medeniyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medeniyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02/04/2015

Kanatlı Denizatı Biçimli Altın Broş

Görüntü, avucunuzun içini bile doldurmayan, minicik, ışıl ışıl bir broşa ait. Görenlerin gözünü ayıramadığı, som altından yapılmış olan ve Dünya arkeolojisinin en değerlileri listesinde adı geçen bu broşa paha biçilemiyor.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde özel koruma altında sergilenmekte olan broşun net fotoğrafını almak oradaki şartlar altında mümkün değil. Kendisinin çok küçük ve bulunduğu ortamın oldukça loş olması dışında, bir hayli de yükseğe asılmış çünkü. İnsan elinin uzanamayacağı kadar yükseğe. Bir nedeni var elbette...

Bakalım asırlar öncesi başlayan hikâyesi nasılmış?
Antik çağın bilinen en zengin kralı olan Krezüs (Kroisos), Lidya’yı MÖ 560-546 yılları arasında yöneten ve gücünün zirvesine taşıyan son kral. Başta Kral Krezüs olmak üzere (İkinci Karun), ülkeyi yönetenler öyle zengin ki her tarafları tepeleme altınla dolu ('Karun kadar zengin' deyimi buradan geliyor). Bunca zenginliğin kaynağı ise Thamos Dağı’ndan doğup Hermes Nehri ile birleşen ve başkent Sardes’ten (Salihli) geçerek denize ulaşan, yatakları altınla bezeli Paktalos Deresi.

-Mitolojide, tuttuğu her şeyin altın olması için tanrılara yalvaran, bu dileği kabul edilince mutluluğa erişeceğini zanneden Krezüs'ün, çok zengin olduğu halde bir türlü mutluluğu yakalayamadığı, acılar içinde kıvranarak öldüğü anlatılıyor.-

Karun’un ''lanetli'' diye bilinen eşsiz hazineleri, öldüğü zaman Uşak yakınlarındaki tümülüslere gömülür. Aradan yüzyıllar geçer. Soyguncular 1963’te bu tümülüsleri keşfedince, dünyanın en gözde eserlerinden olan hazinenin parçaları tek tek yurtdışına kaçırılmaya başlanır. Ancak, hazinenin lanetinin mezar soyguncularını rahat bırakmadığı, hiçbirinin iflah etmediği, cinayete kurban gitmek, evladını yitirmek ya da delirmek gibi kötü birer sonla karşılaştıkları anlatılmaktadır...

Otuz yıl sonra, 1993’te, lanetli denilen bu eserlerin ABD'de New York Metropolitan Müzesi'nde olduğu anlaşılınca Türkiye dava açar ve hazineler ülkemize getirilerek Uşak Müzesi'nde sergilenmeye alınır. Ta ki 2005 yılında, bu kez Karun Hazinesi'nin en önemli parçası Kanatlı Denizatı Broşu'nun sahtesiyle değiştirilip çalınmasına dek...

2006 yılında Uşak Arkeoloji Müzesi’nden 8 kamera ve gece devreye giren alarm sistemiyle korunmasına rağmen Müze Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu’nun elebaşılığında çalındığı ortaya çıkan paha biçilmez broş, yedi yıl sonra İnterpol aracılığıyla bu kez Almanya'da bulunur ve iki yıl önce Türkiye'ye teslim edilir. Uşak Müze Müdürü mü? ‘Nitelikli zimmet suçu’ndan 12 yıl 11 ay hapis cezası alır. ‘2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na Muhalefet’ ve ‘Görevi İhmal’ suçundan yargılanıp suçlu bulunarak cezaevine atılır. Ancak 4 yıl yattıktan sonra serbest bırakılır.

450 parçadan oluşan Karun Hazineleri'nin 449 parçası şu an Uşak'ta.
İçlerinde, "korunamadığı" gerekçesiyle yalnızca Kanatlı Denizatı Broşu yok...
O artık Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde, kirli ellerin ona asla uzanamayacağı kadar güvenlikli bir yerde, önlem altında...



KANATLI DENİZATI BİÇİMLİ ALTIN BROŞ - LİDYA DÖNEMİ
M.Ö. 6.Yüzyıl - Uşak Toptepe Tümülüsü


30/03/2015

Anadolu Medeniyetleri Müzesi (3.Bölüm)

Anadolu’da yazılı tarihin başladığı dönem olan Asur Ticaret Kolonileri Dönemi'nde (M.Ö. 1950-1750) ''yazı''nın Anadolu’ya girişi gerçekleşirken, ticaret olayını kalay, keçi kılı, dokuma ürünleri, elbiselik kumaşlar, süs eşyaları ve bazı kokular karşılığı satın alınan altın ve gümüş eşyalar oluşturuyor.

1948'den beri devam etmekte olan Kültepe kazılarında toprağın altından çıkarılanlar gerçekten hayret verici.

Düşünün, tıpkı günümüzde araba sevkiyatı yapılırken tutulan kayıtlar gibi, 4 bin yıl öncesi eşek sevkıyatı yapılırken de kayıt tutuluyormuş.
Sergilenen eserler içinde hanımların 4 bin yıl önce de ayna ve cımbız kullandığını, bugün bile gıptayla bakılan harikulade takılar takıp göz alıcı aksesuarlar kullandığını şaşkınlık içinde görüyoruz. Tüm bunlar 4 bin yıl sonrasında bile çok da fazla bir şey değişmediğinin göstergesi adeta. Söz konusu parçalara bir sonraki postta değil, ileri tarihlerde ''zaman zaman'' yer vereceğim. Bu bölümde beni çok şaşırtan yazılı belgeler var:

29/03/2015

Anadolu Medeniyetleri Müzesi (2.Bölüm )

Paleolitik Çağ Bölümü
Anadolu’da günümüzden 1.000.000 yıl önce başlamış olan ve 11.000 yıl önce son bulan Paleolitik Çağ; Alt, Orta, Üst ve Epi-paleolitik olmak üzere dört döneme ayrılıyor.
Üretim nedir henüz bilmeyen Paleolitik Çağ insanları, yaşadıkları ortamda bulunan yabani sebze, meyve ve kökler ile avlandıkları hayvanları tüketerek beslenmiş, hayvanları avlamak ve bitki köklerini toplamak için taştan yaptıkları birtakım aletler kullanmışlar.
Paleolitik’ten Neolitik’e geçişte yer alan Epi-Paleolitik Dönem, mikrolitik aletlerle karakterize edilmiş, yontulan taşın küçük parçalarının düzeltilip mikrolitlere dönüştürüldüğü minik taş aletler silah olarak kullanılmış.

Bu bölümde kuvars, çakmaktaşı ve radyolaritten* yapılmış yontma taş aletleri ve çekirdekleri görüyoruz.

(Yontuk Çakıllar, İki Yüzeyliler, Çekirdekler, Kenar Kazıyıcılar, Ön Kazıyıcılar, Taş Delgiler, Taş Kalemler, Çontuklu Aletler, Dişlemeli Aletler, Uçlar, Mikrolitik Aletler, Bızlar)

27/03/2015

Anadolu Medeniyetleri Müzesi (1.Bölüm)

Merhaba. Bu yazı, Anadolu tarihini Dünya arkeolojisinde ön plana çıkarmış olağanüstü bir merkez olan ve kesinlikle çok daha fazla insan tarafından görülmesi, bilinmesi gerektiğine inandığım Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin tanıtımını amaçlayan bir yazı dizisine ait ilk bölüm.

Müze ile ilgili hazırlayacağım diğer bölümleri blogta belirli aralıklarla yayınlamayı düşünüyorum.

Ankara'da bulunan bu müzede sergilenen ve Paleolitik Çağ’dan (Yontma Taş Çağı) başlayıp, Neolitik, Kalkolitik, Erken/Eski Tunç Çağları, Asurlular, Hititler, Frigler ile Urartu Medeniyetlerine ait eserler dahil, tam 1,2 milyon yıl öncesinden beri Anadolu’nun bağrında yatıp kazılarla ortaya çıkarılmış olan irili ufaklı binlerce parça, ziyaretçilerin adeta başını döndürüyor ve olabildiğince mistik bir yolculuğa çıkarıyor. Hazırlık aşaması adına ilk bölümde, müzeye girişte sağdaki büyük panoda sürekli gösterimde olan bir videoya yer vermek istiyorum. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Küp Produksiyon A.Ş.'ye özel olarak yaptırılan ve internet ortamında bulunmayan video, tarafımdan videodan videoya çekilmiş olduğundan tam bir netliğe sahip değildir. Bilginize sunarım. Görüşmek üzere, sevgilerle…




03/01/2012

Hayat Bazen Kabustur!

Toplumun her kesiminde rastladığımız, insanlara hayatı zehir etmeye endekslenmiş insan müsveddeleri vardır hani. Sanki uğursuz bir el böylesi tipleri itinayla kodlamış ve eşit aralıklarla aramıza serpiştirmiştir.

Nereden türemişlerdir, eylemlerini nasıl bir ruh haliyle gerçekleştirirler henüz çözebilmiş değilim; ama anladığım tek şey sayıları küçümsenmeyecek derecede çoktur ve yeryüzü var olduğundan beri süregelmektedirler.

O uğursuz el, empati duygusu nedir yanından bile geçememiş bu insanların beynine bir virüs şırınga etmiş gibidir. Zerkedilen virüs bunlara durmadan şöyle der:
-''Boş ver, ne derlerse desinler. Sana ve hayatına kimse karışamaz! İstediğin gibi yaşa, istediğin gibi davran. Dünyada senden başka kimse yok! ''

Çok uzağa gitmeye gerek yok, oturduğunuz ev mesela. Apartman dairesi veya müstakil konut, hiç farketmiyor.
Alt katta, üst katta ya da yan taraflarınızda bu türden bir insan yaşıyorsa olay bitmiştir. Hatta yandığınızın resmidir.
Ve o hayat, hayat olmaktan çıkmıştır...
Artık her türlü programınızı ona göre ayarlamak zorundasınızdır.
Yaşam tarzınız neredeyse onunki ile bir gitmeye başlamıştır. Onun izin verdiği ölçüdedir.
Birazcık insaflıysa rahat edersiniz; ama nafile. ''Rahat etmek'' deyimini tamamen çıkarın siz lügatinizden.

Söz gelimi; azıcık balkona çıkmışsınızdır. Aniden bir halı sarkar önünüze. Görüş alanınızın yarısını kapladığı yetmez gibi, altta insan mı var, çamaşır mı asılı demeden güm güm dövülmeye başlanır. Toza mı yanarsınız, çıkan o medeniyetsizlik alameti iğrenç sese mi? Yumuşak bir ses tonuyla gerçekleştirdiğiniz en nazik ricalarınız bile kulak arkası edildiğinden, çaresizlik içinde toplanır, girersiniz içeri.
İpler hep onun elindedir. Uyarmaktan bıkmış, hayatınızdan bezmişsinizdir...

Yatış kalkış saatleriniz mi? O ayarlar. Uyku süreniz onun izin verdiği ölçüdedir.
Dinlediği tür müzikten siz de hoşlanmak zorundasınızdır, çünkü kulaklarınıza ne tıkarsanız tıkayın, seçtiği o ''eşsiz'' müziğin içeri girmesini engelleyemezsiniz.

İnsanoğlu bugüne kadar bir sürü icat geliştirdi, kaç yıl önce aya çıkıldı, görüntülü telefona kadar bir sürü icat var.
Ama neden kulaktan içeri ses geçirmeyeni yok içlerinde. Neden? Neden..?
Mümkün mü değil böyle bir şeyi icat edebilmek, yoksa bilim adamları da mı duyarsız bu konuya?
Ama bence buna çok ihtiyaç var. Lütfen birileri el atsın, rica ediyorum!

Bundan beş-altı yıl kadar önce büyük bir alışveriş merkezinde görmüştüm. Evet evet. Yanlış görmüyordum. ''Slikon Kulak Tıpası'' yazıyordu. Sevinçten deli olacaktım. Sonunda aradığımı bulmuştum. Oradaki yetkililere gerçekten ses geçirip geçirmediğini sorup, heyecanla onay istediğimi hatırlıyorum. Asla ses geçirmediğini söylediklerini. Eve gelip bir an önce denemek istediğimi...
Kabuslarımın hiç değilse sesle ilgili olan kısımları sona erecekti çünkü. İş göreceğe benziyordu.
Sonuç mu? Tabii ki hüsran. Sadece banyoda ya da denizde, havuzda yüzerken kulağa su kaçmasını engelliyormuş meğer. Hayatım böyle kabusken kulağıma su kaçsaydı keşke! İsterse şelaleler aksaydı, hiç mühim değildi. Başkalarının çıkardığı seslerden, gürültülerden bıktım usandım ben!
Çok fazla usandım!

Irk olarak çok çok eski geçmişimize bir göz atarsak; aslında göçebe bir toplum olduğumuzu, yerleşik hayata sonradan geçtiğimizi görüyoruz. Ve ben kent yaşamını dikkatle gözlemlediğimde göçebe özelliğimize ilişkin bazı detayların hâlâ kaybolmadığını görüyorum...
Örnek mi? Bir ara beyaz koyun postlarından yapılma aksesuarlar, bazı araçların göğüslüklerinde veya arka camlarının önünde kullanılırdı. Eski Türk filmlerinde falan görmüşsünüzdür mutlaka. Yaylalarda atın üzerinde dolaşan atalarımız, eyer yerine ne kullanıyorlarmış, dikkat ettiniz mi? İşte bu postları !

Başka bir örnek: Deniz kenarındaki kentlere bakın. Bizim halkımız daha çok nerelere yerleşmiş?
Çoğunlukla yüksek kesimlere, dağ yamaçlarına. Yani "su"dan oldukça uzak noktalara...
Oysa aynı çağlarda diğer ırklar hep deniz kenarlarını tercih etmiş, suyla, denizcilikle, ticaretle ve denizaşırı toplumlarla ilişkilerini geliştirmeye çabalamışlar.

Büyük kentlerde, evlerin bahçelerinde tavuk, koyun vb canlıları -ekonomik beklentiler hariç- beslemeye devam etme, lüks sitelerin bahçelerinde salça vb kaynatma isteği sizce nereden kaynaklanmaktadır?
Genlerimizin derinliklerinde kalmış göçebe kültürünün kalıntısı olabilir mi?
Ya da su ve kanalizasyon altyapısı "olmasa da olur" düşüncesiyle yer seçerek yeni yerleşimler kurmak ve bu tür zorunlu kentsel altyapılara "sonradan yapılsa da olur" mantığıyla izin vermek sizce hangi rahatlığın eseri olabilir?

Çok çok eskilerde, yaylalarda, ovalarda; suya, hijyene, yola, ize, mevcut doğa koşullarında gereksinim duymadan yaşamış bir ırkın genlerinden hâlâ izler taşıyan bu insanlar umursamazca halısını dövmüş, gece yarısı müzik açmış, yüksek sesle konuşmuş, yere tükürmüş, sizi, beni, uygarlığı rahatsız etmiş, çok mu?