27/08/2009

''Kızımın Adı Sevgi, Oğlumun Adı Barış''

Hayatımda önemli bir yere sahip olan bir parçadan söz etmek istiyorum bugün.
Aşağıda yayınladığım şarkı Lise Felsefe Hocam Ahmet Çuhacı ve Fizik Dersi Hocam, şu an avukatlık yapmakta olan Şehabettin Genç tarafından yapılmıştır.

Her ikisi de okulu bizlere çok sevdirmiş, aydın, sevecen, öğrencileriyle arkadaş olmayı çok iyi başarabilmiş öğretmenlerdendi.
Şehabettin Hocamız branşı Fizik olmasına rağmen koridorlarda elinde sazla gezer, Ahmet Hocamız okulun aylık dergisine küçük şiirler yazardı.
Çuhacı Hocamız'ın gerçek hayatta da kızının adının ''Sevgi'', oğlunun adının ''Barış'' olduğunu duymuştum.
Bir insanın kızının ve oğlunun adlarıyla bir şarkı yapıp kitlelere duyurmuş olması ne hoş bir şeydir, bunu kaç kişi yapabilmiştir?
Ve ben bu parçayı ne zaman dinlesem lise yıllarıma gider, tebessümler içinde hocalarımı hatırlar ve gururlanırım.

Sevgili öğretmenlerime buradan en derin sevgi ve saygılarımı gönderiyor, en sevdiğim sanatçılar arasında yer alan Edip AKBAYRAM tarafından söylenen bu parçayı sizlerin de beğeneceğini umuyorum...


Yaşam çok yakından
Sevgilim olur
Acının kıyılarına tutunup
Büyütürüm sevgileri
Kızımın adı Sevgi
Oğlumun adı Barış
Ölüm ancak bir kez yakalar beni
İnadına uyanırım her sabah
İnadına kurarım ben saati
Kızımın adı Sevgi
Oğlumun adı Barış


Söz: Ahmet Çuhacı
Müzik: Şehabettin Genç



23/08/2009

Bloglardan Çalıntı Yapanlar

Geçen gün yaşadığım bir olay sonucu aklıma gelip ilk kez yapmış olduğum bir Google taramasında bloglarımda yayınladığım sayısız şiir ve yazımın birçok sitede kullanılmakta olduğunu hayretler içerisinde gördüm. Üstelik bırakın link ve kaynak göstermeyi bazıları ''alıntı'' demeye bile gerek görmemişti.
Ortak noktaları ; hepsi de yazıldıkları tarihten çok kısa bir süre sonra (ç)alınmıştı.
Yapılan bu saygısızlık, sorumsuzluk ve hırsızlığı şiddetle kınıyor, bu ülkede bu işlerin bu kadar ucuz olmaması gerektiği inancıyla bloglardan post çalan kişilerin ve buna çanak tutup yayınlayan sitelerin (isimlerini şu an vermiyorum) aşağıdaki paragrafı okumalarını öneriyorum :

Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği yazının tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitesindeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000 / 300.000 YTL ağır para cezasıdır.
Yine İnternet Yasası gereği herhangi bir sitede yazıların kullanılması halinde bundan site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır.

Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde kişinin kendi avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...

22/08/2009

Yaratıcı Blogger Ödüllerim



''Yaratıcı Blogger''ödülüne layık görerek beni onurlandıran ;
DENİZ KABUĞU
ZEYNEP'İN MAVİ ODASI
UFUK ÇİZGİSİ
WMINATWICE
GODSYNDROME
MELANKOLIA SLN
I WISH I COULD
MIXX
AHŞABIN DÜNYASI
GIA

adlı blogların yazarları değerli arkadaşlarıma en içten teşekkürlerimi ve sevgilerimi iletiyor, bu ödülü severek okuduğum ve beni takip eden tüm blogger arkadaşlarıma gönderiyorum.


19/08/2009

Büyülü Gen (Aşk)

Genç bir insan denince akla gelebilecek ilk şey ''aşk'' tır sanırım. Günümüz gençlerinin de bu duyguya uzak kalmadan yaşadıkları her haliyle belli.
Ama nasıl yaşamak?  Neye benzeyen bir duygu bu?

Pek çoğunuzun da bildiği ve gözlemlediği üzere, günübirlik bir olay, bir alışkanlıkmışcasına acımadan tüketilen, şaşılası bir hale girmiş aşk.
Bir üniversiteye çok yakın bir noktada oturmakta olduğumdan, yıllardır bulunduğum her yerde çok sayıda üniversiteli görüyorum. Demek istiyorum ki gençlerin günlük hayatları aşkları dahilinde sürekli gözümün önünde.

Aşk bir ihtiyaç sanıldığı için ya da bir özentiden kaynaklanır olmuş artık, ne dersiniz? Çünkü aşka benzer bir tarafı kalmamış gibi duruyor.

Karşı cinsi kendine yakın hissedip, ondan hoşlanmakla başlayan ve onsuz yapamamaya kadar ilerleyen çok yakıcı bir duygudur aşk. Onu düşünmeden uyuyamadığın, sabahları gözünü açtığın ilk andan itibaren yine aklında ve hayalinde onunla uyandığın, kalp atışlarına, nefes alışlarına kadar seni tamamen değiştirip çarpan büyülü bir duygu.
Aşkı tarif etmeye kalkışmak bile başlıbaşına bir hata aslında. Okuduğunuz ünlü aşk romanlarını ve şiirlerini düşünün. Kelime kelime işlenmiş insanın yüreğini titreten o sihirli aşk sözcüklerini.
Hiç dikkat ettiniz mi, görebiliyor musunuz artık o eski aşklardan çevrenizde? Bırakın dokunmayı, sevdiğinin bir bakışıyla eriyip bitilen o destansı aşklar nerede artık ?

Yürekleri aşk için yanıp tutuşan bu nadide insanlar, gerçek aşkı yaşayanlar elbette ki var, ama sayıları ne kadar?

Gençlerin çoğu elinde bir televizyon kumandası varmışcasına anında sıkılıp ''Bu kanal olmazsa şu kanal'' diye gezinmek için ucuz bir ''eğlence olayı'' haline getirmiş sanki aşkı. Şimdilerdeki adı da ''elektriklenme'' sanırım..
Birkaç günlük bu elektriklenme uçup gidiyor ve yeni arayışlarla o zaping olayı devreye giriyor hemen. Üstelik büyük bir zevkle ve modaymışcasına gerçekleştiriliyor bu. Tıpkı fast food tarzı bir hızda, çağla gelen bir alışkanlıkmışcasına..

Yoksa hücrelerimizdeki o ''büyülü gen'' yok olmak üzere mi?


10/08/2009

Zeugma İle BOZCAADA



Bozcaada.. Ege'nin incisi, adalarımızdan Gökçeada'dan sonra büyüklükte ikincisi. 
Antik çağda Leukophrys, Yunan Mitolojisinde ise Tenedos adıyla bilinen Bozcaada'nın ilk sakinleri Akaların bir kolu olan ve M.Ö.2000 yıllarında buraya yerleşmiş olan Pelazziler.. İlk defa 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı İmparatorluğu'na katılmış. 1912 yılında Balkan Savaşı sırasında Yunan donanmasınca işgal edilmiş, Lozan Antlaşması sonucunda 20 Eylül 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlanmış. Zeugma bugün Bozcaada'daydı. Gördüklerini aktarmaya çalışacak :)


Arabalı vapurunuz Bozcaada'ya yaklaştıkça gözünüze ilk çarpan, heybetli görüntüsüyle ''Hoşgeldiniz'' der gibi tam karşıda dikilen kalesi oluyor. Son derece iyi korunmuş bu kalenin ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı tam olarak bilinmiyor, fakat Venedik, Ceneviz ve Bizanslılar döneminden beri kullanıldığından söz ediliyor.


Ayazma Koyu ve Plajı adanın en popüler, en kalabalık koyu. Turkuaz rengi denizi ve incecik kumu ilk defa gelenleri gerçekten şaşırtıyor. Deniz pırıl pırıl ve tertemiz. Yukarıda, yolun uç kısmına parketmiş 34 plakalı yüzlerce jeep vardı bugün. Sanki bütün İstanbul oradaydı. Ve ufuk çizgisinde en az 50 şilep görüntüdeydi.. Ayazma Plajı için konaklama imkanı ne yazık ki yok. İzne kapalıymış çünkü.  Ama kaliteli yeme, içme ve duş imkanları mevcut.

Bozcaada'da 12 burun ve 12 koy, kuzey kıyılarında kumullar bulunmakta. Yılın bütün aylarında, özellikle kışın müthiş rüzgarlı. Bu yüzden burada 3 ayda bitirilmiş ve Haziran 2000’de faaliyete alınmış 17 adet türbinden oluşan ve yılda 35 milyon kw/h elektrik üreten ''Rüzgar Enerji Santrali'' kurulu. Bitki örtüsü olarak en önemli örtü üzüm bağları. Halkın geçim kaynağı zeytincilik, bağcılık ve şarap yapımı üzerine. Adada dört şarap fabrikası bulunuyor.
Hayatımızda bu kadar lezzetli üzüm yemedik.  Alanlar fotoğrafta gördüğünüz bu küçük üzüm kasalarından en az 3 tane alıyor. İncecik ve enfes sarmalar yapmak için kavanozlara hazırlanmış asma yapraklarına da talep çok fazla..


Rumların bırakıp gittikleri evler. Hepsi restore edilmiş. Kimi otel, kimi pansiyon olarak kullanılıyor. Adada fiyatlar çok ucuz. Bu otellerde kahvaltı dahil günlük 35 YTL'ye kalınabiliyor. Odalar 3 kişilik. Ayrıca yine çevredeki restoranlarda balık, yemek ve ızgara çeşitleri çok uygun fiyatlarla tarifelendirilmiş. Üstelik Bozcaada'nın temiz, sürekli esintili, kendiliğinden klimalı havası insanı hiç terletmiyor ve bezdirmiyor.



Ve akşam karanlığı inmeye hazırlanırken, o heybetli kale bu kez sizi dönüş yolunda uğurlamak için orada beklemekte olan bir imge gibi adeta..
Not:  Bu posttan üç yıl sonra yazılmış olan BAYRAMDA BOZCAADA (Tıklayın lütfen)


06/08/2009

Sürüden Ayrılmak


Bazen düşünüyorum da gündelik hayatımız ne kadar rutin ilerliyor. Sıradan bir bakış açısıyla, daha doğrusu at gözlükleri takmış vaziyette devam ediyoruz yaşam denen bu yola çoğu yerinde. Yaptıklarımız genellikle herkesin yaptığı türden. Başkalarının doğrularını yaşıyoruz aslında birçok şeyde.
Oturup da kafamızı biraz yoracak olursak bazı konularda sürü psikolojisinden uzak kalamadığımızı çok net bir şekilde görürüz.

Hani ortama en iyi uyum sağlayanlar sevilir, makbuldür ya. İşte bu tez burada çürümüş oluyor. Ortam dediğimiz şey nedir? Çoğumuz çevremizde kafamıza yatmayan birçok şey görüyoruz. Gördüğümüz, bildiğimiz her şeye bu kadar körü körüne uyma zorunluluğu var mıdır? Ortam da, kuralları da sonuçta insanoğlu tarafından oluşturulmamış mıdır?

''Sürü Psikolojisi'' insanoğlunun yapısında var, hatta reflekse dönüşmüş durumda. Örneğin denizin altında tek bir balık bir yerde yem görüp ya da gördüğünü sanıp o yöne ilerlediğinde arkasındaki tüm balık sürüsü de ona eşlik ediyor ya, tıpkı onun gibi..

Yaşadığımız toplumda mevcut ''sosyal baskı'' sayesinde bu alışkanlıklar boğucu bir sarmal şeklinde üzerimize yapışmış durumda. Üstelik bu öylesine güçlü bir baskı halinde ki bir şeyleri kendi doğrularımızla keşfedip yeni bir yol açmaya kapalı tutuyor bizi. Aklımıza bile gelmiyor birçoğumuzun.
Bu kesinlikle ''Aykırı bir tip olalım, her şeye itiraz edelim!'' anlamında değil. Özgün karakterimiz önceden konulmuş kurallar sayesinde eriyip gidiyor ve üzerimizde bir baskı mevcut. Bundan sıyrılabilip en iyiye ulaşmaktır söylemek istediğim. ''Ben buyum'' tarzı zoraki bir kişilik sunumu ve bilinen tüm değerleri çöpe atmak da değil. Bahsettiğim; zekamız, vicdanımız ve kalbimizle mevcut alışkanlıkları iç denetimden geçirip yeniden değerlendirmemiz ve en doğrusunu bulma olayıdır.

''Değişmeyen tek şey değişimdir'' söylemi de özünde bunu söylüyor zaten.

Alışkanlıkların zamana ve çağın gereklerine uydurulması kaçınılmaz olmalıdır bence. Sonuçta asırlar öncesinden süregelmiş bazı geleneklerin kimi insanların menfaatlerine göre ''örf ve anane'' adı altında sunulmuş durumda olması, bazı insanların bazı olaylardaki popülist yaklaşımları ve yine tartışmaya kapalı ön kabüllerle bize sunulmuş tüm olguların aklın süzgecinden geçmeye ihtiyacı var.

05/08/2009

Sigarayı Nerede İçmeli ?


3 Ocak 2008 günü yürürlüğe giren ve TBMM’de kabul edilen yasa uyarınca konutlar hariç, özel ve kamuya ait tüm kapalı mekanlarda sigara ve tütün mamulü içmek yasaklanmıştı.
Bildiğiniz gibi 19 Temmuz 2009 tarihi itibariyle artık kıraathane, lokanta, birahane, restoran ve kafeteryalarda da bu yasak geçerli.
Sigara yasağının uygulanabilmesi için belirlenen alanların ''kapalı alan'' özelliği taşıması, yani öncelikle tavanı veya çatısı bulunması gerekiyor. Bu alanlara çadırlar da dahil. Söz konusu alanların kapısı, pencereleri ve giriş yolları dışındaki bütün yan yüzeyleri tamamen kapatılmışsa burası yine kapalı alan sayılacak ve sigara içilemeyecek.

Yeni AKTÜEL çizerlerinden Salih MEMECAN sigara içme yasağı ile ilgili tartışmalara son noktayı koymuş. Ne dersiniz? :))

( Sigara Yasağı ile ilgili fikirlerimi daha önceden burada belirtmiştim.)