Osman Hoca’nın bağrına bastığı Troya köylüsü asil kadınlar...
Saçlarındaki üzüm salkımları, bu topraklara verdikleri emeğin en kutsal tacı.
Her şey kulaklarımda çınlayan o neşeli ada rüzgârı ve Ata Demirer’in ''Kargalar yimeden sen yi!!'' diyen muzip çağrısıyla başlamıştı aslında. Koluma sepetimi takmış, Bozcaada'nın o meşhur Bağbozumu Festivali’nde yaşatılan asırlık bir geleneğin görkemli coşkusuna ortak olmuştum. Hiç tanışmadığımız insanlarla aynı traktörün kasasında, bir darbukanın neşeli ritmi eşliğinde, günün tüm stresini ve koşturmacasını tamamen ardımızda bırakarak bağlara doğru yol alıyorduk. Bizim için seçilen bağda mis kokulu ada üzümlerini dalından koparırken ve o şahane salkımları sepetime keyifle yerleştirirken, o an sadece bir hasat mevsimini değil; aslında bu kadim toprakların binlerce yıllık en canlı ritüellerinden birini, duvarları süsleyen o saçları üzümlü antik kadınların mirasını yaşadığımdan habersizdim.

Benim için üzüm, o gün sadece Bozcaada'nın sokaklarını süsleyen şirin asmalardan ve o köklü şarap fabrikalarından yayılan nefis kokulardan ibaretti. Oysa bastığım topraklar, antik Tenedos’un paralarında bile üzüm salkımı taşıyan kadim bir kültün ta kendisiydi.


Manfred Osman Korfmann Kütüphanesi'nin duvarlarında yaşayan Troas ruhu
İşte tam o noktada, Manfred Osman Korfmann Kütüphanesi'nin o büyüleyici sessizliğinde zihnimdeki tüm taşlar muazzam bir ahenkle yerine oturdu. Birden anladım ki o duvarlardaki kadınlar, sadece geçmiş bir zamanın donuk portreleri değildi. Onlar, bu kadim Troas topraklarında binlerce yıldır bereketi, doğanın uyanışını, neşeyi ve yaşamın coşkusunu kutsayan antik çağın ölümsüz ruhlarıydı. Saçlarından sarkan o iri üzüm salkımları, asırlardır toprağın dişil enerjisiyle nasıl harmanlandığının açık bir kanıtıydı.
Meğer tarih, lineer bir çizgide akıp gitmemiş; tam aksine döngüsel bir asma dalı gibi kıvrıla kıvrıla bugüne ulaşmıştı. Ben 2018 yılında, kolumda sepetimle Bozcaada bağlarında o mis kokulu salkımları toplarken, farkında olmadan kütüphane duvarındaki o asil kadınların binlerce yıl önce başlattığı kutsal bir ayini, zamansız bir hasat ritüelini sürdürüyordum aslında. O asmaların kökleri antik Tenedos’tan besleniyor, meyvesi ise bugünün kadınlarının ellerinde yeniden hayat buluyordu.
Kadın ve üzüm; bu topraklarda bereketi doğuran, koruyan ve asırlardır geleceğe taşıyan iki kutsal mühür gibi tam karşımda duruyordu. Artık biliyordum ki o gün lüplettiğim her bir üzüm tanesi, aslında geçmişin kokusunu ve o asil kadınların ruhunu bugüne taşıyan tatlı birer zaman kapsülüydü...
Bu asırlık bağlantının gizemini çözerken, zihnimdeki taşları yerine oturtan o çatının adına derinden bir teşekkür borçluydum: Manfred Osman Korfmann. Ya da bu topraklara olan derin sevdası yüzünden bizden biri olup "Osman" adını alan o güzel insana...
Ömrünü Troas’ın, Troya’nın kalbini korumaya ve toprağın altındaki o muazzam hafızayı gün yüzüne çıkarmaya adamış bir bilim insanının adını taşıyan bu kütüphane, sadece kitapların değil, bu coğrafyanın ruhunun da sığınağıydı. Osman Hoca, ömrü boyunca toprağı iğneyle kazar gibi işlerken aslında sadece taşları, surları değil; kadının, bereketin ve bağların binlerce yıllık hikâyesini de kurtarıyordu.
Onun kurduğu bu entelektüel vaha sayesinde, geçmişin o vakur kadınları sessiz duvarlardan sıyrılıp benim Bozcaada’daki traktör kasasındaki neşeme dokunabilmişti. Toprağın hafızası birdi: Osman Hoca o hafızayı koruyan bilge bir muhafız, bizler ise onun açtığı o kapıdan geçerek kendi köklerini keşfeden şanslı yolculardık...
Kütüphane duvarındaki o saçları üzümlü antik kadınların izini sürerken anladım ki, Troas toprakları zaten asırlardır gücünü ve ruhunu kadınların ayak izlerinden alıyordu. Bastığım bu topraklar, sadece bağların bereketiyle değil, tarihin ve mitolojinin en vakur, en savaşçı, en mağrur kadınlarının nefesiyle yoğrulmuştu. Dünyanın en büyük savaşını adına tutuşturacak kadar büyüleyici ve kendi kaderinin rüzgârına kapılan Troya'lı Helen bu topraklardaydı...
Savaşın acısını, kayıplarını en derinden yaşasa da asaletinden, dik duruşundan ve sadakatinden asla ödün vermeyen, hüzünlü ama bir o kadar mağrur Andromahi de bu surların ardında yürümüştü. Akhalı kahramanların bile iradesini sarsan öfkeli güzellik Briseis ve Troya surlarını savunmak için uzaklardan gelip erkek egemen dünyaya meydan okuyan o cesur Amazon Kadınları...
Hepsi aynı gökyüzünün altında, aynı Troas rüzgârıyla saçlarını savurmuştu. İster mitolojik birer kahraman olsunlar, ister tarihin tozlu sayfalarında kalmış birer isim; Troas’ın kadınları, doğanın döngüsü gibi yıkımlardan hep yeniden doğmayı, direnmeyi ve var etmeyi başarmışlardı. Tıpkı kışın kuruyan ama baharda asırlık köklerinden fışkıran o güçlü asma dalları gibi...
Şimdi geriye dönüp baktığımda, 2018 yılında Bozcaada’nın o neşeli traktör kasasında başlayan yolculuğumun aslında ne kadar derin bir nehre döküldüğünü çok daha iyi görebiliyorum. Benim için o gün sadece tatlı bir ada esintisi ve sepeti dolduran mis kokulu meyvelerden ibaret olan o an; meğer Helen’in zarafetine, Andromahi’nin vakur duruşuna, Korfmann Kütüphanesi’nin duvarlarındaki o saçları üzümlü antik kadınların bereketine ve Osman Hoca’nın bu topraklara bıraktığı o asil mirasa dokunan zamansız bir köprüymüş.
Toprak hafızasını asla kaybetmiyor. Binlerce yıl önce bu topraklarda kadının eliyle, bereketiyle fışkıran o asma dalları, bugün hâlâ Bozcaada’da aynı coşkuyla açıyor; darbukanın ritmiyle bağlara koşan bugünün kadınlarının neşesinde yeniden hayat buluyor. Kolumda sepetim, kulaklarımda o muzip ada çağrısıyla topladığım her salkım, artık benim için sadece bir hasat değil; bu kadim toprakların ölümsüz kadınlarına, geçmişe ve geleceğe sunulmuş tatlı ve hürmetkâr bir teşekkürdür. Troas’ın kadınları hâlâ aramızda; asmaların yeşilinde, rüzgârın fısıltısında ve toprağın her uyanışında bizimle yürümeye devam ediyorlar...
Meğer o asil kadınların saçlarındaki antik üzümler; benim 2018'de Bozcaada bağlarında dalından neşeyle koparıp sepetime doldurduğum ve keyifle lüplettiğim o mis kokulu üzümlerle aynı toprağın, aynı kadim hafızanın ta kendisiymiş...
Zaman kapısını aralayıp o fotoğrafların derinliğine sızdığımda, karşıma çıkan ilk şey bu topraklara ömrünü adamış, köylülerin deyimiyle o efsanevi "Osman Hoca"nın, yani Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann'ın silueti oldu. O, Troya’yı sadece toprağın altından çıkarılacak kuru taşlar olarak görmemişti; Troya onun için etrafındaki köylerle, o köylerde nasırlı elleriyle toprağı işleyen insanlarla yaşayan bir ruhtu. İşte kütüphane duvarından bana bakan o asil kadınlar, Troya ören yerinin yanı başında, o bereketli ovalarda halen yaşayan, üreten emektar köylü kadınlarımızdı.
Ama fotoğrafçının vizöründen sızan deha, o kadınları sadece birer köylü portresi olarak bırakmamış, saçlarına iliştirdiği o üzüm salkımlarıyla onları binlerce yıllık bir mitolojik mirasa, toprağın en köklü hafızasına mühürlemişti. O an, tarihin sayfaları zihnimde hızla geriye doğru akmaya başladı. Antik çağın bağcılık, şarap ve doğanın coşkulu uyanış tanrısı Dionysos’un ayak izlerini takip ettim.
Dionysos, tam da Anadolu topraklarının tanrısıydı ve onun peşinden giden, doğanın vahşi ve kutsal üretkenliğini simgeleyen kadın takipçileri vardı: Mainadlar, yani Bakhantlar.
Antik betimlemelerde Mainadlar, tıpkı kütüphane duvarındaki o köylü kadınlar gibi, başlarında asma yaprakları ve saçlarında üzüm salkımlarıyla doğanın kalbinde dans ederlerdi. Kadının doğurganlığı, toprağın bereketiyle üzümün kadehinde birleşirdi.
İşte o an anladım ki o fotoğrafları çeken göz, bugünün emektar Çanakkale kadınını alıp binlerce yıl öncesinin o mitolojik bereket sembolleriyle tek bir potada eritmişti. O fotoğraflar, kadının ve üzümün bu topraklardaki binlerce yıllık kesintisiz saltanatına sıkılmış sanatsal bir selam duruşuydu.
2018’de Bozcaada’nın (antik adıyla Tenedos’un) o asırlık bağlarından kendi ellerimle topladığım, hani o antik dünyada amforalarla kralların sofralarına gönderilen muazzam üzümlerle; 2022’de kütüphane duvarında sessizce bana bakan o kadınların saçlarındaki üzümler aynı kökten besleniyordu. Aynı rüzgârla yıkanmış, aynı güneşle olgunlaşmışlardı.
🌞🍇🍇🍇🍇🍇🍇🌞


ay zeugmacım çok tatlı bi yazı bu. ben bilmiyordum böyle güzel bir kültürü. toprağın gerçekten hafızası var ya, ben buna inaniyorum. çok güzel anlar yaşamışsın. fotoğraftaki teyzeyi görünce ben de saçlarıma üzün koymak istedim yalan yok :) hep çiçek koyuyoruz bu seferde üzüm olabilir ama diimi ya :)
YanıtlaSilBeğendiğine sevindim Velvetcim. Bu topraklar asırlar öncesinden beridir buram buram tarih kokar. Antik çağlardan günümüze özellikle kadın kahramanların, onlar için verilen mücadelenin, açılan savaşların adı çok geçer. En çok da üzüm vardır.
SilNeden olmasın, olmuş baksana. Saçlara çiçek takılır, kulaklara kiraz. Küçük bir salkım takılabilir bence de süs olarak:) Kocaman kocaman salkımlar bile olabiliyormuş (Eşarpla düğüm atılması gerekmiş galiba).