Bundan tam iki yıl önce Güneydoğu Anadolu gezisindeydim. Aklıma geldikçe
''İyi ki'' dediğim, fırsat bulduğum an hiç düşünmeden yine gidip görmek istediğim o kadim, otantik, muhteşem bölgemizde.
En kısa deyimiyle; Mezopotamya'daydım.
Her sabah başka bir şehirde uyanmak, o gün orada gezip görüleceklerin heyecanını yaşamak o kadar güzeldi ki. Tam bir ''Anlatılmaz, yaşanır'' durumu. Pandemi bittiğinde seyahat fırsatı bulacak olanlara önerimdir. Güneydoğu'ya gidin. Asla pişman olmayacağınızdan emin olabilirsiniz.
İki yıl önce tam da bugündü sanırım. Mardin'den Midyat'a gelmiştik. Sokaklarda bol miktarda ''cevizli sucuk'' satılıyordu. O kadar lezzetliydi ki anlatamam. Tadına doyamadık. Aynı lezzette olanına da bir daha hiçbir yerde rastlamadık. Tesadüfe bakın ki bugün öğlene doğru TV'deki belgesel kanallarından birinde cevizli sucuk, kömbe ve pestil yapımı anlatılıyordu. İpe dizilenler, dut pestilini üçgen katlayarak içi cevizli sarması yapılanlar.
Bunlar yapılırken ana madde pekmez ve nişasta idi. Sucuklu cevizin tarifi belki internette ölçüleriyle birlikte vardır, diye düşündüm ve ta taaam! Buldum tabii ki. Yapımı çok kolay görünüyordu. Evde pekmez de vardı nişasta da. İnanır mısınız, 15 dakikaya kalmadı bile. O kadar kısa sürede yapılıyor. Sevenlere duyurulur.
''Hafta sonu sokağa çıkma kısıtlaması''nın tam ortasındayız. Karmakarışık düşünceler ve can sıkıntısı baskın. Mümkün olduğunca kafamdan uzaklaştırmaya çalıştığım nedeni ise malum...
Sıkıntıdan albümdeki gezi fotoğraflarını elden geçirdiğim sırada, bir anda geçen yıl baharda gerçekleşen Güneydoğu Anadolu gezimizden bir detay çıktı karşıma. Bloga aktardığım notların arasında olmayan Karakuş Tümülüsü...
Tümülüs, içinde bir ya da birkaç mezar bulunan, üzerine toprak yığılarak oluşturulmuş tepe ya da tepeciklere deniyor, bilirsiniz. Bu gelenek en çok Anadolu'da benimsenmiş. Karakuş Tümülüsü, Nemrut Dağı'na giriş noktası olarak belirlenen ve Nemrut Milli Parkı Koruma Alanı içinde Kadınlar Anıt Mezarı olarak adlandırılan bir kesit.
Evet, bu tümülüs, devasa tanrı heykelleri dizinine sahip olan ve Kommagene Kralı I.Antiochus'a ait bir anıt mezar olduğu bilinen Nemrut Dağı Tümülüsü'ndeki teraslara çıkmadan önce ziyaret ediliyor. Kommagene Krallık Ailesi'nin bir nesil sonraki kadınlarına ait bir anıt mezar olan Karakuş Tümülüsü de Adıyaman'ın Kahta ilçesi sınırlarında.
''Akdeniz’in giriş kapısı'' diye bilinen Hatay, anayolların kavşak noktası olması nedeniyle tarih boyunca kıtalar arası ticarette önemli rol oynamış, stratejik önemde bir coğrafyada bulunuyor.
İşte biz de yüzyıllardır yolcu ve hac kervanları için bir konaklama yeri niteliği taşıyan, değişik bölgelerden gelen insanlara açık bir kültür alışverişi noktası olmuş Hatay'da, tam da bu nedenlerle buradayız. Güneydoğu Anadolu Bölgesine geçmeden önce tarih boyunca sayısız uygarlığa ev sahipliği yapan, inanç ve kültürlerin kardeşlik duygularıyla buluştuğu Akdeniz Bölgesi'nde, Medeniyetler Şehri Hatay'dayız.
Zengin bir kültür birikimi barındıran Hatay'ın bu birikimini görmek amacıyla ''Dünyanın En Büyük Mozaik Müzesi'' unvanını taşıyan Hatay Arkeoloji Müzesi'ni görmeye geldik. Daha sonra da ''Dünyanın İlk Kilisesi'' olma özelliği taşıyan Saint Pierre Kilisesi'ni ziyaret edeceğiz.
Tarihi boyunca pek çok din ve inancın birlikte yaşadığı Hatay günümüzde de aynı özellikleri taşıyor. İslâm, Hıristiyan ve Musevi inançların iç içe yaşadığı, cami, kilise ve havraların yan yana işlevlerini sürdürdüğü, inanç farklılıklarının hiçbir dönem sorun olmadığı, tam tersine kültürel bir zenginlik olarak kabul edildiği bir kent.
''Doğunun Kraliçesi'' diye de biliniyor Antakya. Ayrıca; 1939'da anavatana katıldığını göremese de, Hatay'ın Atamızın milletine son armağanı olduğunu unutmak mümkün mü?
Bugün yine ''Bereketli Hilal'' diye adlandırılan Mezopotamya topraklarının kuzeyinde, Midyat'tan sonra yaklaşık 1 saat uzaklıkta bulunan Batman'ın Hasankeyf ilçesindeyiz.
Dicle Nehri'nin iki yakaya ayırdığı, kısa bir süre içinde de suların altına gömüleceği acı bir hikâyesi olan, baktıkça insanı hüzne boğan bir kent Hasankeyf. İlk bakışta küçük ve sönük bir Güneydoğu Anadolu kentiymiş gibi görünse de Mezopotamya'nın kalbi tam da burası...
Tarihi 12.000 yıl öncesine kadar uzanan Hasankeyf; Doğu ve Batı uygarlıklarının doğduğu, ilk köylerin ve şehirlerin kurulduğu, arpanın, buğdayın ilk kez ekildiği topraklarda bulunan, o günlerde ticaretin büyük bir oranda nehir yoluyla yapılması nedeniyle ekonomik ve ticari açıdan oldukça gelişmiş görkemli bir kale kent.
Hasankeyf; Roma, Bizans, Emevi, Abbasi, Hamdani, Artuk, Eyyubi ve Osmanlı gibi önemli kültürlerin izlerini taşıyor. Bu medeniyetlere ait kalıntılar barındırıyor. Kültür ve doğa binyıllarca iç içeymiş burada. UNESCO'nun ''Dünya Kültür Mirası Listesi'' için belirlediği 10 kriterden 9'unu taşıyan dünya üzerindeki tek kent. Ve böylesi eşsiz bir miras yok olmak üzere! Dicle Nehri üzerine inşa edilen ve yapımı bitirilen Ilısu Barajı'na çok yakında su tutulmaya başlanacak burada. Tarihi eserler taşınmaya başladı. Sular yükselip Hasankeyf yok olmadan, ''Onu son kez görmek üzere buradayız'' ne yazık ki.
Hasankeyf kent merkezine girişte, Dicle ırmağı üzerinde yer alan Selçuklu Dönemi'nden kalma 1116 yılı yapımı olan ve görkemli bir anıt olduğu izlenimini veren köprü. Taş ve tuğla malzemeden inşa edilen köprü dört-beş büyük açıklıktan oluşuyor. Ortadaki açıklığın açılır kapanır ahşap bir köprü olduğuna dair tarihi bilgiler varmış ve köprünün ayaklarının iki tanesi suyun altındaymış.
Fırat Nehri üzerindeki barajlarımızın hikâyesi 1975 yılında inşa ettiğimiz ilk baraj olan Keban ile başlamıştı. Ardından proje hızını artırarak Karakaya, Atatürk, Birecik ve Karkamış barajlarını sıraya koyduk. Böylece Türkiye'deki uzunluğu 1.260 km olan Fırat Nehri'nin yalnızca üçte birini doğal akışında bırakmıştık. O artık üçte ikisi baraj gölüyle kaplı bir nehirdi! Üzerine inşa edilen son barajın duvarları bir öncekinin duvarlarına kadar uzanan bir bir nehir...
Sonuç malum. Fırat üzerinde birbiri ardına sıralanmış bu beş baraj gölü sayesinde sayısız köy ve antik kent sular altında kaldı. Barajlara su tutulmadan önce antik yerleşimlerde kurtarma kazıları yapılıyordu elbette. Fakat bu asla yeterli değildi. Misal; ülkemizin en büyük höyüklerinden biri sayılan Adıyaman'daki Samsat Höyüğü daha Bizans katmanı kazılırken Atatürk Barajı’nın sularında yok oldu. Tille, Tilbeş ve Kurban Höyükleri, Zeugma gibi Anadolu için çok büyük öneme sahip onlarca antik yerleşim yeri ve yüzlerce köy baraj sularına gömüldü.
İşin en acı yanı mı? Sonsuza kadar kaybettiğimiz tarihsel mirasın boyutlarını hiçbir zaman bilemeyecek oluşumuz. Bulundukları yerden ve temsil ettikleri geçmişten kopartılarak ''taşınan'' tarihi eserlere gelince, onların hiçbiri taşındığı yerde aynı tarihi ruhu ve duyguyu yaşatamayacak ne yazık...
Hasankeyf 1981 yılında I. derece arkeolojik sit alanı ilan edilmiş. Dicle Nehri ise ülkemizde üzerinde baraj bulunmayan tek doğal nehir. Doğa Derneği projenin ulusal ve uluslararası kanun ve sözleşmelere tamamen aykırı olduğunu söylüyor.
Suyun altında kalacak binlerce mağaranın taşınması söz konusu bile olamıyor tabii. Hasankeyf'in 1.derece sit alanı yapılmasının en önemli nedeni kazı çalışmaları henüz bitmeyen ya da ortaya çıkarılmayı bekleyen binlerce tarihî eserin burada olması. Tarihi dokusunu koruyan kalesi, bir bütünlük içerisindeki mağaralar, ibadethaneler...
Dicle Nehri'nin geçtiği Batman, Diyarbakır, Mardin, Siirt ve Şırnak illerini kapsayan, Atatürk Barajı'ndan sonra ikinci büyüklükte olan Ilısu Barajı'nın yatırım bedeli 12.3 milyar TL imiş. DSİ verilerine göre ise 199 köyün 85’i tamamen su altında kalacak, 200 yerleşim yerindeki yaklaşık 55 bin insan evini ya da topraklarını kaybedecek, 15 bin kişinin göç etmesi gerekecek.
Köprünün altındaki kumluk alana belki de son kez piknik yapmaya gelmiş bir aile
Baraj gölü havzasında bulunan ve su altında kalacak 7 eserle beraber 3 km mesafedeki 3 bin dekarlık alana taşınan Hasankeyf'in yeni yerleşim yerinde yaşam başlamak üzere...
Köprüde çekilen bir hatıra fotoğrafından sonra hemen sol taraf geçiyor, Hasankeyf'in eski çarşısını görmeye gidiyoruz.
Kentin küçük çaplı çarşı pazarında en çok dikkati çeken üzerinde manidar sözcükler yazan beyzbol sopalarıydı bence. Oradaki insanların vermek istediği mesajların toplamı gibiydi. Ya da bana öyle geldi.👇👇
Hasankeyf tüm Türkiye’ye, hatta tüm dünyaya ait aslında. Dolayısıyla ona sahip çıkmak siyaset değil,
dünya tarihine sahip çıkmak olarak algılanmalı.
Ne dersiniz, sizce Hasankeyf, UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınsa kurtulabilir miydi?
Taş Devri'ne tarihlenmiş en eski medeniyetleri barındıran Mezopotamya'nın kuzeyinde, farklı din, dil ve kültürlerin kesiştiği bir şehirdeyiz.
Midyat'ın tarihi dokusunu koruyabilen diğer şehirlerimizden farkı, yanı sıra inanç ve kültürlerin de korunup günümüze kadar ulaşabilmesi, dolayısıyla Dinler ve Diller Şehri diye adlandırılması...
Sabah erkenden kalkıp kahvaltıdan sonra kendimizi hemen eski taş binaların bulunduğu dar sokaklara atıyoruz. Şehirde kalış süremiz yalnızca iki saat...
Burada şehir Midyat ve Estel olarak ikiye ayrılmış. Midyat'ta Kürtler ve Süryaniler, Estel'de ise Araplar yaşıyormuş. Bu da demek oluyor ki şehirde konuşulan 3 dil var: Süryanice, Arapça ve Kürtçe. Midyatlılar birbirleriyle iletişim kurabilmek için ana dilleri dışında diğer iki dili de aralarında anlaşabilecek düzeyde öğrendiklerinden, halkın konuşabildiği dil ortalaması 2,8 imiş. 1 kişinin neredeyse 3 dil konuşabildiği şehirde yaşayan herkesin bildiği ve kullandığı ortak dil Türkçe.
Bu görkemli yapı Midyat Devlet Konukevi. İçinde bir zamanlar Süryani bir aile yaşıyormuş. Konak, sahibi ölünce devlete bağışlanmış. Kültürel gezi programları için bir açık hava müzesi olarak hizmet veriyor, oldukça ilgi topluyor ve beğeniliyormuş. Hercai adlı dizinin bu konakta çekilmesinden sonra ilgi epeyce katlanmış.
Güneydoğu Anadolu Bölgemizde, Türk, Süryani, Ermeni, Kürt ve Arap gibi oldukça farklı dil, din ve kültürlerden oluşmuş insanların birlikte yaşadığı Mardin ilimizdeyiz...
Mazı Dağları'nın güney yamaçlarına kurulmuş bir sınır kenti olan Mardin, doğudan batıya 2.500 m uzunluğunda, 500 m genişliğinde bir alanı kapsıyor. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın 2004'te kentte başlattığı dinler arası diyalog çalışmaları ve aynı yıl içinde İngiltere Prensi Charles’ın Mardin’e gelmesi kentin yurt dışı tanıtımına çok büyük katkılar sağlamış. İnanç ve kültür turizminde büyük gelişmeler yaşanmış. Öte yandan Mardin'de çekilen dizilerin kenti adeta bir film platosuna dönüştürmesi de turizme güçlü katkılar sağlamış...
Yarı açık ya da tümüyle açık avluların, terasların, geniş balkonların, ocaklık ve asma katların bir araya geldiği Mardin Evleri turizm açısından oldukça büyük bir potansiyele sahip. Bölgeye ait hayli işlevsel bir yapı malzemesi olan ve sıva gerektirmeyen sarı kalker taşına kolaylıkla şekil verilebildiğinden, yani oyma ve desen yapmaya oldukça uygun olduğundan taş süslemeli evlerin ''dantel misali'' diye tanımlandığı bir mimari karşılıyor sizi. Mardin fotoğraflarında evlerin tepeden aşağıya ''altın saçılmış gibi bir izlenim uyandırdığı'' şeklinde betimleler de var.
Öncelikle Mardin sokaklarında bir keşif turuna çıkmak gerek. Sokaklar bir hayli dar. Ancak iki-üç kişi yan yana sığabilecek kadar. Karşıdan birileri geliyorsa yan tarafa çekilip bekliyorsunuz.
''Tek bir cümle ile Zeugma Mozaik Müzesi'ni anlat,'' deselerdi bana, o cümle kesinlikle şöyle olurdu: Kendilerini bu bölgeye adamış Türk ve yabancı arkeologların zamana karşı yarışarak verdikleri mücadele sonucu ortaya çıkmış mucizevi bir sembol!
Evet, aynen böyle düşünüyorum. Çünkü, ortaya çıkış öyküsü de en az içindeki eserler kadar benzersiz ve hayret verici...
Müzeyi burada tek cümleyle özetlemeyeceğim tabii. Blogumun adından anlaşılacağı üzere; başta ''Çingene Kızı'' olmak üzere, görmeden hayranı olduğum olağanüstü betimlenmiş mozaik eserleriyle beni büyüleyen bu müzeyi olabildiğince detaylı anlatmaya çalışacağım. Ana sayfa için seçtiğim ilk görsel Zeugma Mozaik Müzesi kitapçığından. Mars Heykeli, Çingene Kızı ve en altta da mozaik taban ya da duvar döşemelerindeki mitolojik karakterlerden oluşmuş muhteşem bir karma!
Gaziantep'in Nizip ilçesinin 10 km uzaklıktaki Belkıs köyündeki Zeugma antik kentinin kalıntılarını keşfetmek üzere bölgeye gelen arkeologlar endişe içindeydiler. GAP kapsamında hayata geçecek bir proje olan Birecik Barajı'nın suları altında kalıp sonsuza dek kaybolma riskiyle karşı karşıya olan sıra dışı sanat eserlerini gün yüzüne çıkarmayı diliyorlardı. Tüm dünyayı ayağa kaldıran ve her biri ''şaheser'' diye nitelendirilen o eserler için zamana karşı yarışıp barajın suları yükselmeden ''kurtarabildikleri kadar kurtarma'' mücadelesi vereceklerdi.
Evet, Belkıs köyü eteklerinde unutulmuş bu antik kent, birkaç ay içinde sular altında kalacaktı. Kazı izinlerinin dışına çıkıp 5-6 gün daha isteyen ekip, en sonuncu kazıyla birlikte mozaik eserlerin o güne dek bulunmuş olan, dünyayı şaşkına çevirecek en güzel örneklerini ortaya çıkardı. Kurtarma kazılarıyla ortaya çıkarılan duvar ve taban mozaikleri bugün; kullanılan taşların (tessera) çok küçük olması, renklerin canlılığı, anatomik özelliklerin çok iyi vurgulanması ve her birinin birer yağlı boya tabloyu andırması nedeniyle mozaik sanatının bilinen en muhteşem eserleri olarak gösteriliyor.
Antik kent bir zamanlar Fırat'ın kıyılarında, Yunan ve Roma imparatorluklarının en gözde kentlerinden biriydi. Antakya'dan Çin'e uzanan tarihi İpek Yolu Zeugma'dan geçiyor, kent Fırat yoluyla oluşan bu geçitte önemli bir liman görevi üstleniyordu. Doğu ile Batı arasındaki büyük ticaret yollarının etkisiyle oldukça gelişmiş bir merkezdi. M.Ö. 300'de Büyük İskender tarafından Kommagene Krallığı'nın 4 büyük şehrinden biri olan kent M.Ö. 31'den itibaren tamamıyle Roma İmparatorluğu'na bağlandı ve ''köprü, geçiş '' anlamına gelen ''Zeugma'' adını aldı. GAP kapsamında inşa edilen Birecik Barajı'nda su tutulmaya başlamasıyla birlikte Türk ve yabancılardan oluşan ekipler tarafından antik kentin sular altında kalacak bölümlerinde yoğun kurtarma çalışmaları yapıldı. Kurtarma çalışmalarında gün ışığına çıkarılan ve her birinin birer şahaser olduğu ifade edilen mozaikler, duvar resimleri, Mars heykeli ve diğerleri Gaziantep Arkeoloji Müzesi'ne taşındı ve ziyaretçilerin ilgisine sunuldu. Eserler daha sonra 9 Eylül 2011 tarihinde Gaziantep'te açılan ve 1700 metrekarelik mozaik ile dünyanın en büyük mozaik müzesi olma özelliği taşıyan Zeugma Mozaik Müzesi'ne taşındı.
Müzeye girmeden önce, hemen önünden geçen şehirler arası yolda özene bezene yapılmış deve kervanı heykelleri var. O çağlarda ticari açıdan oldukça aktif olan Zeugma'yı ve İpek Yolu’nu anımsatmak için yapılmış olmalılar.
Oldukça etkileyici...
Zeugma Mozaik Müzesi'nde içeriye hemen girişte bazalt taştan imal edilmiş bir stel yani bir anıt kabartma görüyoruz. Stelde iki insan figürü var (biri insan biri tanrı). Biri Kommagene kutsal krallığının lideri 1. Antiochos diğeri ise Yunanlı Tanrı Herakles. El sıkışıyorlar. Bu stelin aynısı Nemrut Dağı'nın üzerindeki 1. Antiochos'un kendi adına inşa ettirdiği tümülüsün hemen altında, yani oradaki tapınak alanında bulunmuş. Stelde el sıkışan iki kişinin tasviri yeryüzünde, uygarlık tarihinde görülen ilk tokalaşma sahnesi. Antiochos, Yunanlı Tanrı Herakles'e bu topraklara geldiği için teşekkür ediyor. Ve baba tarafından, baba soyundan Pers tanrılarıyla Herakles'i birleştiriyor. Sağdaki stelde ise Güneş Tanrısı Apollon ile el sıkışan ve Apollon'un gözlerine dikkatle bakan Antiochus var. Nemrut bölgesi Kommagene kralı I.Antiochus her yönüyle etkileyici bir lider doğrusu. Nemrut Dağı'ndaki devasa tanrı heykelleri de onun fikriydi..
M.S. 2.yüzyılda en görkemli günlerini yaşayan Zeugma, Roma İmparatorluğu'na ait 4 büyük kentten biri. 4.Lejyon bölgesi karargâhının bulunması nedeniyle yüksek rütbeli subayların ikamet ettiği, stratejik avantajları nedeniyle zengin tüccarların yaşadığı kent gerçekten de son derece görkemli imiş. Ancak, daha sonraları savaşlar ve doğal afetlerle (deprem, yangın, heyelan, vb.) bu görkemli kent yok olup kalıntıları da toprak altında kalıyor.
Şu anda Birecik Barajı'nın suları altında kalan Zeugma antik kenti A Bölgesi, çıkarılan buluntular açısından en zengin kazı bölgesiydi. Müzede bu bölgeden çıkarılan mozaikler sergilenmekte.
YAŞAYAN ZEUGMA İLLÜSTRASYONU
Zeugma Antik Kenti'nde kazılar başlayıncaya kadar bu gizemli kent gün ışığı görmedi, kimsenin haberi olmadı.Kazılarla ortaya çıkan muhteşem eserler ve mozaikler grafik sanatçılarına da ilham kaynağı oldu. Fransız Le Figaro Dergisi'nin grafikerleri A Bölgesi kazıları sırasında çektikleri fotoğrafa taban mozaiklerini foto montaj metoduyla ekleyince 1800 yıl öncesi Zeugma kenti bu şekilde ortaya çıkmış. Böylece bu muhteşem illüstrasyon Zeugma'nın ihtişamlı günlerini en güzel şekilde aktarmayı başarmış.
Şimdi o mozaiklere geçelim. Arkeologların inanılmaz kurtarma çalışmalarını anlatan BBC yapımı bir belgesel izlemiştim. O belgeselde anlatılanlar doğrultusunda ve de bulunan ilk mozaikle başlamalıyım. Pasiphae ve Daidalos Mozaiği ile...
Arkeologlar zengin bir ev bulduklarının farkındalar. İnanılmaz mozaiklerle dolu olduğuna inanıyorlar. Bu hazineleri kurtarma şansları varsa onları birkaç gün içinde bulmaları gerek. Ufaladıkları çamurun altından parlak renklere sahip resimler ortaya çıkıyor. Çünkü kayarak evi dolduran çamur o eşsiz duvar resimlerini koruyup saklamış. Böylesi bir korumanın sıra dışı olduğunu düşünüp aşırı derecede heyecanlanıyorlar. Yüzyıllardır karanlıkta gömülü olan, yaklaşık 2000 yıldır gün ışığı görmeyen resimler. Ancak, arkeologların neredeyse hiç vakitleri kalmadı. Kazıyı tamamlamaları için 5 günleri var. Ama Zeugma tarihinin son kalıntılarını ortaya çıkarmaya yakınlar. Ve ekip bir odanın köşesinde kazının başından beri hep umdukları şeyi keşfediyor. Mozaik bir zemin! Sade oluşu biraz düş kırıklığı yaratsa da sonrasında eski mitlerdeki karakter adlarıyla Yunanca yazılar ortaya çıkmaya başlıyor. Icarus, Pasiphae gibi Yunan mitolojik karakterlerin adları. Daedalus! İcaras'un babası! Aile toplantısı! Sonraki üç gün boyunca zengin renklere sahip, enfes tasarlanmış 63 metrekarelik mozaik ortaya çıkarılıyor. Hiç kuşku yok, bu villada bunun gibi pek çoğu hâlâ duruyor olmalı. İnsanı en çok çarpan şey; renklerin bu kadar canlı olması. Bu kadar yeşil ve mavi renkler, karakterler, ihtiyar adam, genç ve güzel kadınlar. Çok ama çok özenle işlenmiş. İzin sürelerinin dolmasına 2 gün kala paha biçilmez mozaik tümüyle ortaya çıkarılıyor. Bu olağanüstü mozaiğin keşfi tüm dünyayı ayağa kaldırıyor. Böylece arkeologlar bir dizi kısa kazıyla, daha fazlasını ortaya çıkarmak için yetkililere izin sürelerini uzattırmayı başarıyorlar. Jean-Pierre Darmon, Roma dönemi mozaik sanatının uluslararası bir uzmanı. Bulunan mozaiği duyar duymaz uçağa atlayıp Zeugma villasına geliyor. Hayretler içinde kalıyor. Eli kulağındaki su baskınından kurtarmak için mozaiği bu alandan sökmek zorundalar. Yapışkanla kaplıyorlar mozaiği. Binlerce ufak mozaik parçasını yerinde tutacak bir tabakayla kaplıyorlar. Yapışkan kuruyunca yerel müzeye taşınması için parçalara ayrılıyor. Mozaikler üste olmak üzere zemin dilimleri yerden sökülüyor ve beklemekte olan bir kamyona yükleniyor. Üç ay içinde Fırat'ın suları barajın ardında günbegün toplanacak, sular yükselerek büyük bir havza oluşturacak. Yalnızca bir ay içinde Belkıs Köyü sizlere ömür. Ondan iki hafta sonra da yeni keşfedilmiş olan villa sizlere ömür. Artık anlaşılıyor ki keşfedilen o mozaik yalnızca bir başlangıçmış. Sular çevrelerinde yükselirken Fransız ve Türk arkeologlar 14 odayı toprağın üstüne çıkarıyorlar. Her biri birer şaheser olan mozaikleri. Villanın her odasında farklı bir imgeyle karşılaşılıyor. İkinci, yedinci, dokuzuncu, onuncu... Olağanüstü bir koleksiyon! Ve sıkı durun! Bu paha biçilmez eserler topu topu tek bir villadan çıkıyor. ''Zeugma'nın alt kesimlerinde gömülü diğer villalarda da artık asla bulunamayacak hazineler olsa gerek'' diye inanılmaz üzülüyor oradaki ekip... İşte kurtarma çalışmaları başlangıcında arkeologları heyecana boğan ve hayranlık içinde bırakan o ilk mozaik; Pasiphae ve Daidalos Mozaiği. 👇👇 Başlıyoruz!
Pasiphae ve Daidalos Mozaiği
Daidalos’un yaptığı işlerin resimlendiği taban mozaiği Belkıs (Zeugma) kentinde, ikinci yerleşim terasında Gaziantep Müzesi Başkanlığında Nantes Üniversitesi'yle yapılan katılımlı 1999 yılı kurtarma kazısında gün ışığına çıkarılmış. Bu mozaik Roma villasına ait yemek odasının taban mozaiği. Mozaikte altı figür mevcut. Soldan sağa: Oturan Pasiphae, ayakta duran kızı Ariadne, Daidalos’la sohbet eden Tropos, ahşap yontan İkaros. Sağ alt köşede Minos boğasının kesik başına ok tutan Eros, sağ üst köşede ise Labyrinthos sarayı yer alıyor.
Bu mozaikte dört mitolojik öykü anlatılmaktadır. 1-Minos boğasının öyküsü, 2- İlk uçan kişilerin öyküsü, 3-Testerenin icat edilme öyküsü, 4-Hırsız mimarın yakalanış öyküsü.
Eros ve Psyche (Aşk ve Ruh) Mozaiği
Zeugma’da Poseidon Villası’nın dinlenme odasının tabanında bulunan mozaiğin ana sahnesinde, Eros ile sevgilisi Psykhe’nin kavuşmaları resmedilmiş. Eros “aşk”ı, Psykhe ise “ruh”u temsil ediyor. Psykhe, Miletos kralının kızıdır ve çok güzel olduğu için Tanrıça Aphrodite onu kıskanır, bir dağa bırakılmasını ve bir ejderle evlenmesini ister. Bu görevi de Eros’a verir. Ancak Psykhe’ye âşık olan Eros onu saklar ve geceleri gizlice sevgilisini görmeye gider. Kimliğini saklayan Eros, Psykhe’den merak etmemesini ister. Psykhe ise dayanamaz, bir gece uyurken yüzüne bakar ve sevgilisinin Eros olduğunu görünce heyecanlanır, uyanan Eros küser ve gider. Psykhe ayrılık ve aşk ateşiyle yanar, hem de kıskanç Aphrodite’nin eziyetiyle acı çeker. Eros ve Psykhe, Zeus’un araya girmesiyle kavuşur. Mozaik 2. yüzyıl sonu ile 3. yüzyıl başlarına ait.
Fırat Nehri Tanrısı Euphrates
Euphrates Zeugma’da sekizgen sığ bir havuzun taban mozaiğine işlenmiş. Bu mozaikte Euphrates bir divan üzerine hafif yatar vaziyette. Dirseğinin altındaki testiden Fırat akmakta ve suyla buluşan topraktan yeşillikler fışkırmaktadır. Sol elinde bir dal tutar. Gövdesinin üstü çıplak, ayak ucunda bir ağaç mevcuttur. Bu mozaik Belkıs/ Zeugma Mezarlıküstü mevkiinde 2000 yılında kurtarma kazısında Roma villasının havuzlu koridorunda Fırat Nehri tanrılarıyla birlikte gün ışığına çıkarılmış. Bu koridorda iki sığ havuz yer alıyor. Efsaneye göre Fırat Nehri’ne adını veren Euphrates’in Aksurtas adında bir oğlu vardı. Bu delikanlı bir gün annesinin yanında uyuyordu. Euphrates, karısının yanında uyuyan öz oğlunu yabancı bir erkek zannederek öldürür. Euphrates sonra bu acı hatasını farkeder ve kendisini Medos ırmağına atarak ölür. O günden beri Medos ırmağının adı Euphrates (Fırat) olarak söylenir.
Aphrodithe'in Doğuşu
Roma’da eski İtalya’nın tanrıçası Venüs’le özdeşleştirilen aşk tanrıçası. Doğuşu konusunda iki farklı tradisyon vardır. Bazen Zeus’la Dione’nin kızı sayılır, bazen de Ouranos’ un kızı olarak kabul edilir. Buna göre, Ouranos’un, Kronos tarafından kesilen cinsel organları denize düşmüş ve bu tanrıçayı (dalgalardan doğan kadın veya “Tanrının tohumlarından doğan kadın”) halk etmiştir. Aphrodite, denizden çıkar çıkmaz, Zephyroslar tarafından önce Kythira’ya, sonra da Kıbrıs kıyılarına götürüldü. Orada Mevsimler tarafından karşılandı, giydirildi, süslendi ve ölümsüzler alemine götürüldü.
Akratos
Gaziantep Müzesinin 1998 yılında Belkıs/Zeugma Kelekağzı mevkiinde yaptığı kurtarma kazısında gün ışığına çıkarılmıştır. Akratos ve Euphrosyne klineye oturmuş, Akratos geyik başlı içki kabından (Riton) Euphrosyne'nin kadehini doldurmaktadır. Solda iri içki kabı krater yer alır. Euphrosyne sevinç neşe anlamına gelir. ''Göze hoş olanı simgeleyen, parlaklık, ısıltı, güzellik'' anlamına gelen üç güzellerden biridir. Zeus ile Eurynome'nin kızıdır. Akratos ise kadınlar karşısında aciz erkeği betimleyen bir tanrıdır.
Posseidon, Oceanus ve Tethys Mozaiği
Havuz zemini veya yemek odası tabanı olduğu tahmin edilen bu mozaikte denizlerin en önemli tanrıları tasvir edilmiştir. En üstte Hippocam adı verilen ön tarafı at, arkası balık olan yaratığın üzerinde Posseidon görülmektedir. Posseidon'un elinde üç dişli dirgen bulunuyor. Mozaiğin alt kısmında ise yine bir deniz tanrısı olan Oceanos ve denizlerde dişiliği sembolize eden Tethys resmedilmiştir. Mozaiğin diğer alanları çeşitli deniz yaratıkları ile süslenmiştir.
Akhilleus Mozaiği
Akhilleus'un Troya savaşına katılmasını istemeyen annesi ve babası O'nu Skyros adasına, Kral Lykomedes'in sarayına gönderir. Akhilleus burada kadın kıyafetleri giyerek sarayda yaşayan Lykomedes'in diğer kızlarının arasına karışır. Ancak ilerleyen günlerde Akhilleus'un Troya seferine katılmaması halinde Troya'nın alınamayacağı kehanetleri üzerine Odysseus onu aramaya başlar. Akhilleus'un savaşçı ruhunu çok iyi bilen Odysseus Kral Lykomedes'in sarayına akıllıca bir plan yaparak gider. Gezgin bir satıcı kılığında Lykomedes'in haremine girer. Kızların önüne birbirinden albenili kumaş ve kadın eşyaları ile birlikte birkaç silah koyar. Haremdeki bütün kadınlar takı ve kumaşlarla ilgilenirken, kadın kıyafetleri içindeki Akhilleus dayanamayarak kılıç ve kalkanı eline alır ve kullanmaya başlar. Odysseus'un planı tutmuştur ve Akhilleus'un gerçek kimliği ortaya çıkmıştır. Zeugma'dan çıkarılan bu mozaikte işte tam bu an tasvir edilmektedir.
Bereket Tanrıçası Demeter
Fırat ile ilgili tanrıları batı bitişiğinde kare sığ bir havuz içinde buğday başakları ve çiçeklerle taçlandırılmış, sol omuzu üzerinde bereket boynuzu olan Toprak ve ürün tanrısı olan Demeter büstünün olduğu mozaik yer alır. Burada mozaik ustası önce suyu Fırat nehir tanrılarının olduğu havuzdan geçirip sonra bolluk ve bereket tanrıçası Demeter’in olduğu havuza ileterek Fırat’ın çevresine sunduğu bolluk ve bereketi tasvir edip, ürün ve üreten denklemini kurmuştur. Ayrıca, Demeter büstü sırasıyla sekizgen kuşak, sekizgen dalga kuşağı, doksan derece döndürülerek iç içe geçirilen iki eşkenar dörtgen ve bu dörtgenlerin sekiz köşesi aralarında sekiz balta betimi bulunan bezeklerin merkezindedir. Sekiz sayısının geometrik bezeklerle verildiği bu kompozisyon köşeleri ışkın süren bitkisel bezekli kare içine yerleştirilen dairevi bir kuşakla çevrilir. Bu panodaki sekiz sayısı Demeter’in kızı Persophone ile ilişkili olmalıdır. Çünkü Zeus Persophone’nin yılın üçte ikisini (sekiz ay) yani çiçek açma ve meyve zamanını, annesi Demeter’in geri kalan üçte birini yani kışı da kocası Hades’in yanında geçirmesi kararlaştırmıştır. Demeter tapımında da (efsanesinde) Persephone’den ayrılmaz. Bu anne kıza “ilk tanrıça” da denir. Bu sebeplerle anne kız Belkıs/ Zeugma mozaiklerinde de birbirinden ayrılmamış olup, burada Persophone sekiz sayısı kuralına göre yerleştirilen geometrik bezeklerle temsil edilmiştir.
PARTHENOPE (Parthenope & Metiochos)
Sirenlerden biridir. Aslen Phrygia'lı bir delikanlı olan Metiokhos ve kendisi gibi Phrygia'lı olan Parthenope ölümsüz aşkları ile ünlüdür. Mezarı Napoli’de gösteriliyordu. Kız kardeşleriyle birlikte kendini denize attı; dalgalar cesedini Napoli sahillerine sürükledi. Napoli sahillerinde onun için bir anıt dikildi. Efsanenin başka bir versiyonuna göre, Parthenope aslen Phrygia’lı bir genç kızdı. Metokhos’a aşık oldu, ama evvelce etmiş olduğu beraket yeminini O’nun uğruna bozmayı da içine sindiremiyordu. Parthenope tutkusundan dolayı kendini cezalandırdı. Saçlarını kesti, gönüllü olarak Campania’ya sürgüne gitti ve orada kendini Şarap Tanrısı Dionysos’a adadı (İtalya’nın Napoli kenti Grekçe Parthenope adını bu efsaneden almıştır). Ancak cismani aşka yüz çevirenleri Aphrodithe asla affetmezdi. Bu yüzden onu kuş vücutlu kadın başlı deniz ifriti olarak tanımlanan Siren’e çevirdi.
Oceanos ve Tethys Mozaiği
Antik çağlarda Akdeniz haricindeki dünyadaki bütün açık denizlerin tanrısı olan Oceanos, denizdeki dişi unsuru sembolize eden Tethys ile birlikte yaşar. Dünyadaki bütün ırmakların ve nehirlerin Oceanos ve Tethys'ten meydana geldiğine inanılır. Zeugma'dan çıkarılan ve villalardan birinin havuz tabanı olduğu tahmin edilen bu mozaikte de Oceanos ve Tethys deniz canlılarıyla çevrelenmiş olarak betimlenmiştir. Mozaikte ayrıca yunuslara binen veya balık tutan eroslara da rastlanmaktadır.
Europa (Kidnapping of Europa)
Europa, Suriyeli çok güzel bir kızdı. Öyle ki parlak teni göz alıcı bakışı ile dillere destan olmuştu. Eğlenceyi ve gezmeyi çok severdi. Sabahtan akşama kadar tüm vaktini kırlarda deniz kıyısında arkadaşları ile birlikte gezerek geçirirdi. Gene böyle bir gün, deniz kenarındaki bahçelerden birinde arkadaşları ile çiçek toplarken Zeus, Europa'yı gördü. Onun güzelliği baş tanrının aklını başından almıştı. Karısı Hera'nın haberi olmadan güzel Suriyeliye yaklaşabilmek için altın rengi bir boğa şekline girdi ve kızların çiçek topladıkları bahçenin etrafında gezinmeye başladı. Kızlar boğadan korkmak bir yana onu çok sevimli bulmuşlardı. Ona yaklaşarak sevmeye başladılar. Güzel Europa ona yaklaştığı anda boğa yere yatarak kızın ayaklarına kapandı. Europa boğanın sırtını okşayarak yavaşça üzerine oturdu.Tam arkadaşları da ona katılacakken boğa birden ayaklandı ve sırtında Europa ile denize doğru koşmaya başladı. Deniz kenarına vardığında azgın dalgaların hepsi durulmuştu. Boğa dalgaları yararak, denizde kumlu bir ovada koşuyormuş gibi hızla oradan uzaklaştı.
Bir süre sonra kıyıya vardıklarında Zeus genç kızı bir çınarın gölgesine bıraktı ve boğa şeklinden sıyrılarak tekrar tanrı şekline döndü ve ona kendisini tanıttı. Horalar aceleyle Zeus ve Europa için bir yatak hazırladılar. Bu birleşmenin yapıldığı yere gölge saldığı için o günden beri çınar ağacı yapraklarını hiç dökmez. Kirid kralı Minos bu birlikteliğin sonucunda doğmuştur.
Zeugma antik kentinde 2000 yılında yapılan acil kurtarma kazısı sırasında bulunan Savaş Tanrısı Mars’ın heykeli. Sasaniler’in yaktığı bir villanın kilerinde bulunmuş. Ülkemizdeki hiçbir müzede örneği bulunmayan, ''tanrı'' kavramını ifade eden bakışlara sahip savaş tanrısının bu etkileyiciliğini heykele bütün unsurları ile veren Zeugmalı sanatçının eseri Mars’ın, dünyada da bu kadar güzelinin olmadığı öne sürülüyor. Bronzdan yapılan ve içi boş olan heykel 1,5 m boyunda ve onarımdan geçtikten sonra sergiye alınmış.
Ve, ve, vee... Müzenin ikinci katında, karanlık, özel bir odada sergilenmekte olan "Çingene Kızı" mozaiği!! Onunla göz gözeyim. Kalbimin atışları hızlanmış durumda. Duygularımı kelimelere aktarmam imkânsız. Sanki canlıymış da bana bakıyor. Sanki 1800 yıl öncesine ışınlanmışım gibi. Bambaşkaydı o anlar. Etkisinden uzun süre kurtulamadım. Şurada anlatmıştım. Mozaik, Nizip ilçesinin 10 kilometre doğusunda, 1998-1999 kış dönemi Belkıs Harabelerinin kurtarılması sırasında bir villanın 300 metrekarelik taban parçası olarak, üzerine düşmüş sütunun kaldırılmasıyla bulunmuştu. Müzede Çingene Kızı'yla ilgili panoda verilen bilgiler şöyle: ''Mozaiğin en ilgi çekici yanı kendisine bakanı her yönden takip etmesidir. Mozaikte Çingene Kızı'nın bakışlarını etkin kılmak için özel bir teknik kullanılmıştır. Yüzündeki sevinç ve hüznü aynı anda yansıtması da portre sanatında ulaşılan noktayı göstermektedir. Eser, Hellenistik Dönem resim sanatında ''üç çeyrek bakış'' olarak ifade edilen teknikle yapılmıştır. Bu teknik resim sanatında büyük sanatçılar tarafından kullanılmıştır. Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa resmi bu teknikle yapılan bir örnektir. Bu özellikleri nedeniyle eser Zeugma ve Gaziantep'in sembolü haline gelmiştir.''
Akratos, Mevsim tanrıçası ve Satir adlı eserlerle birlikte kurtarılan Çingene Kızı mozaiği, antik kent ile birlikte Gaziantep'in de simgesi halini almıştı. Mozaiğe konu olan kişinin cinsiyeti halen tartışma konusu sanırım. Figürün yer tanrıçası ve tanrıların anası Gaia veya Büyük İskender olduğuna dair farklı görüşler devam ediyor. Saç örgüleri nedeniyle halk arasında "Çingene Kızı" adı verilmişti. Çingene Kızı mozaiğinin bordüründen çalınan 12 mozaik parçasında, Satir, Pan maskesi, Hint tavus kuşu, Maenad maskesi gibi tasvirler bulunuyor.
Son olarak; müze çıkışındaki mağazada satılan anı niteliğindeki hediyelik eşyaları çok beğendiğimi ekleyeyim.
* * *
Kalın sağlıcakla...
Mozaiklerdeki mitolojik öyküler için kaynak: Mehmet ÖNAL (Gaziantep Müzesi Arkeoloğu)
Efendim, hele şükür Güneydoğu Anadolu gezimizin gözde şehirlerinden Gaziantep'i yazmaya gelebildi sıra. Arayı epey açtığımın farkındayım. Ara uzadıkça yazma isteği sekteye uğruyordu değil mi? Öyleyse hava sıcaklığını falan da bahane etmeyip bodoslama yazmaya başlayayım ki gerisi gelebilsin...
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin batısı ile Akdeniz Bölgesi'nin doğusunda bulunan Gaziantep, Suriye ile bitişik sınır ilimiz. Güneydoğu’nun en fazla nüfus barındıran ili olduğu kadar, sanayi ve gelişmişlik açısından da bu bölgenin birincisi. Liman kentlerine yakın oluşu ve ulaşım imkânları nedeniyle ülkemizin en zengin kentlerinden biri.
Şöyle ki; Gaziantep, Türkiye’nin sanayi ve ticaretinde 5. sırada. Tarım ve hayvancılık, enerji kaynakları ve el sanatları geçim kaynakları arasında. En önemli tarım ürünü elbette ki antep fıstığı. Şehrin ülke çapında ihracat payı %13. Antep fıstığı üretim ve ihracatının %90’ı, kuru yemiş işleme ve ihracatının %85’i, makarna işleme ve ihracatının %60’ı, pamuk ipliği imalat ve ihracatının %45’i, havlu imalat ve ihracatının %10’u Gaziantep'in elinde. Güneydoğu Anadolu Projesi'nin (GAP) tamamlanması ile kentte tarımın çok daha fazla gelişmesi bekleniyor. Gaziantep, Wikipedia verilerine göre Türkiye’nin en kalabalık sekizinci şehri ve nüfusu 2018 sonu itibariyle 2.028.563. ''Büyükşehir'' unvanını 1987 yılında çıkarılan yasa ile kazanan, ''Doğu'nun Paris'i'' diye bilinen ve ilk çağlardan beri oldukça önemli bir yerleşim merkezi olan Gaziantep, tarihi değerler bakımından da ülkemizin en zengin kentlerinden. Bu zenginliğin kaynağı; eski hanlar, hamamlar, kiliseler, özellikle eski Antep evleri ve daha pek çok şey. İyisi mi Gaziantep'i öve öve bitiremeyen Evliya Çelebi'nin "El hasıl bu şehrin methine lisan kısırdır," sözünü yazayım da imdadıma yetişmiş olsun:)
Adıyaman ili, Kahta ilçesi, Ankar dağları civarında bulunan 2150 metre yükseltideki Nemrut Dağı'na yolculuğumuz başlasın mı? Şöyle serin serin...
Toros dağ silsilesinin bir parçası olan ve 1987'de UNESCO Dünya Mirasları Listesi'ne giren Nemrut, dünyanın sekizinci harikası olarak da biliniyor.
Karasal iklim yapısına sahip Nemrut Dağı'nın yakınlardaki Atatürk Baraj Gölü nedeniyle önemli ölçüde değişikliğe uğrayıp Akdeniz iklimi özellikleri göstermeye başladığı bilgisi verilse de, yanımıza kalın giysiler ve botlar almamız gerektiği söylenmişti. Buradaki gün doğumunun yaz ortasında bile hayli soğuk olduğu, nisan ve mayıs ayları boyunca karlarla kaplı olabildiği de. Nitekim daha uzaklardan Nemrut'un yamaçları olduğu gibi karlarla kaplı görünüyordu. Üstelik araçlardan inip zirveye ulaşmak için yaklaşık 1 km boyunca bir tırmanış gerçekleştirecektik. Ekiptekilerin bir kısmı önce karlara sonra tırmanacağımız tepenin dik oluşuna bakıp anında vazgeçtiler ve oradaki kafede vakit geçirip manzara seyretmeyi tercih ettiklerini söylediler. İkna çabaları sonuç vermedi. Anlamak mümkün değildi doğrusu. ''Pek de haksız değilmişler'' mi desem acaba?
Çünkü yolun yarısında vazgeçip geriye dönen epey insan gördük. Rakım nedeniyle nefes nefese kalıp burnu kanayan gençler mi ararsınız, kenarlarda oturup dinlenenler mi. Tabii ki ben de zorlandım. Birincisi, spor ayakkabılarıma güvenip bot giymemiştim. Ne büyük hataymış! Terasa çıkılan basamakların büyük bölümü kar ve buzla kaplıydı. Adımlarımı karlı kısımları tercih ederek, öne doğru değil de yan yan basarak atıyor, ayağımı garantilemeden diğer adımımı atmıyordum. Adrenalin nirvana! Çünkü en küçük bir dikkatsizlikte aşağıya doğru, uçurum boyunca yuvarlanmak işten bile değildi! O yüzden de bundan daha heyecanlı bir anı yok hayatımda. Olması da mümkün değil!
Ayrıca bahsettiğim koşullarda, yani karda buzda Nemrut'un zirvesine ulaşabilen insan madalya falan hak etmiştir bence. Çok ciddiyim. Aksi mümkün değil bana göre. Oraya kadar gitmişken, bu dağların yamaçlarında hükümdarlık yapmış olan Kommagene Kralı I. Antiochos’un tanrılara ve atalarına minnettarlığını göstermek için yaptırdığı, eşsiz manzarası ile Helenistik Dönemin en görkemli kalıntılarından biri olan kral ve tanrıların o dev anıtsal heykellerini görmeden gelinmezdi. Pek çok kişinin ''ölmeden önce yapılacaklar listesi''ne girmiş bu büyülü yer mutlaka görülmeliydi.