İz bırakanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İz bırakanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24/11/2009

Elif'in Gerçeği

İnsana bahar tazeliği hissi veren, son derece güzel, utangaç ve duygu yüklü bir genç kızdı Elif.

Koyu kestane rengi saçları, kıvır kıvır uzun kirpiklerle bezeli kocaman simsiyah gözleri vardı.

Her sabah sınıfa en önce o gelir, elinin alışkın olduğu belli hareketlerle ve hamarat bir şekilde bir gün önceden kalmış sınıfı derleyip toparlardı. Daha sonra camları açıp havalandırır, masa örtüsünü silkeler, epeyce uzaklara sürüklenmiş çöp kutusunu köşedeki o bilindik yerine getirir, sonra da sağa sola kaymış sıraları düzenlerdi.

Nöbetçi olup okula erken geldiğim günler farketmiştim bu özelliğini. Sınıfın içini böyle özenle düzene sokmaya çalışması ne kadar hoşuma gitmişti...

Diğer öğrencilerin çöpleri etrafa kayıtsızca savurup sınıfa ait her türlü eşyayı hoyratça kullandıklarını göz önüne aldığımda içimden ona sarılmak gelmişti.

Köyden erken geldiği için bunu her sabah yapıyordu üstelik...

Sınıfta kapının yanındaki en ön sırada tek başına oturuyordu Elif. Sınıf mevcudu epeyce kalabalık olmasına rağmen neden hep sırada yalnızdı ki ? Kendi tercihi miydi, yoksa arkadaşları mı istemiyorlardı ?

Sınıflarına girdiğimde ve onu bu şekilde yalnız oturuyorken gördüğümde aklıma hep bu sorular takılıyordu. Ama garip bir nedenle, belki de kalbini kırabilirim korkusuyla hiç sormamıştım bunları ona.

Ders esnasında ister istemez gözlerim takılıyordu o mahzun ve güzel yüzüne. Sürekli bir dalgınlık halindeydi. Ders dinlediği söylenemezdi, bir sıkıntısı vardı ama ne olduğunu kestirebilmem pek mümkün değildi. Genç kız olması nedeniyle belki bir aşk söz konusu olabilirdi. Ama yine de farklı bir sıkıntıydı sanki onunki. Kapının hemen yanı başında çok gizemli bir tablo oluşturuyordu aslında. Verdiğim ödevleri de yapmıyordu genellikle. Bu kadar hamarat bir kızın ödev yapmaya gelince neden böyle sorumsuz davrandığını da aklım almıyordu bir türlü. Bir kez uygun bir dille uyardım. Bu şekilde kendine zarar vereceğini, ödevleri yaptığında konuyu daha iyi kavrayacağını belirttim, ama maalesef devam etti.

Nedense ona hiç kızamıyordum ve sanki o böyle yaptıkça benim de ona karşı sevgim artıyordu garip bir biçimde.

Sınıflarını yazılı yapmıştım o gün. Ertesi gün okula gelip derse girdiğimde öğrencilerin hemen hepsi ''Hocam yazılıları okudunuz mu? '' ya da ''Neden okumadınız? '' türü sorularla kafamı şişiriyorlardı büyük bir gürültüyle. Haklılardı ama. Onları ben alıştırmıştım en geç iki gün içinde yazılı okumaya. En sonunda o kadar çok gürültü oluştu ki,
-Eeee !! Yeter ama !! Ne bu gürültü? Diğer hocalar kaç günde okuyor yazılılarınızı. Onlara böyle yapabiliyor musunuz? Akşam olup eve gittiğimde dünya kadar iş beni bekliyor. Yemek yapılacak, bulaşık yıkanacak. Daha bir sürü daha iş var. Neden bunları düşünmüyorsunuz..?

Aradan beş saniye geçmeden Elif ayağa kalkıp kendini kaybetmiş bir şekilde,
-Yaaa işte Hocam ! Şimdi anladınız mı beni ?
-Ne diyorsun Elif ? Haddini bil ! Seni neden anlayacakmışım ben şimdi ? Ne alakası var ?
Elif bu sözler üzerine hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ve..
-Hocam, benim dört ay önce annem öldü. Evde en büyük benim. Bütün işler ve kardeşlerim bana kaldı. Ödev yapmıyorum diye bana kızmıştınız. Şimdi anladınız mı ? Ben de evde yemek yapacağım, bulaşık yıkayacağım, babama, kardeşlerime bakacağım diye aynı sizin gibi ödevlerimi yapamıyorum işte. Üstelik annemi de çok özlüyorum...

Son cümlesi ağzından dökülürken ağlaması çığlıklara dönüşmüştü. Ve yerinden fırlayıp elleriyle yüzünü kapatarak sınıfı terk etti.
Tabii ben de arkasından. O an ders, sınıf, ödev, yazılı, diğer öğrenciler hepsi aklımdan uçup gitmişti.

Elif'i koridorda kolundan yakalayıp bahçede uygun bir yere götürüp oturttum ve dakikalarca teselli etmeye çalıştım. Hatta ondan özür bile diledim.
Onu bir nebze olsun rahatlatmayı başardım sonunda. Ama özünde şaşkınlık ve üzüntüden mahvolmuştum orada.

Bu kara gözlü, mahzun yüzlü güzel kız bana o gün ne büyük bir ders vermişti.
Ömrüm oldukça unutmuyorum, unutamam...

...


16/02/2009

Derin Sızı

Kendimi yalnız hissettiğim zamanlarda sık sık geçmişe yolculuk yaparım ben.
Tam olarak tarif edemeyeceğim nedeni belirsiz bir duygu beni o günlere sürükler adeta. Zamanın nasıl da acımasızca geçmiş olduğu gelir aklıma.. Doğup büyüdüğüm şehrin buram buram kokuları eşlik eder peşi sıra.

Gözümün önüne gelen imgeler karmakarışıktır. İçinden geçtiğim kesitler, etkileşimler ruhuma sıralanıp benliğime işlemeye başlar ardından. Hiçbirinin sırasını sektirmeden yaşamak isterim. Tek tek ve yeniden.

Sonra derin bir sızı kaplar her yanımı. Gel gitler böler uykularımı...
Masum bir masal gibiydi çocukluğum. Zaman ne kadar da acımasızmış meğer...

* * * * * *

Bu duyguları yine çok yoğun yaşamakta iken küçük bir kız çocuğu ile karşılaştım akşam üzeri.
Kendinden üç yaş kadar küçük erkek kardeşinin elinden tutmuş ürkek adımlarla evine gidiyordu. Üşümüş olduğu her halinden belli oluyordu. Burnu kızarmış, omuzlarını içeriye doğru çekmişti bu yüzden.
Karanlıktan korktuğu da her halinden belliydi. Adımlarını hızlandırmış, kardeşini çekiştirerek geliyordu yolun karşı tarafından.

Aman Allahım! Bu küçük kız ne kadar da bana benziyordu. Çocukluğumdaki resimlerin aynısıydı. Ya elinden sıkı sıkıya tuttuğu kardeşi? Onu sahiplenişi, durup onun atkısını yeniden ve özenle bağlayışı?

İrkildim bir an. Bu ben miydim yoksa? Elinden tuttuğu da kardeşim ?

Evet... Oydu, O!

Titredim! Olduğum yerde kalakalmıştım...

Bu esnada yanıma kadar yaklaşmışlardı. Kalbim heyecanla çarpıyordu...
Karşı karşıya gelmiştik işte... Bir şeyler yapmalıydım!

Küçük kıza ismini sormak geldi hemen aklıma. Adımlarını durdurdu ve söyledi.
Çocukluğumla göz göze gelmiştim...
İnanılmazdı. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu...

Saçlarını okşadım...

Gözlerim kardeşinin gözlerini aradı bu kez. Onun mavi gözlerini...
Gördüm işte, aynısıydı gözleri...

Benden utanıp ablasının arkasına gizlenen bu küçük oğlanı tutup kendime doğru çektim hızla. Gözlerimi sıkıca kapayarak sarıldım ve öptüm onu.
Bir kez daha... Bir kez daha...

Koklayarak öpüyordum. Yıllar öncesinden gelen o tanıdık, o hasret kokan kardeş kokusuyla aynıydı kokusu. Tıpkısıydı...

Zaman durmuş gibiydi. Yaşadıklarım gerçek miydi?



(Görsel: Deviantart by_nush74)


23/01/2009

Kırmış Olabilir miyim?


Soğuk bir akşamüstü. Aylardan Aralık. Gündüzlerin iyice kısalmış olduğu bariz bir biçimde hissediliyor artık. İnsanlar işyeri çıkışı yoğun bir aceleyle eve gitme telaşındalar. Bir kısmı da alışveriş derdine düşmüş durumda.

Başka ne olabilir ki zaten ? Böyle soğuk bir kış akşamında sokaklarda yapılacak üçüncü bir aktiviteye rastlamak biraz zor olsa gerek.
Ben de bu koşturmacanın içinde yerimi almış durumdayım. Yalnız eve gitmeden önce kasaba uğramam gerekiyor.
Duruma göre bazen süpermarketlerin et reyonlarını ziyaret ederken bazen de aklıma esip eve oldukça uzak bir noktada olmasına rağmen uzun yıllardır tanıdığım kasabımı tercih ediyorum.

İşte yine geldim. Onca kalabalığa rağmen, içeride artık akrabalaşmış durumda olduğum elemanların tezahüratıyla karşılaşıyorum. Hem işlerine devam ediyor,hem halimi hatırımı soruyorlar. Bu benim için büyük bir mutluluk..

Çok ters bir saatte gelmiş olduğumdan çok fazla sıra var. Ama olsun, bilerek geldim ve beklemeye razıyım. Hatta isterlerse sıramı bile verebilirim. Yeter ki rica etsinler. Ama kurnazlık yapıp öne geçmeye çalışanlara hiç tahammülüm yoktur işte..
Bir yerde kalabalık ve sıra varsa aklıma hemen böyle şeyler gelir. Allah'tan herkes kuzu kuzu sırasına razı olmuş durumda..

Bu arada gözlerim sırada bekleyen oldukça yaşlı bir kadına takılıyor. Benden epeyce önde ama ayakta zor dikiliyor. Yetmiş yaşından büyük olduğu kesin. Eskiden kalma ve kendisine artık bol gelmekte olan siyah renkli bir manto giymiş. Başına da başörtüsü bağlamış ama öylesine eğreti duruyor ki. Sanırım apar topar çıktı evden. Acele ile öyle bağlamış olabilir. Ya da artık o kadar algılayabiliyor yaptığı işleri. Çünkü çok yaşlı ve bitkin görünüyor gerçekten.

Bu esnada ben yaşlı kadına bunları düşünerek ve üzülerek bakarken onun da bana bakmakta olduğunu farkettim. Hatta beraberce gülümsedik.
Ve elindeki pakete gitti gözüm ister istemez. Bu 1 kilogramlık bir baklava kutusuydu. Yeni satın almış olduğu ve oradan da kasaba geldiği anlaşılıyordu.

Tam bu esnada elemanlardan biri kadına ne satın almak istediğini sordu. Kadın da sucuk almak istediğini söyledikten hemen sonra bana bakıp gülümsedi yine..
Ben de bu tebessümden cesaret bulup:
-Ooo... Teyzeciğim, baklava da almışsın. Akşama ziyafet var anlaşılan, diye küçük bir espri yapmak istedim.
Aldığım cevap :
- ''Ne yapalım kızım. Amcan al dedi. Biz gençliğimizde yiyemedik bunları..'' şeklinde bir cevaptı ki resmen yüreğimi dağlayarak saplandı kaldı içine..Şok olmuştum..

Benim espri diye sarfettiğim söz gerçekti ne yazık ki. Zavallı yaşlı kadın aldıklarının gerçekten bir ziyafet olduğunu düşünüyordu.

Ve ben böyle bir sözü şaka niyetine bile söylemiş olduğuma o kadar çok pişman oldum, üzüldüm ve kahroldum ki! Hatta yer yarılıp da içine girseydim keşke...

O gün yaşananlar bana ömrüm oldukça unutamayacağım bir ders oldu ve bir daha da böyle olur olmaz bir biçimde insanların hassas noktalarına bilmeden de olsa temas etmemeye karar verdim.
Yani susmaya :(

11/09/2008

11 Eylül Saldırıları ve ''Loose Change''

Yarın 11 Eylül..11 Eylül 2001'de dünyayı büyük bir şaşkınlık içinde bırakan ve Dünya Ticaret Merkezi'ni hedef alan saldırıların yıldönümü..
Bu saldırılar sonrasından günümüze kadar geçen zaman içinde ABD içinden ve dışından çeşitli kişi ve gruplar tarafından,bu olayın Amerikan hükümetinin kendisi veya gizli servisleri tarafından düzenlendiğine dair çeşitli komplo teorileri ileri sürülüyor ve halen tam bir netliğe kavuşmuş değil.

11 Eylül'ün 5.yılında 20'li yaşlarda üç genç tarafından hazırlanan ve bu saldırıyı konu edinen bir belgesel var.''Loose Change'' isimli bir saatlik bu video çok büyük bir yankı uyandırıyor.
Milyonlarca kişinin izlediği bu belgesel saldırıların arkasında Usame Bin Ladin ve El Kaide'nin değil,ABD ve ekonomik güç merkezlerinin olduğu teorisini savunuyor ve dönemin başkanı Bush ve üst düzey yöneticilerin çelişki dolu açıklamalarıyla başlıyor.
Ari Fleischer - Dönemin Beyaz Saray Sözcüsü:
-"Hiçbir uyarı yoktu"
Condoleezza Rice - Dönemin Milli Güvenlik Danışmanı:
-"Bu insanların bir uçağı alıp Dünya Ticaret Merkezi'ne çarptıracağını kimse tahmin edemezdi"
Donald Rumsfeld - Dönemin Savunma Bakanı:
-"Pek çok uyarı vardı"

Ve yine belgeselde Nisan 2001'de Usame bin Ladin'in Dubai'deki Amerikan Hastanesi'nde CIA'nın bölge şefi tarafından ziyaret edildiği,24 Temmuz 2001'de Dünya Ticaret Merkezi'nin sahibi Larry A. Silverstein'in olaydan 6 hafta önce kuleleri 99 yıllığına kiraladığı,11 Eylül'den önce milyarlarca dolarlık altının Dünya Ticaret Merkezi'nden çıkarıldığı,büyük meblağlardaki sigorta poliçelerinden faydalanabilecek kişilerin kulelerin yıkılacağından önceden haberdar olduğu gibi çok çarpıcı gerçekler var.
Amerika Hükümeti olayı Dünya Ticaret Merkezi'nin kuzeyine çarpan uçak,güneyine çarpan uçak,Pensilvanya'ya düştüğü iddia edilen ve bir de Pentagon'a çarptığı iddia edilen toplam 4 uçağı ''Amerika'da sivilleri ve askerleri hedef almış ''bir dizi terör saldırısı olarak açıklamıştı.
Oysa ki gençlerin çektiği ''Loose Change'' adındaki bu belgeselde ve New York Times tarafından yapılan bir ankete göre de Amerikan vatandaşlarının % 75'i ABD Hükümetinin kesinlikle yalan söylediğinden şüphelenmekte.
Amerika gibi dünyaya hakimiyet kurmuş böylesine büyük bir devletin söylediği yalan da çok büyük oluyor demek ki..Ne hikmetse kendi vatandaşları tarafından ortaya delilleriyle sürülen gerçeklere rağmen vurdumduymaz tavrını devam ettiriyor.
Ve halen olayın kendi istediği biçimdeki yorumlamasında ve açıklamasında bir değişime gitmeye hiç niyeti yok..

01/09/2008

Goethe ve ''Faust '' Karakteri

Ünlü Alman düşünür ve edebiyatçı Goethe'yi çok beğenirim. Öğretilerini, sarfettiği veciz sözleri özellikle.
Kendisi ressam, politikacı ve doğabilimci aynı zamanda. Ama bugün ''FAUST'' adlı oyunundan bahsedeceğim.

Bazılarına sıkıcı gelen bu oyun, şiirsel bir dille yazılmış ve sanki Goethe'nin yazdığı tüm eserleri içinde barındıran bir yapıttır. Zaten Goethe bu eseri epeyce uzun bir sürede, neredeyse tüm hayatını harcayarak yazmış, ''Faust 1'' ve ''Faust 2'' olarak iki bölüm halinde, ölümüne çok az kala, 83 yaşında bitirebilmiştir.

Ama değmiştir doğrusu ve Dünya Klasikleri arasında geçen başyapıtlardan biri olmuştur.

Bu ne güzel, ne kadar hayran olunası bir azimdir. Kendimi düşünüyorum da bazen şu bloga iki satır karalamak için ettiğim tembelliğin haddi hesabı yok :)

Faust'un konusu: ''Şeytanla bahse giren insan''
Bu konu yüzyıllarca birçok yazar tarafından birçok öykü ve oyunda konu olarak işlenmiş zaten. Ve insanoğlu şeytana hep yenilmiş... Diğerlerinin aksine, Goethe'nin oyunundaki ''Dr.Faust'' karakteri Şeytan ''Mefistofeles''e yenilmeyen bir insan olarak geçmektedir. Doktorun ömrünü felsefe, tıp, doğa bilimleri ve teoloji araştırmalarıyla geçirip, yeryüzünün sırlarını çözmeye çalışması Şeytan'ı rahatsız etmektedir.
Çünkü bu onun, yani şeytanın pek çok insanı felaketlerle ve dünyevi zevklere kaptırarak yok etmesine engel olmaktadır.

Bu arada Şeytan, Faust'u yoldan çıkarması için Tanrı'ya bile yalvarır. Bir gece Faust bunalımdayken karşısına çıkar ve ona dünya zevklerini vadeder. Ve bir iddiaya girerler. Faust eğer yaşadığı zevkler sırasında;
''Ey zaman! Dur!.. Ne güzelsin!'' derse iddiayı kaybedecektir.

Özetle; Faust'u gençleştiren Şeytan, ona aşk duygusunu tattırır. Doktor müthiş bir aşka düşer. Ama her şeye rağmen Şeytan'a beklediği cevabı vermez ve bahsi kazanır. Sonuçta kaybeden ''Şeytan'' olur..

Hiç düşündünüz mü? Bizim de etrafımızda yaptığımız işlerden rahatsızlık duyup bizi engellemeye çalışan bir şeytan
(ya da şeytanlar) var mıdır?
Bana var gibi geliyor. Yüzyıllardır süregelen bir kurgu bu. Gerçek hayatta da başyapıt olarak sürdüğü kesin...
Siz siz olun Faust karakteri gibi dirençli ve azimli olun ve sakın ona yenik düşmeyin...

Tablo: J. H. Wilhelm Tischbein (1786)


07/08/2008

Karanlığın Hüznü

Bilmem hiç düşündünüz mü? Akşamüstleri yoğun bir hüznün temsilcisi gibidir.
İşte bakın..Yine yorgun bir akşamüstü çökmeye hazırlanıyor bu küçük şehrin üzerine isteksizce...
Biten bir günü uğurlamaya çalışan,maviden griye, sonra hafif bir kızıllıkla birlikte laciverte dönüşmek üzere olan gökyüzünün hüznüdür sanki inen.
Sokaklardaki insanlar bu hüznü farkeder ve adımlarını sıklaştırırlar evlerine doğru telaş içinde. Gittikçe koyulaşan bu karanlıkta belki bu hüzünden kaçma korkusuyla da hızlanmaktadırlar aynı zamanda.
Kimileri de bariz ama nedeni belirsiz bir korkaklık içinde gibidir. Karanlık mıdır onları bu sebepsiz korkuya iten ? Öyle görünmektedir.. Ama çocukluktan beri süregelmiş bir alışkanlık da olabilir, kimbilir ?

Biraz sonra gün ışığının kaybolmasıyla devreye giren, ama henüz aydınlığı farkedilemeyen halojen lambaların belirginleşen ışıkları altında her şey çok daha başka bir görünüme ulaşacaktır.
Bu esnada simsiyah bir şekilde tamamen ortalığı kaplamak için tutkulu bir şekilde acele eden karanlık ve onunla birlikte her şey, sanki görünmeyen ve ürküten bir varlığın emriyle gözle görülür bir biçimde hız kazanmıştır.
Günün hiçbir saatinde görülemeyen bu hareketlilik, bu telaş,doğa ile insanların birbiriyle inat içinde yarışı gibidir aynı zamanda.

İşte bu şaşırtıcı hareketlenme bana bambaşka duygular yaşatıyor...
Kimi zaman ''Neler oluyor?'' dedirtip ürkütücü gibi gelse de o çok sevdiğim siluetlerle harmanlanmış olan görüntüler ve bu olup biten işin özünde derin bir huzur veriyor bana...
Ve koşturmacalarını tamamlayıp kendilerini hızla evlerine atan yorgun insanlar kapılarını kapadıktan sonra da gerisi hayal dünyanıza kalıyor...

Bunu çok seviyorum... Sonrası için gereken; gözlerinizi kapayıp hayal etmek ve kurgulamak. Öylesine güzel senaryolar yazabilirsiniz ki !
Buyrun, her şey sizin elinizde.. Kurgulayın. İmkanlarınız sınırsız.
Elinizde sihirli bir değnek varmışcasına tamamlayın hikayelerinizi tek tek ve gönlünüzce...
Her bir kapının ardında ayrı bir yaşam, ayrı bir öykü var...
Başrol oyuncularınıza dilediğiniz gibi rol verin. Siz siz olun, mutlu edin onları. Hem de hayatları boyunca olamayacakları, inanamayacakları kadar...

Güzel bir dünyada insanca yaşamak için gereken her şeyleri olsun. Öncelikle mutluluk ve sevgiyle donatın onları. Yüzlerine gülücükler kondurmayı unutmayın.
Öylesine memnun ve mutlu olsunlar ki sokaklar en karanlık köşelerine kadar sevinçle atılan ve birbirine karışmış kahkahalarla çınlasın...

Sonra sihirli değneğinizi yavaşça bir kenara bırakın.
Ve sakın ama sakın bu büyüyü bozmayın...

09/07/2008

Ölümü İrdelemek

Hayatı fazla derinlemesine inmeden basit bir olay gibi, öylesine yaşayıp gidiyoruz çoğu zaman. O kadar sıradan, o kadar rutin, bir o kadar gereksizmişcesine...
Günler neredeyse birbirinin aynı. Sanki sonsuza kadar devam edeceğinin garantisiyle, umursamadan... Sanki öyle olmadığını bilip de bilmezlikten gelerek...

Mümkün olduğunca arınmak istercesine kaçarız yaşamla ilgili bu esrarengiz düşüncelerden. Fakat ölüm olgusuyla bir biçimde karşı karşıya geldiğimizde aklımıza ilk gelen şey hayatın ne kadar da kısa ve anlamsız olduğudur. Saplanır kalır, çok yoğun bir biçimde çaresiz hissediriz kendimizi. Sonrası için de bundan sonraki hayatımızı daha anlamlı geçirme kararı aşamasına gelir ve birtakım kararlar alırız.
Yaşam denen bu garip bilmeceyi ve sonunu çözmeye çalışmanın bizi çıkmazlara sokup uykularımızı kaçıracağını çok iyi bilir, sonu olmayan girdaplara düşüreceğini garantileyerek korkuyla ve hızla uzaklaşırız düşüncelerimizden.

Yaşam ve ölüm...
İç içe geçmiş çok büyük iki gerçek. Ölüm çok sık karşımıza çıkan bir kavram. Tarifi imkansız garip duygular yaşatan, ürperten bir olgu. Bu iki kelime üzerinde yoğunlaşıp fazla değil, sadece yarım saat etraflıca düşünmeye kalkarsak kendimizi iyi hisseder miyiz? Kafamız yanıtı olmayan soru işaretleriyle dolup taşmaz mı, sonsuz uçurumların ucuna gelmez miyiz?
Ve bu noktada aklımıza gelen kaybetmiş olduğumuz bir yakınımız ve bizde bıraktığı izleri, anıları derin bir hançer gibi yüreğimize saplanıp sızılar içinde bırakmaz mı? İsyanlara sürüklemez mi?

Bazı tasavvufi düşünce ve felsefelerde ölüme çok büyük yer veriliyor. Hatta hayat ikinci planda farzedilip sürekli ölüme hazırlık için geçirilmesi gereken bir evre olarak görülüyor. Bu türden felsefik ya da dini düşünceler kim bilir belki de insanların ölüme daha olağan bir gözle bakması amaçlıdır. Hatta ölüme alışmak, tüm hayatı ölümle ilgili kaygılarla geçirmemek düşüncesinden yola çıkılmış, ölümü hayatın son ve doğal bir parçası olarak algılama yolları empoze edilmeye çalışılmıştır.

Belki de yaşam sürecinin sonuna yaklaştığını hisseden insanların ileri yaşlarda dine, ibadete ve Allah'a yönelmeleri de bu şekilde açıklanmış oluyor.
Ölüme alışmak, onu çok doğalmışcasına kabullenmek o kadar zor ki!

GÖRSEL: Vincent Van Gogh (Sonsuzluğun Kapısında)

30/05/2008

Kokartlı Çocuk

Dün TRT 1'de takıldığım bir program bende derin duygulara ve hüzne neden oldu.
Program 10 yaşındaki bir erkek çocuğun üzerine kurulu. Yer tarihi Hasankeyf ilçesi..
Çocuğun evinde başlamış çekim. Baba genç ama çalışamıyor, hastalanmış. Anne başörtüsünü sadece gözleri görünecek şekilde dolamış başına. Ürkek gözlerini kameradan kaçırıp duruyor. Kucağında yaşını doldurmamış bir çocuk... Karı koca eşya olarak sadece kilim ve birkaç eski minder bulunan odada oturmuş görüntü veriyorlar hiç konuşmadan.

Program kahramanımız o kadar şeker,sevimli ve konuşkan ki. Tek hayali para biriktirip bisiklet alabilmek.Ama aile çok fakir. Çocuk bu hayalini yalnızca kendisi çalışıp para biriktirirse gerçekleştirebileceğini düşünüyor, anlatıp duruyor.
Bölgeye gelen turistlere ''Gönüllü turist rehberliği'' yaparak ve bahşiş alarak para biriktirmeyi amaçlamış.

Ama o kadar bilinçli ki hedefine ''kokart''alarak güvenilir bir biçimde ulaşmak istediğini de ekliyor. Çekimler Hasankeyf sokaklarında devam ederken kahramanımız gördüğü her turistin peşine düşüp rehberlik teklif ediyor. Büyük çoğunluk reddediyor ve hüzünlü gözlerle geri dönüyor. İşte o anda onunla birlikte içinizden bir şeyler eriyip akıp gidiyor.

Daha sonraki çekimler bölgede verilen ''Gönüllü Turist Rehberliği Kursu'' na katılan küçük kahramanın aldığı belge, boynuna takılan kokart ve sevinçten deliye dönmesi ile ilgili. Kaptırıp onunla birlikte siz de çok seviniyorsunuz.

Çocuğun işleri epey güzel gidiyor. Bu arada bir kumbarası var. Akşamüstleri getirip kazancının bir kısmını büyük bir heyecanla içine atıyor. Aradan günler geçiyor ve kumbarayı açma zamanı geliyor. Bir konserve açacağı bulup arkadaşıyla heyecan içinde kumbarayı açıp paraları sayıyorlar. Biraz eksik ama''Olsun!'' deyip doğru bisikletçiye gidiyorlar. Eksik olan kısmı ''Canın sağolsun!'' diyerek ve sevimli kahramanımızın başını okşayarak almıyor bisikletçi.

Ve beklenen an...

Kahramanımız kuşlar gibi özgür ve sevinçli bisikletin üzerinde...
Asfalt yola çıkıp ellerini iki yana açarak yıllarca özlemiyle yanıp tutuştuğu bisikletle adeta içindeki coşkunun tamamını yansıtarak sevinçle ve bizlere de el sallayarak kayboluyor mutluluk içinde...

Kısa metrajlı film tadında gerçek bir kesit ve etkilenmemek mümkün değildi...