hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23/06/2009

Hayatın Kendi Eserindir


Birçok insan kendini kaderin akışına bırakır. Başka bir deyişle başına gelecekleri kaçınılmaz şeyler olarak görebilir. Bu aynı zamanda umutsuzluğun diğer adı gibidir.

Tüm dünyada bir ''dahi'' olarak kabul edilen ve devlet adamı, şair, bilim adamı olma gibi pek çok özelliği üzerinde barındıran Alman düşünür GOETHE öyle demiyor ama. Onun felsefesi ''kendi hayatının mimarı olmak''.. Ve ona göre hayatta şanstan çok düşünme, çalışma ve emeğin payı var.

Goethe'ye göre hayatımız bir ''ESER''.


Goethe eserlerini yaratırken nasıl büyük bir titizlikle çaba gösterdiyse hayatıyla ilgili de aynı hassasiyeti gösterip aynı eleştirel gözle baktığını ve hayatının kendi ellerinde biçimlenen bir ''eser'' olduğunu söylüyor.
Yaşlı bir adam olduğunda insanların kendisini sadece geride bıraktıklarıyla ve yazdıklarıyla ilgili övdüklerini, ama asıl yaşamını şekillendirirken sergilediği ustalığı sezinleyemediklerini, hep ''şanslı biri'' olarak görüldüğünü vurguluyor.

Ve şunları da ekliyor :
''Bilge olmak için yaşlanmak mı gerek? Oysa aslında insan yaşı ilerledikçe, eskiden ne kadar akıllıysa öyle kalmaya çabalasın yeter. İnsan, hayatın farklı basamaklarında şüphesiz farklı biri olur. Ama daha iyi biri olduğunu söyleyemez. Ve belli şeylerde altmış yaşındaymış gibi yirmisinde de haklı olabilir. Şüphesiz insan dünyayı tepelerin zirvesinde düzlükte olduğundan farklı görür. Ama hepsi bundan ibarettir. Denemez ki bir konumdayken ötekinden daha çok haklıdır.''

11/03/2009

Buruk Tebessüm

İnsanı insan olduğu için sevebilmek. Hiçbir çıkar gözetmeksizin...
Bu sevginin geri dönüşümünü alabilmek ondan. Gözlerinden yansıyan hüzün dolu mutluluğu, o an yaşadığı buruk sevinci kalbinin derinlerinde sıcacık bir şekilde duyumsayabilmek.
Dünyada bundan daha güzel hiçbir şey yoktur...

Mümin Amca yürüyüş güzergâhımda her gün rastlamakta olduğum bir çoban. Köyü birkaç kilometre uzakta.
Bu yaşında yağmurda, karda, taşların, toprakların üzerine oturarak üç kuruş uğruna çobanlık yapması yürek dağlayıcı.

Yaklaşık yüz kadar koyundan sorumlu.
Koyunlarla bazen konuşuyor, bazen kızıyor onlara...

Bu fotoğraftan on dakika kadar önce elindeki sopayı yanlarına fırlatmıştı ve koyunların hepsi bir araya geldiler. Sanıyorum işaret dili var aralarında. Büyük bir ihtimalle küçücük bir çocukken yapmaya başladığı mesleğinde geliştirdiği taktiklerden biri olmalı bu.

Uzunca bir süredir her Allah'ın günü karşılaşmakta olduğumuzdan onunla aramızda bir yakınlık doğdu. Önce selamlaşmaya, sonra da karşılıklı hal hatır sormaya başladık.

Buna alışık olmadığı o kadar belliydi ki. Bizimle konuşurken insan olduğunu hissetmekteydi sanki. Üstelik utanarak... Fotoğrafını çekmek için izin istediğimde memnuniyetle kabul etti.

Yaşlanmış yüzündeki yıllanmış acı ve hüzünlerin aksettiği tebessümü ne yapsa değiştiremiyordu.
Fotoğrafa bile yansımıştı bu :(

Ama ''hayat'' idi bunun adı. Ve ne yazık ki bazıları gibi o da, daha en başında 1-0 yenik başlamıştı...


-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------





Bu yazımı 15 Mart 2009 tarihinde yayımlayan
HABERTÜRK Gazetesi'ne teşekkürler...



26/02/2009

Garip Bir Misafirlik

Doğum ve ölüm...

İnsanoğlunun hayat çizgisinin başı ve sonu. Dünyaya geliş ve geri dönüş.

Kısaca, tuhaf bir misafirlik ve tanımları işte....

Bu süreç nelerle dolacak, kim neyi yaşayacak? Nelere sevinip üzüleceğiz, başımıza neler gelecek bilmiyoruz. Koskoca bir bilmece. Davetsiz geldik bu dünyaya. Daha doğrusu bize hiç sormadan getirdiler. Süremiz ne kadar onu da bilen yok.

Cem Karaca'nın bir parçası geldi aklıma şimdi :

''Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete...''


İşte böyle işi gücü bırakıp da kafayı sırf bu sorulara ve cevaplarına takacak olursak işin içinden çıkamıyoruz. Bırakın cevap bulmayı, durduk yerde üç kuruşluk neşemiz de kaçıyor....
Ben böyle derin şeylerle kafayı yormayı pek sevmiyorum ama üst üste gelen üç olay bu ara bu konulara yoğunlaşmama neden oldu. İstemesem de gelip duruyor aklıma :(

... 

Kısa sürmüş hayat çizgisinin sonunda yazgısı ''kalp krizinden dünyayı terketmek'' olarak yazılmış bir öğretmen...

*Bundan kısa bir süre önce bir öğretmen komşumuz arabasına atlayıp okuluna gideceği sırada balkondaydım. Tam arabasının kapısına anahtarı soktu ki oraya yığılıverdi gözümün önünde. Boylu boyunca sokağın ortasında yatıyordu hareketsiz, toz toprak içinde. Üç beş saniye süren bir şok durumundan sonra avazım çıktığı kadar bağırıp yardım istedim. Hemen ambulans çağırdık. Bir hemşire komşu suni teneffüs yaptırmaya çalıştı bu arada. Ama nafile... Kaybettik Ali Bey'i. İnanılacak gibi değil. Hala inanamıyorum. Sanki bir filmden acı dolu ve kısacık bir kesitti izlediğim...

... 

Hayat çizgisinin başında etrafa güzel gülücükler saçan, masmavi gözleriyle tatlı bir bebek, dünyaya yeni gelmiş minnacık bir misafir...

* Geçenlerde genç bir meslektaşım ikinci bebeğini getirdi dünyaya. Maviş gözlü dünya tatlısı bir bebek. Nasıl bir sevinç evin içinde. Her iki tarafın akrabaları, anneler, babalar kalkmış gelmişler bulundukları şehirden. Ailenin bu yeni elemanının sevinciyle doluydu hepsi.

... 

Hayat çizgisinin ortasında kaderlerinin ara kesitinden bir yerlerden zaman ve yer açıp eğlenen, eş dost, akrabalarına görevlerini yerine getirmeye çalışan, daha doğrusu dünyanın belirli kurallarına uymaya çalışan insanlar...


* Ve bir hafta kadar önce de bir düğüne davetliydik. Düğünde şöyle bir baktım da millet takmış takıştırmış, coşmuş da coşmuş pistte döktürüyor durmadan.

''Nedir ki bu böyle?'' dedim, sinirlendim...

O akşam orada o düğün bana bir gereksiz, bir acayip geldi, bir teferruatlar silsilesi olarak göründü anlatamam.
Pistten saatlerce inmeyen insanlara kızdım bu kez. Kızdım,evet... İnsanoğlunun en doğal haklarından biri olan eğlence özgürlüğü battı durdu bana o gece işte, ötesi yok...

Doğum, ölüm, düğün...
Ve bunları düşünürken kafası dağılmış, kendini sürekli başka boyutlara geçmek üzereyken yakalayıp durduran ben...

Dünyaya gelmiş bir garip misafir...

29/01/2009

Hangisi ?


Kaç zamandır üzerimde sebebini bulamadığım bir durgunluk, bir isteksizlik var. Bloga girip eski yazdıklarımı okuyup çıkıyorum. Aklıma konu falan gelmiyor yazmak için. Sözün kısası zorla güzellik olmuyor.
Hayatı çok sıkıcı buluyorum bu ara. Günler kısacık, karanlık çabucak çöküyor. Neye baksam karamsarlığa sebep oluyor. Yorgunluk ve isteksizlik yakın arkadaşları mutsuzluğu da çağırıyor ve üçü birden elele vererek baskı kurmaya çalışıyorlar üzerimde..

Direniyorum.. İzin vermeyeceğim..

Tüm bunlar ''Acaba bunalıma mı giriyorum?'' şeklinde bir soruyu da aklıma getirmiyor değil.
Sürekli pozitif düşüncelerde olmak ve yaşama sevincini içimizden hiç eksiltmeden taşımak.. İşte çare bu.. Ama ne mümkün?

Yaşadığımız çağ gereği midir bilmiyorum sorunlarımız ve kuruntularımızla hırçınlaşıp çok çabuk sinirlenen, bunun sonucunda da kendini bunalım içinde bulan insanlar olduk.
Ben öyle her şeye sakin ve sevecen bir biçimde tepki veren insan göremez oldum çevremde. Hem de uzun bir süredir..
Kendimizi kandırmaya çalışsak da, olaylar karşısında duygularımızı denetleyemez hale gelmemiz an meselesi oluyor çoğu zaman. Bu hem bizi hem de yakın çevremizdeki kişileri mutsuz ediyor.

Tepkilerimizin çoğu geçmişte yaşadığımız ve iz bırakan olaylarla paralellik taşıyor bir taraftan da. Bunu bilim söylüyor.
Bilim demişken , ''bunalım'' ve ''depresyon'' aynı şeymiş gibi algılanıyor. Oysaki tamamen farklı her ikisi..
Depresyon, yaşadığımız olaylardan ya da zihnimizdeki depresif düşüncelerden veya çok fazla felsefik düşünmemizden kaynaklanmıyormuş.
Beyindeki dopamin-seratonin dengesizliği ve adını hatırlayamayacağım daha birçok salgının da rol aldığı düşünülen bildiğimiz somut bir hastalık.
Özetle depresyonun şeker hastalığı gibi bir hastalık olduğu söyleniyor.

Bu ne demek? Beynimizdeki hormonal dengesizlik yüzünden depresif düşüncelere kapılıp bunalım sanarak asıl adıyla ''depresyon'' a giriyoruz..
Bu da eğer depresyona girmişsek kişisel olarak fazla bir suçumuz olmadığı anlamına geliyor. Vücut yapıyor efendim :) İlaç tedavisi ile çaresi mümkün bir hastalık. İlaç tedavisi olmadan en fazla iki senede kendiliğinden geçiyormuş..

Şimdi önümde üç seçenek mevcut..Bunalıma mı giriyorum, depresyona mı, yoksa hiçbir şeyim yok mu benim ?

Bilen söylesin lütfen ..

23/01/2009

Kırmış Olabilir miyim?


Soğuk bir akşamüstü. Aylardan Aralık. Gündüzlerin iyice kısalmış olduğu bariz bir biçimde hissediliyor artık. İnsanlar işyeri çıkışı yoğun bir aceleyle eve gitme telaşındalar. Bir kısmı da alışveriş derdine düşmüş durumda.

Başka ne olabilir ki zaten ? Böyle soğuk bir kış akşamında sokaklarda yapılacak üçüncü bir aktiviteye rastlamak biraz zor olsa gerek.
Ben de bu koşturmacanın içinde yerimi almış durumdayım. Yalnız eve gitmeden önce kasaba uğramam gerekiyor.
Duruma göre bazen süpermarketlerin et reyonlarını ziyaret ederken bazen de aklıma esip eve oldukça uzak bir noktada olmasına rağmen uzun yıllardır tanıdığım kasabımı tercih ediyorum.

İşte yine geldim. Onca kalabalığa rağmen, içeride artık akrabalaşmış durumda olduğum elemanların tezahüratıyla karşılaşıyorum. Hem işlerine devam ediyor,hem halimi hatırımı soruyorlar. Bu benim için büyük bir mutluluk..

Çok ters bir saatte gelmiş olduğumdan çok fazla sıra var. Ama olsun, bilerek geldim ve beklemeye razıyım. Hatta isterlerse sıramı bile verebilirim. Yeter ki rica etsinler. Ama kurnazlık yapıp öne geçmeye çalışanlara hiç tahammülüm yoktur işte..
Bir yerde kalabalık ve sıra varsa aklıma hemen böyle şeyler gelir. Allah'tan herkes kuzu kuzu sırasına razı olmuş durumda..

Bu arada gözlerim sırada bekleyen oldukça yaşlı bir kadına takılıyor. Benden epeyce önde ama ayakta zor dikiliyor. Yetmiş yaşından büyük olduğu kesin. Eskiden kalma ve kendisine artık bol gelmekte olan siyah renkli bir manto giymiş. Başına da başörtüsü bağlamış ama öylesine eğreti duruyor ki. Sanırım apar topar çıktı evden. Acele ile öyle bağlamış olabilir. Ya da artık o kadar algılayabiliyor yaptığı işleri. Çünkü çok yaşlı ve bitkin görünüyor gerçekten.

Bu esnada ben yaşlı kadına bunları düşünerek ve üzülerek bakarken onun da bana bakmakta olduğunu farkettim. Hatta beraberce gülümsedik.
Ve elindeki pakete gitti gözüm ister istemez. Bu 1 kilogramlık bir baklava kutusuydu. Yeni satın almış olduğu ve oradan da kasaba geldiği anlaşılıyordu.

Tam bu esnada elemanlardan biri kadına ne satın almak istediğini sordu. Kadın da sucuk almak istediğini söyledikten hemen sonra bana bakıp gülümsedi yine..
Ben de bu tebessümden cesaret bulup:
-Ooo... Teyzeciğim, baklava da almışsın. Akşama ziyafet var anlaşılan, diye küçük bir espri yapmak istedim.
Aldığım cevap :
- ''Ne yapalım kızım. Amcan al dedi. Biz gençliğimizde yiyemedik bunları..'' şeklinde bir cevaptı ki resmen yüreğimi dağlayarak saplandı kaldı içine..Şok olmuştum..

Benim espri diye sarfettiğim söz gerçekti ne yazık ki. Zavallı yaşlı kadın aldıklarının gerçekten bir ziyafet olduğunu düşünüyordu.

Ve ben böyle bir sözü şaka niyetine bile söylemiş olduğuma o kadar çok pişman oldum, üzüldüm ve kahroldum ki! Hatta yer yarılıp da içine girseydim keşke...

O gün yaşananlar bana ömrüm oldukça unutamayacağım bir ders oldu ve bir daha da böyle olur olmaz bir biçimde insanların hassas noktalarına bilmeden de olsa temas etmemeye karar verdim.
Yani susmaya :(

07/01/2009

Yalan


İnsana özgü birtakım davranışlar vardır. Bunların bir insanda vücut bulması insanın karakterini oluşturur. Davranışlar o insanda şekil alıp ona inanmamız, güvenmemiz, sevmemiz gerektiği yönünde sinyaller verirler bize.
Her insan farklı sevinir, umutları,beklentileri kendine özgüdür. Örneğin mutluluk onun için ne demektir? Hayattan beklentileri küçük mü büyük müdür? Ne kadar dürüsttür, yalandan nefret mi eder yoksa onun için bir yaşam biçimi haline mi gelmiştir?

İnsan davranışlarını incelemeyi seviyorum. Aynı zamanda insana özgü duyguları da. Bir ara aşk, mutluluk, umut gibi duyguları irdelediğim yazılar yazmıştım peş peşe. Özünde psikolojiyi seviyorum galiba. En başta da insanları sevmeyi, onların üzülüp incinmemesini istiyorum. O yüzden bugün insana özgü bir davranış biçimi olan ''yalan söyleme'' konusunda bir şeyler yazmak istedim.

Philadelphia Üniversitesi'nin bir araştırmasına göre yalanın çaba gerektirdiği ispatlanmış. Neden mi? Çünkü doktorlar, beynin yalan sırasında yedi, doğruyu söylerken de dört bölgesinin faaliyet gösterdiğini saptamışlar. Dolayısıyla bu saptama yalan söyleyen insanın efor sarfettiğini ispatlamakta.
Yani efendim, doğruyu olduğu gibi, su gibi anlatıp bitirmek var, yalanı kılıfa sokmak, yani ''kurgulama'' yapmak için belirli bir çaba sarfetmek :)
''Yalan söyleme'' nin diğer adı ise ''kendinden kaçış sanatı''. Bunu duyduğumda çok hoşuma gitmişti. Düşünebiliyor musunuz,''yalan'' bir sanatmış...

Yalan söylenen kişi, o yalanı dinlerken gerçeği bilmediği için çok mutludur, her şey yolundadır. Yalan ona o anda üzülmemesi veya kızmaması için söylenmiştir ya da yapılan korkunç bir şeyin örtbas edilmesi adına. Yalan söyleyen kişi de yine o anda her şeyin yolunda gittiğini sandığı için çok mutludur.

Yalan söylemek için İngilizcede 'cheat' tabiri de kullanılmakta.
''cheat'' aynı zamanda kopya çekmek, dolandırıcılık yapmak, aldatmak anlamındadır.
İşe bakın, kopya çekmek, yalan söylemek, hırsızlık ve dolandırıcılık yapmak beyindeki aynı hücrelerin verdiği emirle eyleme dönüşüyor.
Hem de bilimsel tespitlerle ispat edilmiş bir gerçek bu.

Söylenen her yalan eninde sonunda ortaya çıkar. Bu hiç hoş bir şey değildir. Sonrasında... Yalan başka yalanları doğuracaktır ister istemez.

Sonuçta yalan söyleyen, yalanlarının altında ya boğulur ya da kendi de inanmaya başlar ve bir yaşam biçimi olarak benimser ne yazık ki.

Başımıza gelenlerle ve sonuçlarıyla her ne olursa olsun cesurca baş etmemiz gereklidir.

16/11/2008

Kafedeki İlginç Çift

Ankara'nın en lüks semtlerinden birinde bir kafeydi burası.Sabahın erken saatleriydi. Yapılması gereken bir sürü işimiz olduğundan erken kalkmış ve hafif bir kahvaltı yapmak üzere buraya gelmiştik.
Özelliğimdir; bir yere gittiğimizde etrafımda ilginç insan profilleri arar ve fazla farkettirmeden incelemeye alırım. Tabii bunu vaktim varsa yapıyorum. Çünkü boş boş beklemektense yapılacak en güzel iştir bana göre.
Üstelik oldukça keyiflidir.

Sipariş ettiğimiz kahvaltıyı beklerken bir hayli vaktimiz olacağı belliydi, çünkü içerisi çok kalabalıktı. Kafenin içinde değil de,hemen önünde çok işlek bir cadde olan açık alandaki masalardan birine oturmayı tercih ettik. Buraya gelmiş insanlar mesai saati biraz sonra başlayacağından bir an önce bir şeyler atıştırabilmenin telaşıyla bariz bir acele içindeydiler.

Bu arada düşünmeye başladım. Bu insanlar da bizim gibi evlerinden çok uzaklarda birtakım resmi işlerini halletmek üzere burada bulunuyorlarsa gayet normaldi. Fakat her Allah'ın günü ya da biraz daha iyimser düşünürsek sık sık dışarıda yiyip içmeyi adet haline getirmemeliydi bir insan. Aile düzeni bozulur, nasıl alışıldıysa öyle giderdi.
Günümüzde evlerde kahvaltı alışkanlığı unutulmaya yüz tuttuğundan çocuklar okullarda daha ilk teneffüste kantinlerde uzun kuyruklar oluşturuyorlar. İlk derste algılama bozukluğu yaşatıyor bu onlara ve başarısızlığa zemin hazırlıyor. Bu kuyruklarda anneleri ev hanımı olan çocuklar en öndeler üstelik.. Akıl alacak gibi değil doğrusu.

Her neyse. Kahvaltımızın getirilmesini beklerken ve ben bunları düşünmekteyken son derece şık bir çift içeriye girdi. Kırk yaşından büyük olduğu gözlemlenen kadın kuaförden yeni çıkmış gibiydi. Kabartılmış uzun saçları sarının beyaza çok yaklaşmış bir tonundaydı ve suratında son derece ağır bir makyaj vardı. Dar siyah bir pantalon, üzerine beyaz ve oldukça kaliteli bir gömlek giymişti. Ayaklarında yürürken onu hafifçe zorlayan ama yine de feminen bir hava katıp hoş yapan, kaliteli ve yüksek topuklu ayakkabılar vardı. Genel anlamda dönüp herkesin bakacağı oldukça güzel bir kadındı. Yanındaki erkek yaz sabahı olmasına rağmen takım elbiseler içindeydi ve o da son derece kaliteli ve şık görünüyordu. Onlar da bizim gibi kafenin kaldırımdan cam bir bölmeyle ayrılmış açık alanını tercih ettiler ve hemen yanımızdaki masaya oturdular. Bu arada ortalığı yoğun bir parfüm kokusu kaplamıştı. Ben de incelemeyi sona erdirmiştim.

İçeriye girdiği andan itibaren suratına yerleştirdiği ters ifadeyle durmadan konuşan kadın masaya oturduktan sonra da hiç susmayıp dikkat edildiğinde her şeyden memnuniyetsizlikle bahsediyor ve karşısındaki adamın kafasının etini yiyordu. Adama bir göz atıldığında kadını pek de dikkate alır bir hali yoktu. Hatta hiç dinlemiyor, ama dinliyor görünmeye çabalıyordu.
Kadın tam bu esnada gelen servis elemanını serviste bulunanların istediği türden olmadığı benzeri bir gerekçeyle yüksek bir sesle azarladı. Dikkatim tamamen bu kadına yoğunlaşmıştı.
Nasıl bir kadındı bu? Bununla hayat geçer miydi? Geçse bile çok zor olmalıydı. Dışarıda böyleyse evde kimbilir nasıldı davranışları? Tek bildiği giyinip kuşanıp süslenmek olmalıydı...

Tüm bunları düşünürken karşısında oturan adama yoğun bir acıma hissi duydum. Eşi olmalıydı, bir ömür geçireceği eşi. Yazıktı bu adama...

Artık kadınla her türlü ilgimi kesmiştim. Anlattıklarına da kulak vermiyordum. Zaten kahvaltımız çoktan gelmişti. Önümüzdekileri bir an önce bitirip kalkmalıydık.
Birden bir bağırmayla irkildik. Kaldırımdan geçmekte olan bir dilenci kadın, camlı bölmenin önünde bu kadını görüp durmuş ve para istiyordu. Kadın da vermeyeceğini ima ederek bağırmış olmalıydı. O andan itibaren kafede bulunan herkes sesleri duyup olayı incelemeye almış, kalan kısım bir tiyatro gibi izlenmeye başlamıştı:

-Ablacığım, Allah rızası için..
-Defol demedim mi ben sana geri zekalı !
-Ablacığım Allah çoluğuna çocuğuna bağışlasın.
-Ne biliyorsun sen benim çocuğum olduğunu? Söyle nereden biliyorsun? Hadi söyle! Salak kadın..! Defol buradan!

Aralarında geçen ve hepimizin duyduğu diyalog buydu. Kadın şiddeti gittikçe artan bir sesle ve çılgın bir şekilde bağırıyor, tüm hırsını dilenciden çıkarıyor, hatta diyafram kullanıyordu. Gözlerimize inanamıyorduk.

Birden, geldiğinden beri karşısına oturtup kafasını didik didik yediği adam daha fazla dayanamayıp ayağa kalktı. Kadını sert bir hareketle kolundan çekip kaldırdı ve sürükleye sürükleye oradan uzaklaştırdı.
Kadın hala bağırıyor ve gitmemek için direniyordu..

Kahvaltıları yarım kalmıştı.
Gördüklerimiz gerçek olamayacak kadar tuhaftı...