padişah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
padişah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09/02/2026

Azrail'den Betermiş!

III. Murat 1595’de öldü. Ayasofya Camisi avlusundaki türbede 54 kişi yatmaktadır. Bunlardan 20’si oğlu, 23’ü kızıdır. Türbede yatan oğulların yaşı küçüktür, hatta altı aylık olanları bile vardır; ama hepsinin ölüm tarihi 1595’tir.

Peki 1595’de ne oldu? Saraya kıran mı girdi?

Hayır, salgın da olmadı, kıran da.
III. Murat öldükten sonra oğlu III. Mehmet tahta çıktı ve ilk işi de kardeşlerinin hepsini boğdurmak oldu.

Babasının tabutu saraydan çıkarken gerisinden 39 tabut daha geliyordu. III. Mehmet 19 erkek kardeşini ve 20 kız kardeşini öldürtmüştü!

Bununla yetinmemiş, babasının gebe eşlerini öldürtmüş ve ergenlik çağındaki iki kardeşinden gebe kalmış yedi cariyeyi denize attırmıştı. 
Genç şehzadelerden biri: 
“Beni kestanelerimi yedikten sonra boğun” diye yalvarıyordu! 
Evliya Çelebi, “Bir şehzadenin daha emzirilirken annesinin kucağından sökülüp alındığını, boğulduğunda emdiği sütün burnundan geldiğini” yazar. 😥

Saraydan tabutlar çıktığında Evliya Çelebi’nin naklettiğine göre “İstanbul halkının feryatlarını gökteki melekler duymuştu”.

III. Mehmet sadece bununla yetinmemiş 16 yaşındaki oğlunu da öldürtmüştür! 
III. Mehmet öldüğünde, I. Ahmet tahta oturdu. III. Mehmet’in cenazesi Ayasofya’ya götürüldü. Cenaze namazı kılınacaktı. Ama genç padişah gelmemişti!

14/10/2016

Sen Doğru Ol Kem Belasını Bulur

Padişahlardan biri eski İstanbul sokaklarında tebdil-i kıyafet dolaşırken;
''Sen doğru ol, kem belasını bulur. Sen doğru ol, kem belasını bulur,'' diyerek gezen bir dervişe rastlamış. Adam o kadar ilgisini çekmiş ki, ona sessizce yaklaşıp kendini tanıttıktan sonra;
- ''Seninle muhabbet etmek isterim. Her gün sarayıma gel,'' demiş.

Emir büyük yerden tabii. Ertesi gün olunca derviş hemen saraya gitmiş. Padişahın karşısına çıkarılmış. Böylece sarayda sohbet, muhabbet derken padişah zamanın nasıl geçtiğini anlamamış. Saraydan ayrılma vakti gelince
de dervişin cebine bir altın konulmasını emretmiş.

Derviş saraydan çıkar çıkmaz onu en başından beri takip eden sahte derviş kılıklı, meraklı ve sinsi bir adam yanına yaklaşıp;
- ''Yahu arkadaş, padişah seni neden saraya çağırdı? Ne istiyormuş?'' diye başlayıp soru yağmuruna tutmuş. Kalbinde zerre kötülük barındırmayan dervişten her gün bir altın alacağını da öğrenince hasetinden çatlamış.

''Onun yaptığı işi ben de yaparım ki,'' diye düşünüp sormuş:
- ''Yahu kardeş, ben de her gün seninle gelsem rahatsız olmazsın değil mi? Belki padişah bana da bir altın verir, çoluk çocuğum nasiplenir.'' İyi kalpli derviş;
- ''Padişahım kabul ederse neden olmasın? Sen de gelirsin elbet,'' demiş. Böylece dervişin ricasıyla sahte derviş de onunla birlikte her gün padişahın huzuruna çıkmaya, padişah her muhabbetten sonra ikisine de birer altın verdirmeye başlamış.

Aradan günler, haftalar geçmiş. Sahte derviş bir sabah gerçek dervişi çorba içmeye davet etmiş. Garsona da gizlice arkadaşının çorbasına bol sarmısak koymasını tembihlemiş. Gerçek dervişin;
- ''Çorba sarmısaklıydı galiba. Padişahımla muhabbet ederken kötü kokacağım,'' sözlerine de hemen çare bulmuş:
- ''Ondan kolay ne var. Konuşurken ağzına mendil tutarsın kardeşim,'' demiş.
Gerçek derviş o gün ağzını mendille kapatarak padişahla muhabbet etmiş. Muhabbet bitip saraydan ayrılırken sahte derviş bir fırsatını kollayıp padişahın kulağına eğilmiş ve demiş ki:
- ''Efendimiz, arkadaşım ağzını neden mendille kapatıyordu biliyor musunuz? Ağzınız çok kötü kokuyormuş. O kokuyu duymamak için.''
Padişah çok felaket sinirlenip ateş püskürmüş. Hiçbir şeyden haberi olmayan gerçek dervişi hemen çağırmalarını emretmiş. Geriye dönen zavallı dervişe sarayın fırıncısına verilmek üzere bir pusula yazmış ve
- ''Al bunu hemen şimdi fırıncıya götür!'' demiş. Okuma yazması olmayan derviş tam kapıdan çıkıp fırıncıya gidecekken sahte derviş yine hasetinden çatlamış:
- ''İstersen ver o pusulayı ben götüreyim fırıncıya. Belki padişah ekmek lütfetmiştir. Çocuklarıma götürürüm. Senin ekmeğe ihtiyacın mı olur?'' demiş.
Sahte dervişin de okuma yazması yok tabii. Böylece, padişahın yazdığı pusula sahtekâr dervişin eliyle fırıncıya ulaşmış.
Fırıncı kâğıtta yazan ''Bunu sana getireni kızgın fırına at!'' emrini hemen yerine getirip sahte dervişi alev alev yanan kızgın fırına atmış.
Gerçek derviş ertesi gün yine saraya geldiğinde padişah şaşırmış:
- 'Hayırdır? Sen dün fırıncıya gitmedin mi?'' diye sormuş... Derviş olanları bir bir anlatmış. Padişah her şeyi anlayıp dervişin kulağına eğilmiş ve demiş ki:
''Sen doğru ol, kem belasını bulur...''
* * *

Hikâye anonim. Ancak gerçek hayatta da benzer örneklere rastlamışızdır mutlaka.
İster ''îlahi adalet'' deyin ister evrenin kanunlarından biri... Biz ne kadar tahammül edersek edelim,
bir süre sonra devreye girip kusursuz biçimde çalışacak bir adaletin varlığı mevcut...

Kalın sağlıcakla...

Görsel: Pinterest

17/07/2013

Bir İftar Geleneği: ''Diş Kirası ''

Osmanlı döneminde üzerinde önemle durulmuş, ancak günümüzde tamamen unutulmuş bir gelenek var. Duymuşsunuzdur mutlaka:
''Diş Kirası''
O dönemde zengin köşk ve konaklarda iftar davetleri verilir, fakir halkın orucunu açması için de sofralar hazırlanır, bu davetleri duyup gelen ve ''Allah misafiri'' sıfatıyla iftar açmak isteyen herkes içeriye alınırmış.

Yedirilip içirilen söz konusu fakir fukaraya bir miktar para da verilmek istenir, fakat harçlık ya da sadaka veriliyormuş gibi olmasın, verilen kişi rencide olmasın diye ''Soframıza geldiniz, şeref verdiniz. Bizim için dişlerinizi eskittiniz'' şeklinde bir cümleyle birlikte, kadife bir kese içerisinde gümüş akçe veya altın paralar verilip gönlü hoş edilerek hiç tereddüt etmeden alması sağlanırmış.

İşte bu hediye verme geleneği ''Diş Kirası'' olarak adlandırılıyormuş.
Zamanla sadece köşk ve konak sahiplerinin değil, orta halli halkın da uyduğu, hatta padişaha kadar uzanan bir gelenek haline gelen diş kirası, zengin fakir ayrımı yapılmayan misafire iftardan ayrılıp teravihe gitmeye hazırlandığı sırada, ya para ya da kıymetli bir eşya olarak veriliyor, misafirin davet sahibi için kiraya verdiği dişlerinin bedeli sanki hemen oracıkta ödenmiş oluyormuş :)

Tüm Osmanlı bu geleneği benimsemiş, hatta tarihin en pahalı diş kirası Padişah Sultan Abdülaziz'e ödenmiş.
Bir Cuma akşamı Yusuf Kamil Paşa'nın Zeynep Hanım Konağı'nda verilen mükellef iftar yemeğinden maiyetiyle birlikte ayrılmak üzere kalkan Sultan Abdülaziz'e Zeynep Kamil Hanımefendi altın bir tepsi içinde sahip olduğu tüm mücevheratı, altınlarını, incilerini, mal ve mülk varlıklarının tapularını koyarak diş kirası olarak kabul buyurmasını istediğinde padişah Abdülaziz'in ziyadesiyle memnun olduğu;
''Aldım kabul ettim. Şimdi hepsini size hibe ve iade ediyorum hanımefendi'' dediği ve hemen ardından da göğsündeki Şefkat Madalyası'nı çıkarıp Zeynep Kamil Hanımefendi' ye taktığı tarihi kayıtlarda yer almaktadır.

(Görsel: bereketshop.com)

03/04/2012

Katilleri Tanımak

Osmanlı padişahlarımızdan Sultan 2. Abdülhamid'e ait oldukça şaşırtıcı bir gerçekten bahsedeceğiz bugün.

Abdülhamid, yetiştiği çevre nedeniyle son derece şüpheci bir kişiliğe sahip. Kafes hayatı, kardeş katli gibi sorunların içinde bulunduğundan o da diğer padişahlar gibi sürekli ölüm korkusu yaşayan, huzursuz ve endişeli biri.
Dolayısıyla herkesten kuşkulanıyor ve her an tedbirli olmak zorunda.

Aynı zamanda fotoğrafa olan merakıyla tanınan Sultan Abdülhamid'in döneminde fotoğrafçılık bir hayli gelişmiş. Bugün "Yıldız Albümleri" olarak anılan toplam 911 albümde 36 bine yakın fotoğraf yer alıyor. ''Yıldız Albümleri Mekke-Medine'' adlı kitapta Abdülhamid'in fotoğraf merakına dair bilgi verilirken; kendisinin büyük bir fizyonomist (insan sarrafı) olduğundan, insanların simalarından, el-kol yapılarından ruh hallerini ve düşünce yapılarını anlamaya çalışan bakışı olduğundan bahsediliyor. Ayrıca tahta çıkışının 25. yılında hapishanelerdeki tüm mahkûmların fotoğraflarını çektirip altına mahkûmiyet nedenini yazdırdığı, fotoğraftan seçtiği mahkûmlara af çıkardığı, askeri okula kaydolacak çocukları da fotoğraflardan seçtiği belirtiliyor.

Şimdi asıl konuya girelim:
2. Abdülhamid ile ilgili olan ve doktoru Atıf Hüseyin Bey'in Türk Tarih Kurumu arşivinde 12 küçük defterde yer almış anılarıyla ortaya çıkan bir gerçek var.

Atıf Bey anılarında 2. Abdülhamid'in,
''başparmağının ucu işaret parmağının orta boğumundan uzun olan kişilerin'' cinayete eğilimli olduğuna inandığından bahsediyor.

Abdülhamid bu görüşünün doğruluğunu araştırmak üzere o dönem hapishanede bulunan cinayet mahkumlarının tek tek fotoğraflarını çektirmiş ve suçlu resimlerini inceledikten sonra parmak uzunluklarına göre kişilerin cinayet işlemeye eğilimli olup olmadıklarını bu fotoğraflarla kanıtlamış.

2. Abdülhamid, doktoru Atıf Hüseyin Bey'e diyor ki:

''Bir İngilizce kitabın tercümesini okumuş idim. Çünkü vaka-yı cinaiyeye (cinayet vakalarına) merakım vardır. O kitapta 'Canilerin ekserisinin başparmağının ucu şahadet parmağının ortadaki boğumunu geçiyor, çok uzun oluyor. Elleri yabani bir hayvan pençesi şeklini alıyor,' diye görmüş idim. Merak bu ya, o zaman emrettim. Hapishanelerde ne kadar kanlı katil varsa hepsinin fotoğraflarını aldırdım. Filhakika başparmak hemen hepsinde uzun idi. ''


-Hitler'in bebekliği ile gündeme gelen yorumlardan sonra-