savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01/03/2026

Savaş Histerisi 🚀⚡

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı geniş çaplı askeri operasyon 2. gününde de şiddetlenerek sürüyor.

Malumunuz, dün eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'ın öldürüldüğünü duyuran İran ajansından sonra, İran devlet televizyonu da bu sabah ülkenin dini lideri Ali Hamaney’in saldırılarda hayatını kaybettiğini bildirdi. Hamaney’i öldürebilmek için kızını, damadını, torununu da havaya uçurmakla kalmamış, ''stratejik hedef'' adı altında bir okula bomba atıp 85 kız çocuğunu öldürmüşler!
Bu arada kızına düğününde dekolte gelinlik giydirip, Mahsa Amini benzeri sayısız genç kız için ''saçları göründü diye'' ölüm emri veren Hamaney'in danışmanı Ali Şamkani'nin de öldüğü doğrulandı.

Bunun üzerine İran Devrim Muhafızlarının önce "Hürmüz boğazında konuşlanan USS Abraham Lincoln'ü 4 balistik füze ile hedef aldığı'' sonra da ''vurduğu" açıklamaları geldi. İran'ın bu açıklamalarından kısa bir süre sonra da ABD'den ''İran'ın gemilerinin hedef alındığı'' içerikli yeni bir açıklama ile karşı atak geldi.

01/02/2023

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

İngilizce adı All Quiet on the Western Front olan 2022 yılı yapımı bu savaş gerilim filminin ''En İyi Uluslararası Film'' üst kategorisinde Oscar'a aday gösterilen ilk Alman yapımı film olduğunu, en iyi orijinal senaryo, en iyi film müziği, en iyi kamera ve en iyi ses gibi sekiz ayrı kategoride daha Oscar adaylığı aldığını öğrenince bugün oturup izlemeye karar verdim.

''Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'' Alman yazar Erich Maria Remarque'un orijinal ismi Im Westen nichts Neues olan ünlü romanından uyarlanmış bir film. Aynı romanın 1930 yılı yapımı bir film uyarlaması daha var. Savaşın korkunçluğu ve mutlak kötülüğünün 19 yaşındaki bir askerin gözünden anlatıldığı roman Ocak 1929'da yayımlanmış, bugüne kadar 50 dile çevirisi yapılmak suretiyle 15-20 milyon adet satmış. Şiddet ve acımasızlığın sınırlarını ciddi anlamda aşmış olan filmi izlerken vazgeçmem gerektiği konusunda başlarda epeyce zorlandım diyebilirim. Tanklar, patlamalar, sıçrayan kanlar, ölü gövdeler, soğuk, ıslaklık ve çamur içinde gerçekleşen, anlam verilemeyen, olabildiğince insanlık dışı bir savaş.

13/03/2022

Oradan, Buradan Pazar Muhabbeti

Bilinçli birer insanmış gibi oyun oynayan şu üç küçük kedinin fotoğrafı bugüne kadar çektiklerim arasında en beğendiğim ilk üçe girer, net. O derece hoşuma gidiyor. Birlik, beraberlik ve kardeşlik duyguları içinde nasıl vakit geçirdiklerine bir bakar mısınız? Buldukları bir gazoz kapağını hır gür çıkarmadan, birbirlerine pati atmadan sıra ile oynuyorlar. Nasıl da ders alınası...

Fotoğraf olmasa anlattıklarım inanılacak gibi değil, öyle değil mi? Ama öyle... 

Madem dünyaya geldik, kardeşçe yaşamak neden bu kadar zor? Tüm canlılara, hepimize yeter bu gezegen. Ama olmuyor işte. İlla bir bozguncu çıkıyor ve birtakım hırsları uğruna ortalığı darmadağın ediyor. Dünyayı ele geçirmek isteyen bir virüsten bilim ve aşılar yardımıyla yeni yeni kurtulmaya başlamışken, akıl almaz biçimde savaş histerisine tutulmuş ve 3. Dünya Savaşı'na soyunmuş diktatör ruhların savaşından kim kurtaracak bizi? 

22/06/2018

Zamanın Ruhu: Tarihi Merkez Hastanesi

Ülkemizde, inşa edildiği dönemi belgeler nitelikte tarihi hastane sayısı çok fazla değil.
Terkedilmiş bir harabe görünümündeki Osmanlı döneminden kalma bu bina onlardan biri. Günümüze kadar 'bir şekilde' ayakta kalmaya çabalamış, her haliyle gerçek, devasa bir belge özelliğindeki Çanakkale Tarihi Merkez Hastanesi.

Adı bir zamanlar Kale-i Sultaniye Hastahane-i Askeriyye olan hastane, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti dönemine tanıklık etmiş, yıkık duvarlarla da olsa bugüne ulaşabilmiş tam teşekküllü bir muharebe hastanesi.

Romalı düşünür M.T. Cicero'nun ünlü bir sözü vardır: "Tarih, geçen zamanların şahididir, onun gerçeklerini aydınlatır, anıları meydana çıkarır.''

Eğer bir gün bu hastaneyi ziyaret edecek olursanız, Cicero'nun bu sözünün ne denli doğru olduğunu, yıkık dökük duvarlardan zamanın ruhunun nasıl sızdığını, dört bir yandan adeta tarih fışkırdığını yaşayarak, hissederek öğreneceksiniz. Hayal gücünüz otomatik olarak devreye girecek çünkü. Duvarlardan sızan zamanın en acımasız gerçeklerine hayal gücünüz eşlik edecek, tarihin derinliklerinde içiniz titreyerek kaybolacaksınız.

Bakışlarınız taş duvarlar ve sütunlar arasında dolanırken beyniniz her saniye bir sinyal algılıyor. Gözünüzün önünde beliren imgeler birbirine eklenip senaryosunu önceden bildiğiniz fantastik bir film gibi seriliyor adeta önünüze.

MERKEZ HASTANESİ'ne Nasıl Gidiliyor?
Çanakkale'de Kordon'un bitimindeki Boğaz Komutanlığı'nın bulunduğu noktaya geliyor ve yukarıya doğru
devam eden yolu takip ediyorsunuz. Yolun sonunda karşınıza çıkan dik merdivenleri tırmandığınızda
pek de bilinmeyen bu hastaneye ulaşıyorsunuz.

Hastane bugüne gelene kadar sayısız kez bombalanmış, depremler, yangınlar geçirmiş.
Bina sahasında özellikle 1915 Çanakkale Savaşı’ndaki bombardıman etkisi bariz şekilde görülebiliyor.

1912'de Çanakkale’nin 3’te birini yıkan depremde ve 2 ay sonrasında başlayan Balkan Savaşı'nda yoğun biçimde hizmet veren askeri hastane 1.Dünya Savaşı esnasında ise önemli bir sağlık hizmeti üssü olarak kullanılmış.
1915 yılında başlayan Çanakkale deniz saldırılarında yaralananların tamamı bu hastanede tedavi edilmiş.

Hastanenin 75 cm kalınlığındaki yığma duvarlarının bir kısmı gelebilmiş günümüze. Kuzey ve batı
bloklarındaki duvarların neredeyse hepsi yıkılmış.

Ahh, önemli bir sağlık üssü olan hastanenin bu kapısından acılar içinde kim bilir kimler geldi geçti onca yıl?
Hangi yaralılar, can havliyle taşınan hangi hastalar, şehitler? Oradan oraya koşturan hemşireler, doktorlar?
O doktorlardan biri olan Reşat Nuri Güntekin'in babası Askeri Doktor Nuri Bey?

Çanakkale Tarihi Merkez Hastanesi ile ilgili tezler yazılmış. Bir restorasyondan geçirilip yok olup gitmemesi ve açık hava müzesi haline getirilmesi önerileri baskın hale gelmiş, ancak bugüne kadar somut bir plan oluşturulamamış ne yazık ki.

Bu arada, hastanenin içinde geceleyin hayaletler dolaştığına dair bir şehir efsanesi yayılmış halk arasında. Epey gizemli bir boyuta geçilmiş. İnanmadım tabii. Olsa olsa gece olunca içeride konaklayan evsizler ya da sarhoşlar falandır onlar.
Bana asıl gizemli gelen neydi biliyor musunuz? Oradan hiç ayrılmadığı söylenen Husky cinsi bir gözü kahverengi
bir gözü mavi bu sevimli köpek. Ve o sıra dışı gözleriyle bir şeyler anlatmak isteyen bakışları...


* * *


Çanakkale Tarihi Merkez Hastanesi'ndeki panoda verilen bilgiler:

Sultan Abdülaziz Han zamanında inşaa edilen yapı Balkan ve Çanakkale Savaşlarında sivil halka hizmet vermiştir.

30 Ekim 1918 Mondros ve 10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşmaları zamanında işgal kuvvetleri şehirdeki birçok yapıyı kullanıp tahrip ettikleri halde hastaneyi hizmetlerinde bırakmışlardır.

1924 yılı başında Merkez Hastanesi Hasan Paşa Köşkü'ne (18 Mart İlköğretim Okulu) taşınır ve
ismi de Memleket Hastanesi olur.

24 Temmuz 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşmasına göre boğazlarda asker bulundurulmayacağı söz konusu olunca; Gazi Hazretleri Merkez Hastanesini, Jandarma Mekteplerine tahsis eder. Bu bağlamda 10.Jandarma Er Eğitim Alayı, burada 1938 yılına kadar Jandarma Mektepleri olarak hizmet vermiştir. 20 Temmuz 1936 yılında
Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile binanın kaderi değişir.

İkinci Cihan Harbi'nin başlaması ile birlikte bu bina, Kolordu Komutanlığı binası olarak kullanılmaya başlanır ve 1946 yılının sonlarına doğru boşaltılır. 1948 yılında Çanakkale Boğaz Komutanlığı'na tahsis edilen binada bir deniz birliği görev yapar. 1960 yılına kadar tamir ve bakım görmeyen yapı, bu tarihten sonra da boşaltılır ve bakımsız kalır. O tarihlerde yapının tavan, çatı, kapı, pencere ve hatta camlarının sağlam kaldığı bilinmektedir.

Türk Edebiyatının usta kalemi Reşat Nuri Güntekin'in askerî doktor olan babasının 1890 yılından evvel bu binada görev yaptığı hatıralarından anlaşılmaktadır.

Çanakkale İl Jandarma Komutanlığı'nın yanında bulunan Merkez Hastanesi, Boğaz Komutanlığı'ndan İl Jandarma Komutanlığı'na kullanım amacıyla 2001 yılında verilmiştir.Hastane bahçesi tanzim edilmiş, sosyal tesis, eğitim ve
spor alanları olarak kullanılmaya başlamıştır. Ayrıca 14 Haziran 2007 tarihinde batı köşesine
''Şehit ve Gazi Hatıra Fidanlığı'' oluşturulmuştur.

Birinci Cihan Harbi ve özellikle Çanakkale Muharebeleri sırasında, Merkez Hastanesi adı altında seyyar ordu sağlık teşkilleri ile beraber ''Ağır Yaralılar Hastanesi'' olarak 1916 yılına kadar hizmet veren tarihi yapı, yıkılıp tahrip olmaktan
kurtarılıp koruma altına alınmıştır.

* * *



Eski Fotoğraflar Kaynak: BURADAN
Senem YİĞİT KAHRAMAN
Y. Mimar Restoratör, İTÜ


* * *

EK

1 yıla kalmadan hastanenin çevresinde koruma altına alma çalışmaları başlamış.
Sevimli Husky yine orada:)




Çanakkale'ye uğrarsanız yolunuzu düşürmeyi ihmal etmeyin.
Kordon'un bitim noktasına, Golf Çay Bahçesi'nin önüne gelin (Boğaz Komutanlığı'nın girişi de hemen orada).

Sağa yönelip yokuş yukarı eğimle devam eden yolu bitirip karşınıza çıkacak rengârenk merdivenleri çıkın
ve sonrasında bu merdivenleri görün.

Tarihi Merkez Hastanesi fotoğraftaki merdivenlerin sonunda...


21/05/2017

Troia Atı

Homeros'un İlyada Destanı'nda anlatılan Troia Savaşı'nın geçtiği Troia antik kenti Çanakkale'nin 25 km güneyindedir. Destanlarda Troia Savaşı'nın nedeninin Paris'in güzel Helena'yı kaçırması olarak anlatılsa da gerçek neden Troia'nın zenginliğidir. On yıl süren savaşın sonunda, bu zengin ve güçlü kenti fethedemeyen Akhalılar, bunu bir hile ile başarırlar. Akhalar, içine askerlerin saklandıkları bir tahta at yaparak kent kapısının önüne bırakırlar. Gemilerini ise Bozcaada'nın (Tenedos) arkasına çekerler.

Sabah sur kapılarının önünde tahta atı bulan Troialılar, gemileri de görmeyince kısa bir tereddütten sonra atı içeri alarak bu olayı kutlarlar. Herkesin eğlence sonrasında uykuya daldığı bir sırada tahta atın içinden çıkan askerler, dışarıda bekleyen savaşçı askerleri içeri alırlar ve böylece Troia kenti yakılıp yıkılır.
Destanda anlatılan bu olaylar insanları öylesine etkiler ki, binyıllardan günümüze kadar, başta sinema olmak üzere sanatın çeşitli dallarında bu olay yeniden işlenir. 2004 yılında Warner Bross sinema şirketinin yapımı olan Brad Pitt'in (Akhilleus) başrolü oynadığı ''TROY'' adlı filmde kullanılan bu model atın orijinali, 15 Eylül 2004 tarihinden beri Çanakkale'de sergilenmektedir.

DAS TROJANISCHE PFERD
Die antike Stadt Troja erlangte ihre Berühmtheit durch die Dichtung ''Ilias'' von Homer und dem dort beschriebenen sagenhaften Trojanischen Krieg. Troja befindet sich rund 25 kilometer südlich von Çanakkale.
Der Auslöser für den Trojanischen Krieg soll nach dem Epos die Entführung der schönen Helena durch Paris geweswn sein doch in Wirklichkeit war es der Reichtum Trojas.

Am ende des 10-jährigen Krieges eroberten die Achäer die Stadt Troja mit einer Kriegsentscheidenden List. Die Griechen zimmerten ein riesiges Holzpferd, in dessem Inneren sie ihre Soldaten versteckten, und zogen das Pferd vor die Stadtmauer. Ihre Schiffe ankerten sie hinter der Insel Tenedos (Bozcaada). Am nächsten Morgen entdeckten die Trojaner das hölzerne Pferd, jedoch aber nicht die Schiffe der Griechen. Trotz ihre Zweifel zogen sie das Pferd in die Burg und feirten ihren Sieg. Nach der Siegesfeier der Trojaner konnten die im Pferd versteckten Griechen in der Nacht umbemerkt das Stadttor öffnen und so die zurückgekehrte Armee in die Stadt lassen. So nahmen die Griechen die Stadt Troja nach jahrelangem Krieg schliesslich in dieser Nacht ein.

24/12/2016

Umut Koyun Çocukların Adını

Bardağın iyice dip yapmış dolu tarafını görmeye çalıştığımız şu günlerde içimize çökmüş kasvetin ve karamsarlığın zehrini atmaya hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var. Sevgi çağrıştıran, umut vadeden bir şeyler yazıp çizmek, paylaşmak gerek...

Sen, ben ya da bir diğeri için çocuk olmak demek özlemle yâd ettiğimiz, ömrümüzün en güzel, en saf kesiti demek...

Ya doğar doğmaz savaşın soğuk nefesi ensesine yapışan, bombaların enkaza çevirdiği yıkık dökük kentlerde yaşama tutunmaya çalışan, bir şekilde ailesiyle ilticaya sürüklenen o minicik yürekler? Onları anlatmak için kelimelere ne hacet?

Dünya üzerindeki her çocuk, sevgi bağları örmek adına tüm masumiyet ve tebessümleriyle birer ilmektir. İnsanoğlunun kendi elleriyle inşa ettiği, kendi türüne her türlü kötülüğü ve zulmü reva gördüğü şu korkunç dünyadan kurtulmak, insana yaraşan güzellikler yaşamak için birer fırsattır her biri. Sevginin sıcacıklığını hissetmenin tek yoludur çocuklar. Bu bağlamda akla gelen ilk resim Danimarkalı polis ile Suriyeli küçük mülteci kız oluyor bende. Küçük kızın mutluluğu ve masum tebessümlerinin ruhuma derinden işleyişi.
Bazen bir fotoğraf kaybolmaya yüz tutmuş umutların yeniden filizlenmesine vesiledir gerçekten de...

16/03/2016

Çanakkale Deniz Savaşı'nda Batırılan İlk Gemi: Bouvet

Tarih boyunca ülkemiz topraklarına göz dikildi. Bu uğurda nice canlar verildi. Ortak paydaları hep aynıydı:

Topraklarımızı ele geçirmek üzere savaş planları yapmak, sinsice ve alçakça saldırılar düzenleyerek kan dökmek...

Bouvet, Çanakkale Savaşı'nda, filoda yer alan en eski zırhlı olması nedeniyle Boğaz'dan ilk giren ve şu an Çanakkale Boğazı'nda enkazı yatmakta olan Fransız Muharebe Gemisi...

18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazı'nın 7 mil içinde filo halinde ilerleyen 4 Fransız gemisinin soldan 3'üncüsü idi Bouvet. Suffren, Goulois, Charlemagne adlı Fransız gemileri ve İngilizlerin Triumph, Prince George adlı gemileriyle birlikte 3.tümende yer alıyordu. Yapılan savaş planına göre önce 3. tümen boğaza girecek, tabyaları ateşe tuttuktan sonra yerini 2. tümene bırakıp boğazdan çıkacaktı.

Birinci hat ilk saldırıyı gerçekleştirdikten sonra komutanın emriyle ikinci hat gemiler ön plana çıkmıştı. Bouvet, bu plan itibariyle görevini bitirmiş, ancak Türk top atışlarına maruz kaldığından hasar almıştı. Boğazdan çıktığı esnada bu kez sağ topunun tam altından Nusrat Mayın Gemisi'nin döktüğü mayınlardan birine çarptı ve manevra kabiliyetini kaybetti.
Yan yatarak ve yanarak kısa bir süre içinde Boğaz'ın sularında kayboldu...

(Bu fotoğraflar Çanakkale Deniz Müzesi'nde çekilmiş olup, alttaki bilgiler müzeden alınmıştır.)

BOUVET'İN BATIŞI
18 Mart 1915 günü üç hat şeklinde ilerleyen İtilaf Donanması'ndan Fransız Muharebe Gemisi Bouvet, 14.50'de Nusrat'ın 8 Mart 1915 gecesi Erenköy Limanı'na sahile paralel olarak döktüğü mayınlardan birine çarptı ve büyük bir patlama meydana geldi. Kıyı tabyalarımızın da yoğun ateş desteğiyle üç dakika içinde sulara gömülen Bouvet zırhlısında bulunan 603 personelden hayatta kalan 30 personeli küçük gemilerle denizden toplandı.
SINKING OF BOUVET
On 18 March 1915, at 14.50, French Battleship Bouvet of the Allied Navy, approaching one of the mines laid by Nusrat Mine Layer parallel to Erenköy Bay on 8 March 1915 and a big explosion occured. With the support of the heavy fire from the shore batteries, Bouvet had sunk in three minutes and 30 survivors out of 603 had been collected by boats.

Bakalım Turgut Özakman DİRİLİŞ adlı kitabında Bouvet'le ilgili (s:685 ) neler yazmış:

''...
Kader Bouvet'in ağır ağır batmasını uygun görmedi. Gemi Karanlık Liman’a kayıyordu. Orada Nusrat’ın hâlâ keşfedilmemiş 18 mayını vardı. O kutlu suyun derinliğinde kuzu kuzu yatmaktaydılar.

Sürüklenen Bouvet'in yaralı gövdesi bunlardan birine değdi. Göğü çatlatacak şiddette bir patlama oldu. Havaya kızıl bir duman yükseldi. 45 denizci denize döküldü. Gemi ancak iki dakika su üzerinde kalabildi. Birdenbire alabora oldu. Kaptan Rageot, 20 subay ve 600 erle birlikte batıp gözden kayboldu.

Saat 14.10'u gösteriyordu.

Bouvet'in battığını gören çakılı, zengin, sahte bataryaların mürettebatı, gözcüler, subaylar, erler açığa çıktılar, sevinçleri yüreklerine sığmıyordu. Binlerce ağızdan gök gürültüsü gibi bir sevinç haykırışı, bir şükran çığlığı yükseldi:

''Allah-ü ekber!''

Yorgun gazilere yeni bir can geldi.
Sağ kalanları kurtarmak için torpidobotlar olay yerine üşüşmüşlerdi.
Türk tabya ve bataryaları, kurtarma çalışmalarını engellememek için bir yerden emir almış gibi hep birden ateşi kestiler.
Başka uzak hedeflere yöneldiler...''




02/06/2015

Barış Petekleri

Dağı, taşı, toprağından tutun da, denizinden ve hatta ağaçlarından bile buram buram barış kokusu yayılan, barış çağrısı yapılmakta olan bir kent Çanakkale.

Kesinlikle içlerinde Atamız'ın ''Onlar bizim evlatlarımız olmuşlardır!'' söylemindeki sevgi-merhamet-hoşgörü üçlemini barındırdığına inandığım ve halen savaşmakta olan dünyaya atfedilmiş pırıl pırıl nice barış mesajı...

İşte Barışın Kenti Çanakkale’nin merkezinde bulunan Halk Bahçesi’nde, yemyeşil ağaçlar arasında dikkati çeken, son derece anlamlı, çok renkli ve ahenkli bir çalışma.

Konusu ne mi? Elbette ki ''BARIŞ''.

Söz konusu olan bu kez bal petekleri konseptinden yola çıkılarak oluşturulmuş bir açık hava sergisi.
Çalışma; karma bir sergi, ancak kalıcı olması nedeniyle aynı zamanda bir anıt...
Ressam Gülsen Zengin'in projelendirip küratörlüğünü yaptığı ve Çanakkale Belediyesi'nin destek verdiği "Barış Petekleri" adlı çalışma, dünya genelinde yapılan çağrılar doğrultusunda katılan 24 ülke ile Türkiye'nin çeşitli kentlerinden başvuran akademisyenler ve profesyonel sanatçılara ait toplam 656 eserin kapsadığı bir anıtsal sergi konumunda.

Sergiye katılan sanatçılar dünya barışı adına örgütlenme yoluyla ve ürettikleriyle 40x40 cm ebadındaki peteklere, tıpkı birer arı gibi dokunup can vermiş, kolektif olmaya dayalı bu anlayışla farkındalık yaratmanın, barışın sağlanması kadar muhafaza edilmesinin ve sürekli kılınmasının da ne denli önemli olduğunu ortaya koymuşlar.
Anıtsal sergide sanatçılara ait ülke bayrakları ile Atatürk'ün "Yurtta Dünyada Barış" söylemine de yer verilmiş.

Günümüzde ''Ortadoğu'' denen bir gerçek var.
Hiçbir şekilde ders alınamamış bir dram olan Irak gerçeğinden sonra sınırlarımızdan içeri girmiş olan Suriye ateşi…
Gitgide şiddetlenerek Orta Çağ’ı bile gölgede bırakan savaşların akıl almaz vahşetlerle devam ettiği gerçeği…
En ilkel kabilelerin bile aklından geçmemiş zulümler, kıyımlar eşliğinde kadınlar, çocuklar, yaşlılar katlediliyor!
Ağızlardan salyalar saçılarak uçurulan kellelerin görüntüleri tüm dünyaya yayılırken insanlık can çekişiyor...

Zaman oturduğu yerde barış dileyerek çözüm umma zamanı değil.
''Bana dokunmayan yılan bin yaşasın,'' ya da ''Nasıl olsa birileri düzeltir,'' safsatası hiç değil...

''Yeni binyılın savaşlarının getireceği evrensel yok oluşu dikkate alarak
barışı bir düş olmaktan çıkarmayı başarmak zorundayız.''
-Ü.Yaşar Gözüm-



30/05/2015

Barış Mümkün (PEACE is Possible)

Çanakkale Zaferi bizim için eşsiz bir kahramanlık destanı olduğu kadar aynı zamanda bir ağıt.
1915’ten 2015’e tam bir asır geçmiş aradan. Çanakkale Savaşları'nın 100 yılı bu yıl…

Bir feribot adeta barış elçiliği görevi üstlenmiş, bundan tam 100 yıl önce tarihin en şiddetli savaşlarından birine
sahne olan, farklı ülkelerden yüzbinlerce askerin can verdiği bu coğrafyada seferler yapıyor.

Metrekaresine altı bin mermi düşen, üç merminin havada çarpışıp birbirinin içinden geçtiği,
yamaçlarından oluk oluk kanlar akmış topraklarda diyor ki:

BARIŞ MÜMKÜNDÜR

Görmüş olduğunuz manzaraya dünyanın herhangi bir yerinde rastlamak mümkün mü sizce? İnsan nasıl da duygu selleri içinde kalıyor. Çanakkale-Eceabat arası seferler yapan feribotun rotasına kattığı bu dokunaklı barış mesajını aynı zamanda kıtalararası (Asya-Avrupa, Avrupa-Asya) gerçekleştiriyor olması ne kadar manidar!
Gün boyu kentin her yerinden görülebilen bu duygusal mesaj insanın nasıl da içini titretiyor. Asırlık bir geçmişe dair hüzün düşse de önce yüreğe; sevgi dolu, tertemiz bir dünya ve geleceğe ait pırıl pırıl umutlar nasıl da baskın çıkıyor...

Evet, ''Barışın Sembolü'' olarak adlandırılan bu kentte, dağa, taşa, toprağa, denize, gökyüzüne, kente gelmiş yerli-yabancı tüm turistlere BARIŞ MÜMKÜN mesajı gönderiliyor.

Zaman asla yeni düşmanlıklar oluşturma zamanı değil. Tarihte dostluk ve düşmanlığın birlikte yaşandığı yegane savaş bu değil miydi? Anıtlarımız sembolümüz, acılarımız ortaktı. Birbirini hiç tanımayan yüzbinlerce isimsiz asker bu topraklarda can verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuş, şehitlerimizle koyun koyuna yatmıyorlar mıydı?

Türkiye ve Barış dendiğinde, akla öncelikle Atamız'ın;
Türk Dış Politikası'nın da temelini oluşturan "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" ifadesi gelmekteydi.

Heyy! Sevgi ve barış dolu bir dünyayı kucaklamaya hazır mısın evren?
Bu mesaja herkesin sahip çıkması, daha da önemlisi tüm uluslara örnek olması dileğiyle…

- BARIŞIN KENTİ ÇANAKKALE -

"İnsan mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini düşündüğü kadar bütün cihan milletlerinin huzur ve refahını da düşünmeli ve kendi milletinin saadetine ne kadar kıymet veriyorsa bütün dünya milletlerinin saadetine hadim olmaya elinden geldiği kadar çalışmalıdır. Çünkü dünya milletlerinin saadetine de çalışmak diğer bir yoldan kendi huzur ve saadetine çalışmak demektir. Dünyada ve dünya milletleri arasında sükun, vuzuh* ve iyi geçim olmazsa bir millet kendi kendisi için ne yaparsa huzurdan mahrumdur. En uzakta zannettiğimiz bir hadisenin bize bir gün tesir etmeyeceğini bilemeyiz. Bunun için beşeriyetin hepsini bir vücut ve her milleti bunun bir uzvu addetmek icap eder. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan diğer bütün aza müteessir olur."


Mustafa Kemal Atatürk
17 Mart 1937
[Romanya Dışişleri Bakanı İle Yaptığı Görüşmeden]

*vuzuh: Açıklık, netlik

02/09/2014

1 Eylül Sonbahara Merhaba

1 Eylül için ''sonbaharın başlangıç tarihi'' diyor takvimler...

Dün bir ilke imza atıp, yepyeni döngüsünün hazırlıkları içinde olan Doğa Ana'ya ilk günden bir ''Merhaba!'' demek istedik.

''Doğayla kucaklaşmak, bütünleşmek, yeşilden kızıla, kızıldan turuncuya, kahve tonlarına, sarıya ve nihayet sepyaya uzanacak o muhteşem döngünün ilk izlerini görmek, duyumsamak, iyi hissetmek gerek,'' dedik.

Bu yüzden akşam üzeri yürüyüş mesafemizi epeyce uzatıp, rotayı yakın köylerden birinin dar bir patikayla yokuş yukarı devam eden girişine çevirdik.

Dört bir yanımızın yalnızca kayalıklarla, ağaçlarla, çalılıklarla ve otlarla kaplı olduğu, teknolojiyle ilgili en ufak bir iz bulunmayan, insan elinin değmediği bir noktaya gelince durduk.

Öyle ki senaryosu ilk çağlara ait bir filmin rahatça çekilebileceği, kuş seslerinden başka hiçbir sesin algılanmadığı, huzur dolu, olabildiğince bakir bir noktaydı burası. Tertemiz havayla bütünleşen sessizlik eşliğinde sergilenen o muhteşem sunum başka iklimlere ve çağlara ışınlandığını hissettirecek kadar doyumsuzdu.


Şimdi bütünüyle ''ilk insan'' gibi hissetme zamanıydı. Bizi bir sürpriz bekliyordu:
Böğürtlenler çoktan olgunlaşmış. Kuşburnunu Kasım-Aralık'ta diye biliyorduk hepimiz, onlar da renklenmişler. Şaşırdık!
Doğru tahmin! Foraging yapmaya karar verdik ve daldan dala, çalıdan çalıya epey oyalandık oralarda.

Foraging'i bu yıl ciddiye alacağımı söylemiştim. Evet, 1 Eylül foraging başlangıç tarihim oldu aynı zamanda...
Üstelik okuyanları özendirme amaçlı, hem anlatmak hem ortalığı çektiğim fotoğraflarla donatmak niyetindeyim :)
Görsel afişe benzedi ama çok sevdim:)



Sonbahara ''Merhaba'' diyebildiğimiz kadar, BARIŞ için de yürekten bir ''Merhaba!'' diyebilseydik keşke!

Dün ''1 Eylül Barış Günü'' idi aynı zamanda. Ama bu tarih yalnızca ülkemiz ve yavru vatan KKTC için geçerli.
1 Eylül aslında Almanya'nın Polonya'yı işgal etmesiyle başlayan II. Dünya Savaşı'nın başlangıç tarihi. Biz bu tarihi baz almışız nedense. Vardır bir anlamı ya da açıklaması.
''Dünya Barış Günü'' dünyadaki diğer ülkeler tarafından
21 Eylül'de kutlanıyor(!) ve bu yüzden iki tarih karıştırılıyor.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'nın ikisini birden gören, 1942'de sürgünde olduğu Brezilya'da ''Artık güneşin doğmasını bekleyecek gücüm kalmadı'' diyerek ''kendisinin barışı bekleyemediğini'', ama geride kalanların ''beklemesi'' gerektiğini söyledikten sonra eşiyle birlikte intihar eden Stefan Zweig geliyor aklıma yine. Nefesim tıkanıyor...

Kapitalizm var olduğu sürece gitgide şiddetlenen savaşların akıl almaz vahşetlerle devam edeceği gerçeğinden başka bir şey yok elde kalan. En ilkel kabilelerin bile aklından geçmemiş zulümler, kıyımlar eşliğinde şehirlere durmaksızın bombalar yağıyor. Çocuklar katlediliyor!! Ağızlardan salyalar saçılarak kelleler uçuruluyor!!
İnsanlık son nefesini vermek üzere...

Hangi barış? Hangi barışın günü? ''Barış Günü'' yılda bir kez olması gereken mi?
Ey gösteriş budalası dünya! Ey savaşmayı kahramanlık zanneden mahlukâtlar! Biraz olsun yüzünüz kızarsın!


Karikatür: Firuz Kutal



04/03/2014

İlk Türk Kadın Subayı: Fatma Seher Erden

Anadolu kadını ve kahramanlık birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün;
''Dünyada hiçbir milletin kadını ‘Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar himmet gösterdim’ diyemez,'' sözü boşuna değil.

Yoktan var edilmiş bir ulusun hem cephede hem cephe arkasında hizmet eden cefakâr kadınları olmasaydı böyle bir destanın yazılması mümkün müydü?

Kurtuluş Savaşı mücadelemizde cephe gerisinde durmaksızın hizmet veren, mermi ve cephane taşıyan, vurulan askerlerin yaralarını saran kadınlarımızın dışında, bu millî mücadeleye en az erkekler kadar, savaşın tam ortasında hizmet eden, en zor şartlarda onlarla birlikte düşmana karşı omuz omuza çarpışan, kimi zaman esir düşüp işkencelere maruz kalan unutulmaz kadın kahramanlarımız da var.

Resimde gördüğünüz hülyalı bakışların sahibi esmer güzeli bu kadın, işte o unutulmaz kahramanlardan biri.
Onunla ilgili; savaş anılarını tuttuğu 15 sayfalık günlüğü ve o günlüğün basım hikâyesinden tutun da, Yenigün Dergisi'nde kendisiyle yapılan röportaja kadar pek çok bilgiye ulaşabilirsiniz. Ömrünü vatanı uğruna feda etmiş bu kahraman Türk kadınını anlatan, yazar ve senarist İlknur BEKTAŞ tarafından yazılmış ''Kara Fatma'' adında bir kitap da mevcut.

Kurtuluş Savaşımızın eşsiz kahramanlarından olan Fatma Seher (Erden), nam-ı diğer ''Kara Fatma'', çavuş rütbesiyle başladığı askerlik hayatında teğmen ve üsteğmen rütbelerine kadar yükselmiş, at binen, çok iyi silah kullanan son derece cesur biri. Binbaşı eşini savaşta kaybettikten sonra kendisi gibi kocası, babası ve erkek kardeşleri ölen 40 kadar kadınla teşkilatlanmaya giren, kardeşi Mustafa Çavuş'un yardımıyla 150 kişilik bir milis gücü oluşturmakla işe başlıyor.

Milli Mücadele'nin ilk günlerinde, Yunanlılar'ın Anadolu’daki insanlık dışı zulmünü duyar duymaz cepheye koşan, vatanın düşman istilasından kurtulması için aktif olarak Sakarya Meydan Savaşı ve Başkomutanlık Meydan Savaşlarına katılan, gösterdiği üstün başarılar sonucu üsteğmen rütbesine kadar yükselen ilk Türk kadın subayı.
300 adamıyla düşmana İzmir'i dar eden, ismini Atatürk'ün koyduğu kahramanımız...


Türk Milleti, O’na olan minnet borcunu ödemek üzere İstiklâl madalyası verdi ve emekli maaşı bağladı.
Hayatının sonuna kadar hem madalyasını hem göğsünde savaştan hatıra kalan şarapnel parçasını, üzerine düşeni eksiksiz yerine getirmenin onuruyla taşıdı. Ancak, kendisine bağlanan emekli maaşını kabul etmeyip Kızılay’a bağışlamıştı.
Hayatının son günlerinde, torunlarıyla birlikte, kimseden maddi bir talepte bulunmadan, sefalet içinde yaşadı.
1954 yılında TBMM tarafından tekrar aylık bağlandı. Fakat bir yıl sonra trajik bir sonla 67 yaşında hayata veda etti.

Fatma Seher Erden'in, Büyük Taarruz'dan sonra Temmuz 1923'te İstanbul'da Tanin Gazetesi muhabiriyle yaptığı söyleşiden alıntıladığım, bugünkü yaşadıklarımıza şaşırtıcı biçimde ayna tutan, son derece etkileyici ve ders verici nitelikteki olağanüstü sözleriyle bitiriyorum:

"Bundan sonra erkek, kadın hep beraber çalışacağız. Kadın peçesiz ve yüzü açık gezmekle namusunu kaybetmez. Zaten memleket bizden o kadar çok hizmet istiyor ki, bunlar arasında peçe ve çarşaf düşünecek halde değiliz. İstanbullu hemşehrilerimize ''Silah kapıp cepheye gidin'' denilemez; fakat onlara düşen iş, silah kullanmaktan daha büyüktür. Şimdiden sonra Anadolu'ya gitmeli ve cahil Anadolu kadınının gözünü açmalı. Anadolu halkı hele hele İstanbullu kadınları seve seve karşılayacak, onların söylediklerini harfiyen yapacaktır. Kadın neden erkek kadar çalışmasın! Bugün Anadolu'da bir ailede iki erkek varsa yanı başında on da kadın vardır. Bunun için kadın erkek hep beraber çalışacaktır. Bunun kimseye bir zararı yok belki de faydası olacaktır. Çocuklarımız mutlaka okumalıdır. Ben çok iyi biliyorum ki bugün Anadolu'da erkek-kız bütün çocuklar okuyacak olursa Anadolu'nun hali değişecek, Türk'ün yüzü gülecek, işi düzelecek, bütün batıl düşünceler kalkacak ve Türkler yaşamaya başlayacaklardır. İşte bu maksatla küçük kızımı okutmak için şimdiden çalışıyorum."

Hakkını helal et Fatma Hanım. Bu vatan sana ve silah arkadaşlarına minnettardır!

Görseller: Vikipedi

25/08/2008

Güzel Helen ve Truva Atı'nın Hikayesi

Bir kadın düşünün.
Dünyanın en güzel kadını bu...

Yunan mitolojisinde, Homeros'un İlyada Destanı'nda ''Sparta kraliçesi ve Menelaus'un karısı'' olarak yer alan bu güzel kadının adı Helen.

Destana göre güzel Helen, Troia yani TRUVA Savaşı'na neden oluyor. 10 yıl kadar süren evliliğini bırakıp Truva Prensi Paris ile kaçıyor çünkü.

Bunun üzerine kocası Menelaus, tarihteki en büyük Yunan ordusu ile Agamemnon komutasında efsanelere konu olacak savaş için Truva'ya gidiyor. Ayrıca bütün Yunan krallarına haberci göndererek Helen’in kurtarılması için yardım istiyor.

Akhalılar, Truvalılar ile tam 10 yıl boyunca savaşıyor.
Savaşlarda bir sonuç elde edilemeyince, Truva'yı ancak bir savaş hilesiyle alabileceklerini düşünüp, savaşı bırakıp, evlerine dönecekleri izlenimi yaratıyor ve büyük bir tahta at yaparak Truvalılar’a hediye olarak sunmaya karar veriyorlar.
Zafer sarhoşu Truvalılar, bu hediyeyi kabul ediyor, hatta kutlamalara bile başlıyorlar. Gece olup herkes uyuduğunda da, tahta atın içine gizlenen Akhalı askerler dışarı çıkıp şehrin kapılarını açarak Akhalılar’ın şehri ele geçirmesini sağlıyor.
Ve zafer onların oluyor...

Hiç aklımıza gelir miydi bu atın dünyanın en güzel kadını Helen için, daha doğrusu çok büyük bir aşk için on yıl süren savaşları sona erdiren bir sebep olduğu?

Troy filminde Helen




Çanakkale'nin en merkezi caddesinde iki yıldır sergilenmekte olan bu at ünlü aktör Brad Pitt’in başrolünü oynadığı
''Troy'' filminde kullanıldıktan sonra 2004 yılında bu şehre getirtildi.

İşin ilginç yanı; bu savaşı sembolize eden ve sergilenen Truva atının herkesin bilmediği başka bir yönü daha var:
''Troy'' filminde kullanıldıktan sonra Çanakkale’ye getirtilen fiberglastan yapılmış bu atın montajı için Almanya’dan da özel bir ekip geldi. Montaj ekibinde yer alanlardan biri de Alman Mühendis Erik Ludwig idi.
Çalışmalar sırasında Ludwig, bu ekibe ve kendisine tercümanlık eden Semra Beder ile tanışıp arkadaş oldu. Zaman geçtikçe montaj sırasındaki arkadaşlıkları büyük bir aşka dönüşen çift, 13 Temmuz 2005 tarihinde evlendi ve şu an Çanakkale'de yaşıyor. Alman Mühendis Erik Ludwig;
-''Düşünün ki binlerce yıl önce bir savaş olacak. Truva Atı bu savaşın kaderini değiştirecek. Daha sonra savaşı konu alan bir film çevrilecek. Bu filmde kullanılan at sergilenmek üzere Çanakkale’ye getirilecek. Biz birbirimizle tanışacağız ve evlenerek mutlu olacağız. Truva Atı'nın savaşı değiştirdiği gibi bizim de kaderimizi değiştirmesi çok ilginç,'' diyerek halen atamadığı şaşkınlığını dile getiriyor.

Gerçekten çok ilginç... Nereden nereye?
Böyle büyük bir aşkın ve savaşın filmi çekiliyor. Bunu sembolize eden bir at var ve
bu atın montajı sırasında dünyanın bir ucundan öbür ucuna uzanan bir aşk daha gerçekleşiyor.
Ey aşk, sen nelere kadirsin!