farkındalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
farkındalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18/05/2021

Kırmızı Erik Ağacı

Akıldan geçen bir şeyin asla olmayacağı belirtileceği zaman ''Kırmızı kar yağınca!'' ya da ''Kırmızı kar yağdığı zaman!'' şeklinde kullanılan bir deyim vardır, hani. Hafiften komik ve biraz da alaycıdır.

Bu deyim, benzer durumlarda kullanılan ve yine inançsızlık belirten ''Çıkmaz ayın son perşembesi'' ile aynı kapıya çıkar.  Konunun yazıyla bağlantısına gireyim hemen. Çünkü kırmızı kar görmek kadar inanılmaz bir durum bence: Kırmızı erik ağacı diye bir ağaç var! 😵😲

Söyleseler inanmazdım; ama gözümle gördüm ve bir yaşıma daha girdim. Pandemi sayesinde boş zamanlar çoğalınca farkındalık artışı mı oldu nedir, her ay bir yaşıma daha giriyorum. Şimdi hemen toparlayıp olabildiğince kısa özetleyeyim.

17 günlük tam kapanmanın bitiminde yani dün, alışveriş için çarşıya çıktım. Onca zaman sonra dışarıya çıkamamanın yarattığı özlemden olsa gerek çevreye daha dikkatli baktığımı fark ettim. Farkındalığımın arttığını...

Birden, her yıl baharın başında çiçeklerine hayran kalıp fotoğraflarını çektiğim ağaçlar dikkatimi çekti. Aman Tanrım! Mart ayının ilk haftasında kırmızı-bordo yaprakların arasında göz dolduran o muhteşem bahar çiçekleri kırmızı eriklere dönüşmüş! Ve bunu ben ilk kez fark ediyorum. Üstelik bunun şaşkınlığını yaşayan bir tek ben değilim. Kime söylesem hayret ediyor.

Bu ağaç genellikle belediyeye ait alanlarda bulunuyor, baharın ilk çiçeklerini sergilediği için çevreyi inanılmaz güzelleştiriyordu. Demek ki çiçekler yaprak döktükten sonra bir daha da kimsenin dikkatini çekmiyormuş.

07/03/2016

Hişt Hişt!

İnsanın aklını oynatması işten bile değildi.
''Hişt Hişt!'' diyordu durmadan. Bazen yalnızca birkaç kez, bazen yarım saat boyunca, aralıksız...
Kimi zaman insan sesine benzeyen, kimi zamansa bilim kurgu filmlerinden fırlamış mekanik bir tonla sesleniyordu:
''Hişt Hişt! Hişt Hişt!''

İyiden iyiye önemsemeye başlamıştım onu. Günlerce ya da haftalarca görünmediği oluyor, ancak eninde sonunda yine çıkıp geliyordu. Hayatımın bir parçası haline girmişti.
Dahası; sesinde biraz keder varsa, hüzünlü bir hece haline girmişse ''Hişt!'' o gün üzücü şeyler yaşanıyor, peş peşe ve melodik biçimde şakıdığı ''Hişt''ler ise sevinçli haberler getiriyordu.
Nereye gitsem o yöne geldiği zamanlar oldu. Sanki beni takip ediyordu. Evin hangi odasında, hangi köşesindeysem oraya en yakın noktayı mekan tuttu;
''Hişt Hişt! Hişt Hişt! Hişt Hişt!''

Yalnızca ben mi duyuyordum bu sesi yoksa? Bilincim akışı değiştirme çabasında mıydı? Farkındalık ya da yanılsama, adı her ne ise labirentlerde kayboluyor gibiydim. Beynim normal ve klasik işleyişini bir yana bırakıp ötelere götürüyordu beni. Başka boyutlarda gezindiren hoş ama bir o kadar da ürpertici bir duyguydu kesinlikle...
Onu epey bir süre aradım. Günlerce... Yalnızca bir kez görebildim. Bir daha asla!
Bir kuş türü bu. Hayatımda daha önce hiç görmediğim cinsten. O kadar küçük ki. Bir serçenin yarısı kadar.

Görseldeki çam ağacının içindeydi o an. Ancak, görüntüsünü alabilmek mümkün değil...
İki gün önce ancak bu kareyi çekebildim. Varlığı orada biliyorum. Ben onu görüyorum...
Peki ya sesi?
O da aşağıda, Sait Faik Abasıyanık'ın ''Hişt Hişt!'' adlı öyküsünden alıntı satırların tam ortasında...
Aynı günün akşam saatleriyle gelen yağmurla birlikte ''Hişt Hişt!!'' diye sesleniyor yine...
Bir şeyler anlatıyor adeta, bir şeyler haber veriyor.
Hüzün mü var bu kez yoksa sevinç mi?
Neyi haber veriyor? Ah bir bilebilsem....

Hist Hist!


28/09/2014

Sizin Seçiminiz Hangisi?

Yaşanan hayat her insanın algısına göre farklı şekil alıyor. Daha doğrusu; insanoğlu kendi elleriyle şekil veriyor hayatına. Kimi getirileriyle ve götürüleriyle hiç ilgilenmeden, olduğu gibi yaşıyor, kimi sadece “sağlık ve huzur” diyor, kimi ince ve yorucu hesaplarla rahat bir gelecek yaşamak adına harcıyor neredeyse tüm ömrünü.

Peki, “şu üç günlük dünya” diye nitelenen fani yerde doğru olan hangisi? Bilmeyenler için, belki tıpkı bende yarattığı ilk etki gibi, pazar gününe ışık olup farkındalık artırmaya ve hayatı yeniden gözden geçirip derin bir sorgulamaya neden olabilecek türden, “algıya göre şekillenen hayatlar” ile ilgili güzel bir hikâye.

Meksika'nın küçük bir sahil kasabasına yolu düşen Amerikalı iş adamı, kıyıya yanaşmakta olan bir balıkçı teknesine rastlar.
Teknenin içinde henüz tutulmuş birkaç ton balığı vardır. Amerikalı, balıkların iriliğinden gözlerini alamaz ve teknedeki genç balıkçıya bu balıkları ne kadar sürede yakaladığını sorar. Balıkçı, “Fazla sürmedi bayım," diye yanıt verir.
Amerikalı şaşkınlık içindedir:
-Öyleyse niçin denizde biraz daha kalıp daha fazla balık tutmadın?
-Çünkü bu kadarı bu günlük aileme yeter.
-Peki, geri kalan onca zamanı nasıl dolduruyorsun?
-Sabahları geç kalkıyorum. Sonra birkaç balık tutuyorum. Sonra çocuklarla oynuyorum. Öğleden sonra eşim Maria ile öğle uykusuna yatıyorum. Akşamları da kasabaya iniyorum; arkadaşlarla bir şeyler içip gitar çalıyoruz. Böylece hayatı dolu dolu yaşıyorum bayım...
Amerikalı, balıkçının hayatını son derece akılsızca bulur.
-Harvard’tan derece ile mezun oldum. Sana yardımım dokunabilir. Öncelikle; balık tutmaya fazla zaman ayırmalısın. Kazandığın parayla daha büyük bir tekne almalısın. Bu büyük tekneyle daha fazla para kazanıp daha başka tekneler alabilirsin. Böylece bir balıkçı filosu bile kurabilirsin.”
-Sonra bayım?
-Balıkları işlemek için konserve tesisleri kurarsın. Böylece kârın önemli bir kısmını başkalarına kaptırmamış olur, tuttuğun balıkları bir aracıya satacağına doğrudan onları işleyenlere satarsın. Sonunda kendi fabrikanı açarsın. Tabii, bahsettiklerimi böyle küçük bir sahil kasabasında gerçekleştiremezsin. Bu küçük kasabadan ayrılır, önce Mexico City’e sonra Los Angeles’e oradan da Newyork’a taşınıp kendine ait bir firma açmış ve onun başına geçmiş olursun.
Balıkçı sorar:
-Peki bayım tüm bunlar ne kadar sürede gerçekleşir?
-15 bilemedin 20 yılda.
-Daha sonra ne olacak bayım?
Amerikalı gülerek “Hikâyenin en güzel kısmı da bu işte,” der ve ekler:
-Yeteri kadar büyüyüp şirketinin hisselerini halka satarsın, milyon dolarların olur. İnanamayacağın kadar zengin olursun.
-Peki daha sonra bayım?
-Onca paraya sahip olduktan sonra çalışmana gerek kalmaz. Kendini erkenden emekliye ayırır, bir sahil kasabasına yerleşip kafanı dinlersin. Sabahları istediğin saate kadar uyursun. Sonra biraz balık tutar, çocuklarınla ilgilenir, öğlenleri de karınla şekerleme yaparsın. Akşamları ise arkadaşlarınla bir şeyler içip gitar çalar, hayatı dolu dolu yaşayıp keyfini çıkarırsın.
-Ben zaten şu an bunları yapıyorum bayım..!!!

Görsel:Max Kurzweil

29/03/2012

Dur ve Müziği Dinle!

Güzellikleri görmek için zamanımız var mı?
Yaşam içinde fark edemediğimiz daha neler var?

Soğuk bir Ocak sabahı. Saat 7.51
Sıradan giysili bir adam Washington'da bir metro istasyonunun girişinde elinde kemanıyla yerini alır ve 43 dakika boyunca hiç durmaksızın altı adet klasik parça çalar.
Bu süreç içinde çoğu işe yetişme telaşında tam 1097 kişi kemancının önünden geçip gider. Kemancı, çalmaya başladıktan üç dakika sonra ilk kez orta yaşlı bir adam tarafından fark edilir. Adam yavaşlar, ancak birkaç saniye sonra vazgeçip yine hızla yoluna devam eder.

Bir dakika kadar sonra bir kadının yürüyüşüne ara vermeksizin önündeki kaba 1 dolar atarak hızla geçip gitmesiyle kemancı ilk bahşişini alır. Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraksayıp kemanı dinlemeye başlar. Fakat saatine bir göz atıp vazgeçer ve işe geç kalmamak için acele tavırlarla hızla yoluna devam eder.

Kemancıyı en fazla dikkate alan üç yaşlarında bir oğlan çocuğudur.
Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk ısrarla kemancının önünde durur ve dikkatle ona bakar.
Annesi daha hızlı çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan defalarca arkasına dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider.
Bu şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne-babaları tarafından çekiştirilerek uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 43 dakika boyunca kemancının önünde çok kısa bir süre duraksayan sadece 6 kişi olmuştur. 20 kişi duraksamadan, yürümeye devam ederek bahşiş atmış ve geçen süreç içinde kemancı 32 dolar toplamıştır.
Mini resital bittiğinde sessizlik hakim olur. Kimse onun durduğunu bile fark etmez. Tek kişi alkışlamaz.
Sonuç: Bir kişi bile onun, elindeki 3,5 milyon dolarlık 1713 yapımı Stradivarius kemanla çalan dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu anlamamıştır. Metroda, yürüyen merdivenle dış kısım arasında şaşırtıcı bir akustik yakalanmış olmasına ve Jashua Bell'in henüz iki gün önce Boston’da verdiği konserin biletleri ortalama 100 dolardan satılmasına rağmen...

* * *

Joshua Bell'in performansı bağlamında farkındalık üzerine, düşündürücü ve gerçek bir hikâye...

Bu yazıda geçen olay, Washington Post gazetesinin sosyologlarla işbirliği içinde kurguladığı sosyal bir deneyin algılama, keyif alma ve önceliklerimiz ile ilgili çarpıcı sonucunu yansıtmaktadır.

Dünyanın en iyi kemancısı, dünyanın en iyi kemanıyla, dünyanın en güzel müziğini gözümüzün önünde çalarken bile onu tanıyamıyorsak, yaşam öncelik sıralamalarımızı kesinlikle yeniden sorgulamamız gerek...
Baharın tüm farkındalıklarımızı uyandırması dileğiyle...



(Kaynak)