Maalesef gıdadaki bu değişim yeteri kadar sorgulanmamış. Olayın özü 2000'lerin başına gidiyor. Çünkü hastalık son 15 yılda arttı. Görülen en önemli etken yiyecek ve içeceklerin içeriğindeki bozulma ve zayıflama...
Doğalını bulmaya çalışın.

• Genetiği değiştirilmiş soya bitkisi. Endüstride kullanılan formdur soya, küspesi yem sanayinin girdisini oluşturuyor. Soya kıyması, soya eti olarak girdi piyasaya. Çok az miktarda kullanılıp bol miktarda suyu çekebilecek kadar yoğunlaştırılabiliyordu, sünger gibiydi.
Yiyeceklerin içeriğini bilemiyoruz. Genetiği değiştirilmiş katkı maddesi de söz konusu. İçerisine miktar artırmak amacıyla soya eklenmişse? Endüstriyel soya alıyor, sıkıp yağını çıkarıyorlar. En sonunda küspe halinde kalıyor.

• Bıldırcın normalde senede kendi halinde 20 tane yumurtlar. Kafesin içine hiç kıpırdamadan koyarsanız her gün yumurtlar. Ancak, kafesin içinde duran hayvanda stres hormonu gelişiyor: Kortizon
Ve kortizon yumurtanın içine de geçiyor. Bunu araştırma sonuçları söylüyor.
Üretim koşullarının hayvanlar için de insanileşmesi gerekiyor. İstiyorlar ki küçük alanda çok hızlı ve çok miktarda üretim yapsınlar. Bu olmuyor. Yumurta hayvandan gün ışığı ile uyarılarak doğuyor. Bunu siz gün ışığını taklit ederek yaparsanız hayvan peş peşe yumurtlar.

•İngiltere'de free lunch (serbest dolaşan) olayı vardır. Yedikleriniz ne kadar ''dolaşarak'' sağlanmışsa aynı ölçüde sağlıklı ve kalitelidir.

• Tüylenme... Biz bunu tedavi ederek altından kalkamayız. O yüzden kırılmayın lütfen. Artı; çocuklarımız şişmanladı. Hepsinin birtakım endeksleri yükselmeye başladı. Bunu demek ki yakınımızdaki bir şeylerde arayacağız. Şu sihirlidir, şunu yemeniz gerekir diyemiyorum. Bu anlamda her şeyin, yiyeceklerin birbiriyle çok fazla ilişkili olduğunu görüyorum.

• Elmaya olgunlaşmamış bile olsa etilen gazı veriliyor ve o kırmızı renk oluşuyor. İsterseniz sarı bir elmayı kırmızı bir elma haline getirebilirsiniz. Isırdığınız zaman lezzet var mı?
Hem insan hem hayvan vücudunun ihtiyacı olan, yapılamayan birtakım maddeler var. Bunları et, süt, meyvelerle bir şekilde almamız gerekiyor.

• GDO'lu gıdayı anlamak için 4 yol vardır: 1- Mevsimi 2- Kokusu 3- Tadı 4- Dokusu

• Adamın 100 dönüm bahçesi var. Elmaların hepsinin aynı anda olgunlaşmasını istemiyor.
Bir ilaç var, onu attığınız zaman olgunlaşmayı durduruyor.
Çünkü olgun halde toplarsanız İstanbul'a gönderene kadar yolda bir kısmı zayi olur. Bu anlaşılmış bir mekanizma. Nasıl yapılacağını biliyorlar. Bir kere meyveyi ham toplamak esas. Bozulma riskini azaltıyorsunuz. İçine bir şeyler zerkederseniz küflenme riskini de ortadan kaldırıyorsunuz.
Eskiden karpitle sarartma vardı. Muzda ve portakalda örneğin. Görüntü olarak mükemmelin karşılığını veriyor. Fakat yediğiniz zaman tadı yok. Biz bunlardan çok fazla eksik kalmaya başladık. O kadar çok birikti ki. Çünkü hayvanı da yemle besliyorsunuz sütünün kalitesi düşüyor. Sütte çok verim alınıyor gibi duruyor; ama içerik zayıf. Bu kadar zayıf içeriklerle vücudumuzun ihtiyaç kaynaklarını yerine koymamız mümkün değil. Bu açığı kapatmamız gerek. Bunların hepsi çok ciddi hastalanma unsurudur. Özellikle çocukların metabolizması belli bir yaşta çok hızlıdır. Hızla boy atıp hızla gelişirler. Üstelik bunun sonucunda ihtiyaçlarının katlandığı bir dönem geçiriyorlar.
Vitamin hapları çözüm mü, değil. Kaliteli, doğal ürünlerle beslenen çocukta vitamin eksikliği olmaz.

• Sosis örneğin. Normal şartlarda, bağırsağın içinde oluşturulmuş bir sosis değil. Sosise, salama bayılan bir kedi bugün çok açken bile bu ürünleri yemiyorsa, sütü içmiyorsa olayın vahametini düşünün.
Kedilere güvenin. Kediler UHT süt içmiyor. Mecidiyeköy Ortaklar Caddesi'ndeki barınaklara sosisli makarna döküldüğünde kediler sadece makarnayı yiyor, sosisleri bırakıyorlar.

• Elmada koku ve renk ve tat aynı anda olmalı. İçerik bunları karşılayamıyor. Çileğe bakın. Kocaman; ama içi boş. Ağzınıza atın, saman gibi. Bunlarda flavonoid olmuyor ve büyümeyi karşılayamıyor.
Beynin ara geçiricileri için hammadde oluşturan bazı maddeler var. Bunları insan vücudu oluşturamıyor. Bunlar yalnız meyve ya da sebzenin doğal ve olgun formunda var.

• Olay ''Pirinç mi yenmeli, bulgur mu?'' meselesini çoktan aştı. Duyarlı olmak gerekiyor. Kaynaklar az. Kesinlikle ve mümkün olduğunca bilinçlenmek gerekiyor.


03/02/2013

Her Şey Kanserojen!

Son haftalarda TV kanallarında sağlıklı beslenme konusunda bir furyadır gidiyor. Hatta ''tekrar yayın'' olarak gecenin bir yarısı yeniden veriliyor. 

Aşağı yukarı her gün rastlamakta olduğumuz 
bu tür programlardaki konuk profesörler, hocalar ağız birliği etmişcesine diyorlar ki:

''Biz şimdi varsak geçmişte atalarımız iyi beslendiği için varız. Bundan sonrası için sağlıklı bir yaşam biraz zor. 2020'de gençler arasındaki kısırlık oranı %50'ye yükselecek. 50 yıla kalmadan her 2 insandan biri mutlaka kanser olacak!''

Haydi, buyrun buradan yakın...
Zaten ülkenin gündemi huzur denen bir şey bırakmamış, kasvet içinde boğuluyorken,
üstüne bu söylemler ne de güzel cilâ çekiyor, öyle değil mi?
GDO'lu gıdalarla ilgili yeterince bilgilenmiş, yeterince canımız sıkılmıştı.
Bitmemiş, dahası varmış...
Geriye kalan ve doğru sandığımız bilgilerin de neredeyse hepsi yanlışmış.
Bu bölümde birbirleriyle tam bir fikir birliğine varamıyorlar nedense.
Birinin söylediğine diğerinden itiraz da gelebiliyor.
Efendim, merada dolaşan hayvan eti yiyeceksin bir kere. İster büyükbaş olsun ister küçük.
Yediğin ''kanatlı hayvanlar'' bile illa merada ''dolaşmış'' olacak. Evet ''dolaşacak''. Kelime aynen bu.
Eti, sütü, yumurtayı, tereyağını ancak bu şekilde yersen sağlıklı. Diğer türlü; yediğin her şey seni hızla şişmanlatır, yetmezmiş gibi hasta eder, damarlarını tıkar, kanser eder, erken yaşta öl-dü-rür!!!

►Şekere vücudun hiç ihtiyacı yoktur. İnsan 1 yıl ağzına şeker sürmese hiç bir eksiklik yaşamaz. 
►Beyaz ekmek, yani rafine undan elde edilmiş ekmek yemeyeceksin!
►Yemeklerde ayçiçek yağı kesinlikle kullanmayacaksın! 

Tereyağı en iyisidir. Ama o da ''merada dolaşmış'' hayvanın sütünden yapılmış tereyağı olacak. 
Endüstriyel süt ve bu sütten yapılmış ürünler (peynir, yoğurt, tereyağ vb) 1 numaralı kan-se-ro-jen-dir!
►Kırmızı et yememen gerekiyor. İllaki yiyeceksen kuzu yiyeceksin. 
    Sebebi; hayvan küçük olduğundan vücuduna daha az ilaç girmiştir.
►Pancar küspesi ve mısır silajı ile beslenen hayvan etinin senin için zehirden farkı yok!
►Elma ve armut fruktoz içerdiği için çok kötüdür. Sakın ola yemeyeceksin!?

Bugün markette hangi rafa baksam, gördüğüm her ne varsa nefret hissi uyandırdı bende.
Sanki hepsi ölümcül, hepsi birer kimyasal silâhmışcasına dizilmiş duygusu yaratıyor, neye dokunmak istesem elim geri gidiyordu...

Aklıma düşen sadece ve sadece ne idi dersiniz?
Hiç gerçekleşmeyecek olan bir hayal!

Çok uzaklarda, dağların eteklerinde, kocaman bir bahçesi, bahçesinde meyveleri, sebzeleri, çitinin etrafında ''dolaşan'' tavukları olan bir kulübede (pembe panjurlu değil, merak etmeyin) her türlü teknolojiden, kanserojenden, gamdan-kederden uzakta bir hayat sürebilmek...